14 Ekim 2011 Cuma

Üç

Menü geliyor önüme, “Türk kahvesi söyliyim abi, kafam rahat olur” diye düşünüyorum. Türk kahvesinin kafayı rahatlatacak kadar psikolojik etkileri var mı emin değilim. Hava yağmurlu, tatlı bir rüzgar esiyor, Boğaz kıyısındayım, karşımda Cansu, çaprazımda Mustafa oturuyor. Siparişi alan abi “Nasıl olsun kahve?” diye soruyor. “Orta” diyorum. “Ortalama bir insan mıyım acaba kahveyi bile orta şekerli istiyorum?” diye bir an düşünsem de “Ne ortalama olucam ya o ne demek öyle!” diye susturuyorum kendimi.

Küçükken kahve yapılacağı zaman benim de içmek istediğimi söylediğimde “Yok sen içme, bıyıkların çıkar” diye kandırırlardı beni. O zamanlar “Daha 5 yaşındayım ve bu yaşta bıyıklı biri olmak gerçekten hiç hoş olmaz” diye düşünürdüm. Yani bir fincan şeyin vücutta birdenbire inanılmaz reaksiyonlar gerçekleştirerek hoop diye bıyık çıkaracağına falan inanıyormuşum. Çocukken her şeye kanıyormuşum galiba. Hiç inat yoktu yani “Hayır, içicem ben bunu!” diye. (Gerçi bana ne dense, ben hala kabul ediyorum) Bir de “Kahve seni kara yapar” diye bir bahane duymuştum bir gün. İnsanların el birliğiyle bana kahve içirmeme çabasına da anlam veremedim şu an düşününce. “Yeter ki Erdem kahve içmesin” diye bir amaç edinip inanılmaz beyin fırtınaları estirmişler. Ben ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir insanı “Olum bak bıyığın çıkar lan” ya da “Vallahi billahi kolun kopar anında, içme sen bunu” diye kandırmaya çalışacak cümleler bulamam herhalde.

Garson herhangi bir bahane sunmadan kahveyi getiriyor garip bir düzenek içinde. Galiba artık büyüdüğüm için kahve içme olgunluğuna ulaşmışım. Kahve gelince her zaman herkesin yaptığı gibi fal mevzusunu açıyorum ama kahvenin geldiği düzenekte fincanı kapatmak için herhangi bir aparat yok. Cansu, fincanımı kendi içeceğinin tabağına kapatmam gibi bir öneride bulunuyor ve kahve bittikten sonra hep beraber şekillere bakarak ortaya bir fal çıkarmayı planlıyoruz. (Ama bu plan gerçekleşmeden kaldı öyle, bir fal borcun var bana Cansu ehehe)Fal mevzusu açılınca, Taksim’de, falcı bir teyzenin bana 36 yaşında evleneceğimi söylediğini anlatıyorum. Çeşitli mantıklar yürütüyoruz bu konu hakkında. Mustafa “Aslında 40’tır o” diye bir cümle kuruyor. Hala neden böyle dediğini bilmiyorum. (Teyzenin bu kadar net bir sayı söylemesi her zaman “Lan acaba haklı mı, kafadan sallasa 35-40 derdi, çok net konuştu, kendinden çok emindi” diye düşünmeme neden olmuştur mesela)

Neyse, fal bakma olayı gerçekleşmedi işte dün akşam ama ne çıkacağını biliyor gibiydim aslında ben, çünkü benim fix bir fal olayım vardır. Fincanıma bakılınca sıralanan maddeler şöyle:

· Kafan çok dolu, ne düşünüyorsun sen böyle bu kadar çok! (Allah Allah çok şaşırdım bak bunu duyunca)

· Minimum iki, maksimum üç yolun var. (Ev-Okul-Akbilci)

· Bölümde seni çok seven bir hoca var. (Yıllardır kim olduğunu düşünürüm, hala bulamadım)

· Ooo bir kız var burada. Kim bu? (Ne bileyim ben!) Hadi hadi söyle! (Neyi?)

Bunlar dün akşam da aklıma gelince bir an hüzünsellik çöküyor içime. (İşte, “Bana niye kahve vermiyorlardı, kafam niye bu kadar çok dolu ki acaba, niye sadece 2 yolum var benim ya!” gibi şeyler) Kafamı kahve fincanından kaldırıp şiirsel bir hava yakalamaya çalışıyormuş gibi Boğaz’a doğru bakıyorum. Kahve içmeye başlamadan yaklaşık bir saat önce “Sen ne biçim bakıyorsun öyle ya, bence hiçbir yere bakma sen, kafan hep önünde dursun, valla daha iyi” gibi yorumlar alsam da hem masanın bir kısmını hem de Boğaz’ı görebileceğim bir bakış açısı yakalayıp bütün hüzünselliği atıyorum birden içimden. Aruz veznini bilsem anında 10-15 kıtalık bir şiir yazabilirim o an. Ama bir Yahya Kemal değilim ve en iyi bildiğim şey cinaslı kafiye. İki cinas bulmaya çalışırken de masadan kalkma kararı alıyoruz.

Okula geri dönerken yağmur hala yağıyor. Güney Kampüs’e iniyorum “Yok inme bu yağmurda” ısrarlarına rağmen. Güney’den yukarıya çıkarken durmuş olan yağmurun da yardımıyla, durup Boğaz manzarasını izliyorum bir kez daha. “Şimdi falı falan bırak da şu şarkı ne güzeldir ya” diye düşünüp mp3 playerımı açıyorum, kulaklıkları kulağıma takıp eşlik ediyorum şarkıya:

Yoksa yiten ben miyim derken, nerden geldin sen?

Kaybeden ben miyim derken nerden geldin sen?

10 Ekim 2011 Pazartesi

İyi Geceler

Gecenin bir vakti birdenbire uykudan uyanıp salak salak etrafa bakınmak kadar çaresiz kaldığımız başka bir davranış biçimimiz yok sanırım. Yani o kadar savunmasız bir şekilde kalıyoruz ki, açılabileceği kadar açılmış gözler ve düşünme yeteneğini kaybetmiş bir beyinle o an sonunda ne olacağını kestiremediğimiz garip işler yapmaya kalkışabiliriz. “Ulan hava sıcak, pencereden atlayınca güzel bir hava akımı olur bence, o halde bunun keyfini çıkarayım” dedikten sonra bunu gerçekleştirmekten korktuğum zamanlar oluyor.

“Bütün gün çok yoruldum, bari erken yatayım” diye uzun yıllardır almadığım bir karar alıp 12:00 gibi yatağıma gittim dün gece. (12:00 erken, evet!) “Sabah sekizde kalksam, toplamda sekiz saat uyumuş olurum” diye genel geçer yorumlar yaparak, “İnsan her gece yatağına yattığında bütün gün ne yaptığını sorgulamalı, biraz düşünmeli” mantığına uyum sağlamaya çalıştım. Böylece yattığım gibi hemen uyumayacak, hayatı, kendini, hatalarını sorgulama ve bunlardan ders çıkarma gibi amaçları yerine getirecek ve düzgün insan olma yolunda ciddi adımlar atacaktım. Fakat, “Sekiz saat uyurum, ohh mis!” gibi bir çıkarım insana kendini düzeltme yolunda pek de bir fayda sağlamıyor. Bu gerçekle yüzleşince biraz üzüldüm ama “Yarın öğlen 12:00 gibi yaparım o zaman bu sorgulamayı, hatta o zamana kadar başka şeyler de olursa, onları da sorgularım, toptan hallederim abi, çıkar hepsi aradan” diye bir karar alınca üzüntüm geçti. Telefonum saatlerdir ses çıkarmadığı için yatmadan önce hem “Acaba telefonumun mesaj gelme özelliği mi bozuldu?” diye merak ettiğimden bunu kontrol amaçlı, hem de 10 günde ne kadar konuştuğumu öğrenmek istediğimden Vodafone’a kaç dakika sürem kaldığını soran bir mesaj attım. Gelen cevapla mutlu olup güzelce uykuya daldım. Zira hem telefonuma hala mesaj gelebiliyordu, hem de sadece 4 dakika konuşmuştum ve ayın geriye kalan 20 gününde konuşabilmek için 996 dakikam vardı.

Fakat her şey umduğumuz gibi gitmiyor şu hayatta ne yazık ki. “Güzelce dinlenirim” diye başladığım uyku serüveni gecenin bir vakti deli gibi açılmış gözlerle sekteye uğradı. Belli bir açılış mesafesi kat eden gözlerin, bir yerden sonra göz kapaklarının kırpışmasına neden olma gibi bir olayı var. Yeterince kırpışma sayısına ulaşınca saatin kaç olduğunu ve eğer bundan sonra uyuyabileceksem ne kadar daha uyuyabileceğimi merak ettiğim için saate bakmaya karar verdim ve saatin hangi duvarda olduğunu düşünmeye başladım. (Uyanınca beynin bir süre çalışmadığını buradan anlayabiliriz) Gerizekalı bir şekilde tüm duvarları incelerken, aklıma, küçükken geceleri aynı saatte uyanıp, kim olduğunu asla öğrenemediğim bir insanın gecenin o vakti açtığı ve Esmeray’ın söylediği, “Gel tezkere gel tezkere bitsin bu gurbet; evde baban, anan, bacın yüzüne hasret” gibi sözleri olan şarkıyı dinlediğim geldi. O zamanlar nedensiz bir hüzne kapılır ve çocuk aklının yarattığı düşüncelerle, artık askerde olan her kimse, bir an önce onun dönmesini isterdim. Esmeray’ın buğulu sesi beni ağlama noktasına getirir, hemen sabah olması için o an ne yapılması gerekiyorsa yapmaya hazır duruma gelirdim. Şarkı tekrar tekrar döner, ben de her defasında daha çok korkuya kapılırdım. Şarkıyı dinleyenin umutları o gece için bitip de şarkı sustuğunda, ben de yorganıma sarılarak sımsıkı yumardım gözlerimi. Ne olursa olsun beni kurtarabilecek annem, babam ve babaannem vardı evde ve bunun rahatlığı kaplardı içimi.

Şu an gecenin bu vaktinde etraftan duyduğum bir şarkı yok. Onun yerine bir sürü hayal sesleniyor bana. “Gel Tezkere”yi dinleyeli çok fazla zaman geçmiş, bunu fark ediyorum aklımdan insanlar geçtikçe. Hayatının bir kısmında da olsa bir şekilde yer alan insanların çok fazla iz bıraktığını görüyorum bünyede. Kendi hayatımızı yaşamaya devam etsek de bir zamanlar bir yerlerde bıraktığımız izlerle başkalarının da hayatlarında yaşıyoruz aslında. Kendi hayatımızı yönetmeye çalışmakla kalmayıp, başkalarının, hayatları adına aldığı kararlarda bile etkimiz var belki.

Şimdi ben yatağımdan kaldırıp mp3 playerı aramamı sağlayan da başkaları oldu. Yoksa dana gibi yatıp uykuma devam ederdim herhalde. Ama bazen üzerinden çok fazla zaman geçmiş bir olayın kahramanı ya da hevesle planını yaptığınız ama planladığınız bu şeyin gerçekleşemeyeceğini öğrendiğiniz anlar harekete geçirebiliyor sizi. Sonra bu şarkı ona gitsin, şu şarkı şuna gitsin diye eşleştirmeler yaparak beyin jimnastiği yapıyorsunuz.

Mp3 playerı bulmak için masama doğru ilerliyorum. Masaya varınca gözlerimi çok fazla açarak arama çalışmalarını başlatıyorum. Mp3 player olduğunu sanıp kulağıma götürdüğüm şeyin telefonum olduğunu kulağımı fazla zorlayınca anlıyorum. “Kulaklık denen bi şey var, koca şeyi ne sokuyosun kulağına, hem de telefon yani höh!” diye söylenirken, ışığı yanan telefondan saatin kaç olduğunu görüyorum. 02:54 yazıyor ekranda, ben uyurken arayan soran da olmamış. “İyi iyi böyle hiç kimse aramayınca cevap vermek zorunda kaldığın birisi olmuyo, böylece merak eden de olmuyo, gayet iyi” diyerek yatağıma geri dönüyorum. “İyi geceler Esmeray ve tezkere bekleyen insan” diyorum kendi kendime. “Bi dk lan Esmeray ölmüş müydü yaa?” diye düşünürken uyuyakalıyorum.

8 Ekim 2011 Cumartesi

"İyi, İyi, Her Şey Yolunda"

Bir akşam vakti tatlı tatlı rüzgar esiyor, elimde bira var, ayaklarımı uzatmış Boğaz manzarasını seyrediyorum. Tüm sahil şeridi boyunca yanan ışıklar, hiç de fena olmayan görüntüler oluşturup insanın göz zevkine hitap ederken, güzel güzel hayaller kurmaya çalışıyorum. Hayallere kendimi kaptırıp kolumu yanımdakine sarılacakmış gibi uzatırken çok yakınımdan gelen ses bütün her şeyi bozuyor. Kafamı sola çevirip Mustafa’yı görüyorum. Herhangi bir hayalin en kötü şekilde yıkılması böyle olsa gerek. Elindeki iphone’nundan kafasını kaldırıp bana bakıyor. “Efendim?” diyorum. “’Ne düşünüyosun lan öyle?’ diye merak ettim, onu sordum” diyor ve manalı bir şekilde gülümsüyor gözlerini tekrar iphone’a doğru indirirken.

“Hiiiç, öyle dalmışım” diyip Mustafa’yı kandırma amacı güdüyorum, fakat çok etkili bir cümle kuramamış olacağım ki, “Hadi lan!” diye bir tepki geliyor Mustafa’dan. “Valla önemli bir şey değil ya, şu ilerdeki ağacın kaç yıllık olduğunu düşünüyordum” diyorum. Alkol kafasında olduğu için beyin fonksiyonları sekteye uğrayan Mustafa, bu saçma sapan cümleyi sanki cevabı bulunca dünyanın sırrını keşfedecekmişiz gibi benimseyip “Hangi ağaç? Göster bakalım bi” diyor. Onun bu heyecanlı hali beni de gaza getiriyor ve karanlıkta gelişigüzel seçtiğim bir ağacı işaret ediyorum. İkimiz de gözlerimizi kısarak parmağımın gösterdiği yere bakıyoruz. Etraftan geçenler, iki erkeğin kafa kafaya vererek ileriye doğru buğulu gözlerle bakmasını yanlış bir şekilde yorumlayabilirler. O yüzden bu sahneyi kısa kesmek istiyor ve “Tamam tamam 200 yıllıktır o” diyorum. Mustafa “Heaa” diyerek duyduğu cevaptan gayet memnun olduğunu belirtiyor, oynadığı oyuna geri dönüyor ve parmağını telefonunun ekranına sürterek uçmasını sağladığı tavuklarla bir şeyleri vurmaya çalışıyor. Arada “Angry Birds! Haha! Angry bunlar angry öyle böyle değil!” gibi tepkiler vererek oyuna canlılık katıp bende bir merak duygusu uyandırmaya çalışıyor. İnsanlar yanımızdaki banklarda sevdicekleriyle hasbıhal ederlerken; ben, iki tavukla dünyayı fethetmeye çalışan bir adamın zafer çığlıklarını dinliyorum.

“Olum bırak şunu da iki laf edelim” dedim Mustafa’ya. Lafımı dinledi. “Ben çok içtim galiba” diyerek söze başladı. Başını, gözlerini diktiği kargacık burgacık şeylerin döndürdüğünü anlayamayarak suçu hemen alkole attı. “Bu hayat, hayat değil Mustafa” diyerek ilk cümlemi kurdum. Tam bir kahvehane ortamı yakalayabilmemiz için mükemmel bir başlangıç yapmıştım. Fakat, Mustafa, elinde, kendimizi kahvehanelerdeki emekli amcalar gibi hissetmemiz için gereken iskambil kağıdı ya da okey taşı yerine Doritos dilimleri tutuyordu. Söylediğim lafı duyunca “Niye böyle diyosun ki?” diye sordu. “Olum ağzındakini yut, ondan sonra konuş, valla midemi kaldırdın lan!” diye sitemde bulundum. Mustafa biraz utandı. “Pardon abi” diyerek yutkunmaya girişti. Fakat bir yandan yutkunurken, bir yandan da boş durmayıp yeni Doritos dilimlerini paketinden çıkarıyordu. Bu hareketini görmemezlikten geldim. “Canı istedi herhalde yazık lan! İnsan nefsi işte her gün yeni bir şeyin peşinde” diye diye yorumlar yaptım kendi kendime. Ben bunları düşünürken, Mustafa “Heh şimdi anlat, bitti Doritos, artık dinleyebilirim seni” dedi. Beni dinlemeyi Doritos’tan sonraya atması biraz etkiledi beni. “Vay arkadaş! İki baharat, iki ne idüğü belirsiz yağ, üç-dört mısır koçanı silip attı beni anında!” diye düşünerek az önceki yorumlarıma devam ettim. Kendi kendime yorum yapa yapa vaktimi geçiriyordum ki, aslında Boğaz karşısında yorum yaparken, insanın beyninin biraz daha fazla çalıştığını ve böylece olaylara biraz daha farklı açılardan bakıldığını fark edip bu fırsattan yararlanmak istedim ve biraz da bizim sitenin karşısında yer alan büfenin neden çok fazla ürün bulundurmadığı hakkında yorum yaptım. “Biraz da ikili ilişkiler hakkında yorum yapıp felsefi yaklaşımlar sergileyeyim, zira bu konu hakkında çok şey söylenmeye çok müsait” diye düşünürken, Mustafa bira ve Doritos ikilisinin çok iyi olduğunu düşündüğünü söyledi. Doritos’tan bir tane bile yiyemediğim için bu yorumu destekleyecek ya da reddedecek bir veri yoktu elimde. Fakat yine de Mustafa’nın hevesi kursağında kalmasın diye “Bence de öyle” dedim. Sevindi. “Ee anlat bakalım, ne var ne yok?” diye sordu sevincinin arkasından. Ama ne yazık ki size bakarak sırıtan bir surata herhangi bir dert anlatmak mümkün olmuyor. Ne çok özlediğiniz ama bir daha görme umudunuzun olmadığı ama belki bir yerlerden size baktığını umduğunuz insanı anlatabiliyorsunuz, ne görmeyi beklediğin insanı, ne karşında Boğaz ışıl ışıl dururken saatlerdir ışığı yanmayan telefon anlatılıyor, ne de “Artık karanlık olsa da kendime kalabilsem” dediğiniz anlar.

“Kötü giden bir şey yok abi, her şey yolunda” diyorum biranın son yudumunu içerken. “İyi, iyi” diyor Mustafa ve elindeki Doritos paketini havaya kaldırıp son kırıntıları yiyor.

Olmayınca Olmuyor

Kalemi elime alıp çok deli cümleler kurarak çeşitli psikolojik yaklaşımlar sergilemek ve bu sayede çok derin mesajlar vermek istediğim oluyor fakat galiba sığ bir insan olduğumdan yazdıklarım “Bugün de şöyle oldu yaa”dan ötesine gidemiyor. Kimi insanların çok garip metaforlar kullanarak sonu üç noktayla biten uzun uzun cümleler kurduğunu fark ediyorum yazdıkları yazılara bakarak ve aklıma hemen şu düşünceler geliyor: Olum ben niye böyle yazamıyorum lan! Galiba çok yüzeysel şeyler yaşadım bugüne kadar. Hiç öyle “Sana elveda demek zorundaydım ama şunu bil ki seni hiç unutamadım! Şimdi kalbimdeki taşla seni anıyoruz mütemadiyen, ellerimde gözyaşlarımla ıslanmış bir kağıt mendil, dilimde senin adın… Her nefesimde yokluğunu haykırıyorum… Sen –di’li geçmiş zamandayken, ben şimdiki zamanda senin acını yaşıyorum…” falan diyesim yok. Ya da “Akşam yemeği için ekmek kalmamıştı, bakkala inip ekmek alınca ekmeği üreten insanları düşündüm. Sadece ekmek değil, emek de taşıyordum elimde, buğday tarlasındaki köylüsünden, fırının başındaki işçiye kadar hepsinin alın teri var bu ekmekte” yazamıyorum. Odun muyum neyim!

“Sen somut şeyler yazıyorsun” cümlesini birkaç kişiden duydum. Yani öyle “Ah efendim ben çok acı çekiyorum, aşk dedikleri şey ne menem bir şeymiş, yaktı küle çevirdi beni” falan yazınca soyut bir şeyler yazmış oluyorsun ama benim gibi işte otobüstür, şemsiyedir falan yazınca somuta tıkılıp kalıyorsun. “Tıkılıp kalmak” diyorum çünkü benim somut şeyler yazdığımı söyleyen insanlar bu cümleyi şu anlama gelecek şekilde söylediler: Ya sen somut yazıyorsun tamam mı! Yani böyle her şey ortada zaten ama soyut öyle değil, soyut lan görmüyorsun bile bir kere! Somut ne ki hem herkes yazar ki gördüğünü!

Bir kere soyut bir şeyler yazabilmek için çok ağdalı bir dil kullanman gerekiyor. Yani öyle şeyler yazmalısın ki hiç kimse bir şey anlamasın, hatta bir yerden sonra artık sen de anlama ne yazdığını, öyle spontane bir biçimde yaz. Zaten kapasitesi belli bir beynim olduğu için, ben, bu tarz cümlelerin sonuna geldiğimde kime ne mesaj gönderilmiş, bu cümle yazılırken ne amaçlanmış, özne nerdeydi, dolaylı tümleç var mıydı gibi sorularla boğuşuyorum. Belki de beynimin fonksiyonlarında bu tarz sorunlar yaşadığım için şöyle cümleler yazıyorum ben: Bugün otobüse bindim.

Bir de yazılarımı okuyanların “Ee tabii başak burcusun sen” şeklinde yorumları olabiliyor bazen. Başak burcu realistik düşünürmüş de, mantık adamıymış da soyut yazmazmış hep bir gerçeklik yakalamaya çalışırmış da düz yaklaşırmış olaylara da falan da filan da. Gerçekleşen olayları anlatıyorum yazılarda, evet ama realistik düşünüyoruz diye biz mesaj veremeyecek miyiz yani? “Ah kalbimin en ücra köşesinde seni saklıyorum” diye bir mesaj vermem de gider “Migrenim tuttu, Maxalt aldım” derim. O Maxalt durup dururken girmedi değil mi o konunun içine? İlaç mümessili değilim ki reklam yapayım.

Gayet geyik bir şekilde başlamıştım yazıyı yazmaya, durup dururken, sanki biri bana bir şey demiş de savunma yapmaya çalışıyormuşum gibi bir hava yarattım birden. Tabii ki yok öyle bir şey. Bir şeyler yazan insanları takdir ediyorum hep. Ama soyut mudur nedir öyle de yazamıyorum ben ya! “Rüzgarlar esti bugün, hep sensizlik taşıdılar yanı başıma…” falan çok garip geliyor bana. Migrenim tutabiliyor böyle ağır şeyleri okuyunca. O değil de yazıyı burada bitirmek zorundayım, migrenim tuttu, gidip dinleneyim biraz. Yatmadan önce de bir Maxalt içeyim.

4 Ekim 2011 Salı

Bilim İyidir, Güzeldir!

“Evet, galiba bu kez tam anlamıyla mükemmel bir şekilde rezil oluyorum” diye düşünüyorum önümdeki bardağın içindeki pipete sahip çıkıp bardağın içindeki kahveyi içmeye çalışırken. Pipet bir o yana bir bu yana giderken, mistik bir gücü varmış gibi hem gözlerime hem dudaklarıma garip şekiller çizdiriyor. Bilim dünyasının belki de en uyduruk buluşu, benle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, bense sesimi çıkarıp tek kelime edemiyorum.

Bilimle tanışmam beş-altı yaşlarındayken annemle yaptığım bir yürüyüş sırasında kafamı çevirdiğim her yerde sevgili Dünya’mızın uydusu olan Ay’ı görmemle başladı. Belki daha önce de bilim adına ilginç bilgiler öğrenmiş ve hatta bunları uygulamış da olabilirim ama açıkçası hatırlayamıyorum. Yani en fazla elimden oyuncağımı düşürdüğümde yer çekimi tabii falan diye düşünmüş olabilirim ama buna da şundan dolayı pek ihtimal vermiyorum; koskoca Newton bile kaç yaşında akıl edebilmiş yer çekimi diye bir şey olduğunu, ben daha üç yaşında bunu düşünemezdim sanırım. Yalnız hayatımda Newton kadar da zorlama adam görmedim. Bir adet elmadan neler çıkarmış adam. Neyse, Ay’ın bizle beraber her yere geldiğini gören ben, annemden, gece olunca, eğer havada bulut yoksa herkesin Ay’ı görebildiğini öğrenmiş ve bunu da kendi aklımdan yaptığım çıkarımla “Herhalde Ay’ın çok büyük olmasından kaynaklanıyor bu durum” anlamına gelen bir cümleyle desteklemiştim. Tabii yaşım o zamanlar küçük olduğu için, yaptığım bu yorumu “Ay koskocaman herhalde” şeklinde söyleyerek ve kollarımı iki yana açarak yapmışımdır diye düşünüyorum.

Bilim dünyasına yaptığım bu girişten sonra her şeyin çok güzel olacağına kendimi inandırmış, çeşitli saçma sapan deneylerle kendime ve bilime olan inancımı pekiştirmiştim. Bir bardaktan başka bir bardağa su dökerek suyun bu işlem sırasında aldığı şekilleri inceleme, balkondan aşağı fırlatılan mandalın yerde kaç kere sekeceğini bulma, parmağa sarılan ipin parmağı kaç dakikada mosmor yapabileceğini saptama gibi herhangi bir mantığa dayanmayan birkaç denemeden, herhangi bir insanın dünya üzerinde hiçbir şekilde işine yaramayacağı bilgileri elde ettikten sonra bu işlerin piri olduğumu sanmış ve kendimi ilerde çok başarılı bir bilim adamı olacağım konusunda ikna etmeye başlamıştım. Ama ilkokulda pamuklara sarıp sarmaladığım ve birkaç denemeden sonra bile bana yeşil bir dalcık bile vermeyen pis kuru fasulyeler yüzünden bilime küstüm.

Bilime küskünlüğüm yıllar sürdü. Lise bitip de artık bir üniversiteye girme vaktim geldiğinde, girdiğim sınav sonucu bildiğin koskoca bir bilim dalı olan Kimya ile uzun yıllar geçireceğim gerçeğiyle yüzleştim. Artık bilimi affetmeli ve birlikte mükemmel işler başarmalıydık. Bir de "Fen Edebiyat Fakültesi'ndeki bölümlerden mezun olanlar "Bilim adamı" sıfatına sahip oluyorlar" diye bir cümle duymuş ve iyice inanmıştım yapacağım işlere. “Bilim tabii lazım” diyerek bir gazla girdiğim bölümde darbe üstüne darbe almaya başlayınca önce “Kimya kolay değil galiba” demeye, sonra bu düşünceyi “Zor olsa da bilimsel bir çalışma içine girmeliyim” haline, en sonunda da “Galiba bilinmeyen her şey bulundu, öyle icat, keşif falan kalmadı benim için, ondan yapamıyorum herhalde bir şey” şekline getirdim. Kendi salaklığımla başkalarını yüceltiyor, “Millet ne kadar akıllı lan her şeyi düşünüp bulmuşlar” havası yaratıyor, önüme konan formüller ve düşünmem gereken elektronlar, elementler, bileşikler sayesinde beynimin ne kadar yetersiz olduğunu fark ediyor, bilimden git gide uzaklaşıyordum. “Bari iki bilimsel şey okuyayım” diye düşünüp TÜBİTAK yayınlarından çıkan 107 Kimya Öyküsü kitabını işte ne biliyim biraz makale falan okuyarak bilimle olan ilişkimi canlandırmaya çabalasam da istenen sonucu bir türlü elde edemedim. Bohr’u, Schrödinger’i , Marie Curie’yi bir kenara bırakıp Bakkal İlhan, Kasap Selahattin, Berber Remzi ile takılmaya başladım.

Bugün pipetle uğraştığım yaklaşık bir dakikalık süre iki saat gibi gelirken, kafamı bardaktan kaldırıp muhabbet etmeye başladığımda geçen iki saatlik süre üç saniye gibi geldi. Daha sonra bu durum hakkında düşündüğümde “Görecelik kavramı abi işte” diye yorumlar yaptım. “Aha Einstein değil miydi bu işlerle uğraşan!” diye bir şimşek çaktı beynimde. İlhan’ı, Selahattin’i, Remzi’yi bir kenara bırakıp bilime döndüm yine. “Einstein tabii ya eheheehehe” diye güldüm sonra…

Vicdan Muhasebesi

En mükemmel adalet, vicdandır

-Victor Hugo

Abi, bak vicdanım rahatsız oldu şimdi!

-Erdem

Bir Sabah Vakti

Otobüste sessiz sedasız müziğimi dinlerken, yani kulağıma ulaşan müziği insan gibi dinleyip herhangi bir tempo tutma arayışı içersine girmeden, yanıma doğru yaklaşan bir amca görüyorum. Oturduğum koltuğun yanı başına gelince ağzını açıp bir şeyler diyor ve kulağımdaki müzikle senkronize bir halde davranıyormuş gibi bir hale bürünüyor. Solistin bu amca olduğuna inanmaya başlıyorum. “Amcadan imza mı istesem lan acaba?” diye düşünüp şımarık bir hal takınmışken, amca eliyle garip hareketler yapıp kulaklıkları kulağımdan çıkarmamı istiyor. Yani herhalde bunu demek istiyor, yoksa bana bakarak kulağını karıştıracak hali yok koskoca adamın. Kulaklıkları çıkarmamın üzerinden daha iki salise geçmeden amca sorusunu soruyor. Büyük ihtimalle deminden beri sormaya çalıştığı soru da bu olsa gerek: Akbilin var mı?

Önceden otobüsün şoförüne para veriyorduk, o da bize akbil uzatıyordu ve böyle sessiz sedasız ama karşılıklı memnuniyetin verdiği sevinçle gayet güzel bir şekilde ilerleyen bir ilişkimiz vardı, biliyorsunuz otobüs şoförleriyle. Bu seviyeli ilişkiyi bize çok gören başımızdaki büyük insanlar, yine hepimizin bildiği gibi, bu uygulamayı kaldırdılar ve otobüse bindiği halde akbili olmayan ya da akbili olan fakat boş bir akbili elinde tutan insanlar afedersiniz ama deli dana gibi otobüsün içinde bir o yana bir bu yana koşuşturup duruyorlar akbil bulma umuduyla. Bu amca da bugün soluğu benim yanımda aldı ve işte yukarıdaki o soruyu yöneltti. Soruyu duyar duymaz harekete geçen beynim kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle düşünceleri sıralamaya başladı: Galiba sadece bir basımlık bir akbilim var. Şimdi bir iyilik yapıp bu akbili amcaya versem, otobüsten indikten sonra metrobüse binmek için ilerlerken akbilci bir insan bulmak için gözlerimi bir o yana bir bu yana çevirmem gerekecek. Daha önce bu evirip çevirme olayında kayda değer bir başarı sağlayamamış ve elimde boş bir akbille kalakalmıştım. Takdir ederim ki boş bir akbille de metrobüse binemem. Metrobüsün girişinde akbil doldurmak için garip bir zamazingo var ama hem sürekli kuyruk oluyor önünde hem de bu garip aleti kullanmaya çalışırken başarılı olamayıp elaleme rezil olma gibi bir ihtimalim var. Demek ki yine bir adet insana ihtiyacım var şunu doldurmak için. O insanı da bulabilmek için çok fazla yürümem gerekebilir ve bu yürüyüş uzarsa okula geç kalma gibi bir ihtimale sahip olurum. Daha ilk günden de okula geç kalırsam, bunu çok pis bir alışkanlık haline getirip bundan sonraki derslerime hep geç giderim. Geç gittikten sonra da bir şey anlayamam ki o dersten. Ee zaten bir şey anlamayacak olduktan sonra okula gitmenin ne anlamı var. O kadar saat yolculuk, o kadar yorgunluk. Onun yerine yatar uyurum ve sağlıklı bir vücuda sahip olurum. Tüm bu düşüncelerin sonunda amcaya dönüp ne cevap verdiğimi tahmin edebilirsiniz tabii ki. Fakat vicdan denen şey, amcayı ret cevabıyla gönderdikten sonra devreye girdi. Amca otobüsün içindeki her insana teker teker aynı soruyu sormaya başlayıp hepsinden olumsuz cevap aldıkça vicdanım beni çok pis bir şekilde yargılamaya başladı: “Neden vermedin akbilini? Adama yazık değil mi? Al işte, boşu boşuna atraksiyon dolu hareketler yapıyor hareket eden otobüsün içinde. Hep senin yüzünden” Artık bir noktadan sonra “Hepinizin akbili var ulan, versenize şu amcaya, yemin ederim kanser olacağım üzüntüden” diye bağırmaya başlayacaktım ki imdadıma başka bir amca yetişti. Zaten yaşlıların birbirlerinin hallerinden anlama gibi bir meziyetleri var. Bu meziyet sayesinde vicdanım da sessizliğe gömülmeye karar verdi.

Tam bu kararın verdiği memnuniyetin tadını çıkarıp, biraz olsun şu acımasız hayattan keyif almaya başladığım sırada akbilsiz amca geldi, yanıma oturdu. Eğer herhangi bir yolculuk sırasında yanınızda bir amca ya da teyze varsa çok çok büyük ihtimalle sizle iletişim kurmaya çalışacaktır. Tabii ki bu öngörümde yanılmadım ve sessizliğe daha fazla dayanamayan amca “plonk” gibi bir efekt vererek İETT’nin akbillerle ilgili almış olduğu bu kararı bana bakarak eleştirmeye başladı. O kadar acıklı konuşuyordu ki otobüsün şoförüne “İETT Genel Merkezi’ne kır direksiyonu, bu kararı alanları göster bana, hepsinin …” şeklinde bir tepki vermekten çekindim. Fakat tıpkı bir koyun gibi olduğum için yani herhangi bir muhalif yapım olmadığından amcanın her dediğine “He he” diyip kafa sallamakla yetindim, amcayı bu kadar üzenler için herhangi bir girişimde bulunmadım. Bu tepkisizliğimden dolayı da otobüsten indikten sonra bir süre kadar yine bir vicdan azabı çekmeye başladım. Fakat koskoca İETT’nin elbet bir bildiği olduğunu düşünüp, bu bildiklerine de benim aklımın yetmeyebileceğini sandığım için vicdanım kendi kendine sustu.

Akbilimi amcaya vermediğim için metrobüse zorluk çekmeden binebilecektim. Akbili dokundurdum ve merdivenlerden inmeye başladım. Son 2-3 merdivene doğru yaklaşırken önümdeki kadın “gümpss” efektiyle yere yuvarlandı. Kadının tam arkasında ben yer aldığım için sanki kadını ben ittirmişim de ondan dolayı yerde yatıyormuş gibi bir görüntü elde edildi. Bir de görebildiğim kadarıyla bileği garip bir şekil almış olan kadına yine “okula geç kalmama” bahanesiyle hiçbir yardım teklifi etmeden nerdeyse koşa koşa metrobüse doğru ilerlemem bende bir suçlu imajı oluşturmuş olabilir. Sanki kadını “eheheuhueue” efekti eşliğinde ittirmişim ve tıpkı bir arsız gibi olay yerinden uzaklaşıyormuşum gibi oldu. Gerçi olay mahallinde bulunan insanlar, kadının düştüğü sırada benim tabir-i caizse aval aval etrafa bakındığımı ve eğer dudak okuyabiliyorlarsa da “Şu hareket eden metrobüs Zincirlikuyu’ya kadar gidiyor mu lan?” dediğimin şahidi olabilirler. Fakat vicdanımı ikna edebilmek tabii ki bu insanları kendime inandırabilmekten daha zor olacaktı. “Düşen insana yardım edilir” diye başladı içimden bir ses. “Dana gibi arkana bakmadan gidiyorsun, ya kadın ölürse!” diye devam etti. “Tamam, kadının bileği şekilli bir şekilde duruyor olabilir ama ölmez değil mi o kadar şeyden?” diyerek bir korku dolu bir cümle kurdum, vicdan da bu arada uslanmak bilmiyordu. Fakat “Git bir bandaj falan bul, yardım et kadına” diyince “Eeh yok artık, okula geç kalırım” diyerek yine sığ bir insan profili çizdim. Vicdan sustu. Korktu mu benden ne yaptı, bilmiyorum.

Metrobüse binerken kendimden beklemediğim bir çeviklik gösterdim ve bu sayede boş bir yer bularak oturabildim. Suratımdaki “Ehehehe” ifadesiyle ablak ablak dışarı bakınırken, kolumda iki pıt pıt etkisi hissettim. Biraz tombulcana bir teyze, benim yan tarafa geçmemi emrediyor ve bu sayede yanındaki kendisine nispeten daha zayıfçıl bir teyze ile beraber yolculuk etmek istediğini belirtiyordu. Bu teklifi reddedeceğim en başından belliydi zaten ama şişman teyze isteğini belirtirken “Kalkığn hele ordağn” diye bir cümle kurmasaydı, kendime belki bir-iki saniye kadar düşünme süresi tanır ve öyle reddederdim. Ama keşke bu kararlı yapımı gözler önüne serebilecek bir cümle kurabilseydim teklifi kabul etmiyorken. Yani “Güneş geliyor bu taraftan, rahat edemezsiniz” demek ne demektir! Hemen söyleyeyim ne demek olduğunu: Ben gerizekalıyım ve binlerce derece sıcaklıkta yolculuk yapmak bana inanılmaz bir huzur veriyor. Ben bu cümleyi kurduktan sonra teyzenin verdiği tepki de şahaneydi yalnız: Kız Hatçe güneş geliyo kız bu tarafa, diğer taraftan birini kaldırak. Teyzeler planını kurdukları bu eylemi gerçekleştirmek için yeni kurbanlarını ararlarken, ben de önce taviz vermeyen yapımdan dolayı kendimi takdir ettim. Bazı zamanlarda koyun olmaktan çıkabildiğimi fakat koyun olmadığım anlarda da koyun zekasıyla cümle kurmamam gerektiğini kendime itiraf ettim. Tüm bu atraksiyonlu eylemler ve düşüncelerden sonra bir metrobüste bulunmanın izin verdiği ölçülerde keyfime bakacakken, az önce inanılmaz bir ikna yöntemiyle başımdan savuşturduğum teyzelerin, yerinden kaldırdığı insanı gördüm. Adam resmen otuz yıl yaşlanmış gibiydi; saçlar hafif beyazlamaya başlamış, avurtlar çökmüş, pespaye bir hal. Az önce metrobüste yer kapabilmek için cengaver olan delikanlı gitmiş, yerine adeta bir Adnan Şenses gelmişti. Koskoca adamın bir anda bu hale gelmesine de benim sebep olduğumu düşünen vicdanım, “Bak işte sen yer verseydin böyle olmayacaktı. Yazık günah değil mi lan adama hayan herif!” demeye başladı. Güne gittikleri her hallerinden belli olan iki teyze, yapacakları dedikoduya daha yolda başlamak istedikleri için vicdanım bana giydirmeye başlamıştı. İki koca kadın “Ayşegiller şöyle yapmış, Fatma’nın kaynanası çok cadalozmuş” diyecekler diye hakaretleri ben yiyordum. Sessiz kaldığımı gören vicdanım da artık zıvanadan çıkmış, hatta manyağa dönmüş ve “Yazık değil mi bu kadar insanlara bu öğle vaktinde koşturup duruyorlar işleri güçleri için! Ulan ayıp be! Hayat bu kadar mı zor be!” demeye başladı. Ben de “Cozutan bir vicdandan hemen kaçmak gerekir” diye bir felsefe uydurup, bu düşünce tarzını hemen hayata geçirdim. Vicdanım yalnızlığa terk edilmişti.

Akşam Eve Dönüş Yolunda

Durağa yaklaşan ve bir süre durakta durmasına rağmen kapılarını açmadan duraktan çıkan ve böylece bir tane bile yolcu almayan bir otobüs şoförünün arkasından yaşlı bir amca bağırdı: Ulan vicdansız! Herkes evine yetişmeye çalışıyor. Vicdansız bunların hepsi! Hepsi Vicdansız!

Amcanın yanına gidip, “Amca ne olur sen de başlama vicdan vicdan aaa!” demeyi düşündüm. Vicdanım el vermedi.

Yazmasam Olmaz

“Sen niye yazı yazmıyorsun?” diye soruyor bana Cansu. “Bilmem, yazayım bu akşam” diyorum sanki her istediği şeyi anında yapabilen bir süper kahramanmışım gibi. İçimden “Niye yazmıyorum ki cidden? Neler oluyor bana?” diye sorular geçiriyorum. Telefonu kapatınca da hakkında yazacak konu düşünmeye başlıyorum ama beynim bazen gerçekten gerektiği gibi çalışması gerektiğinin farkına varamayabiliyor. Ben yazı konusu bulmasını beklerken, o, minibüsün neden hala gelmediğini, yoksa başına kötü bir şey mi gelmiş olabileceğini düşünüyor. Takdir edersiniz ki gelmeyen minibüs ve onun şoförü hakkında mantıklı ve okuyunca insana sanki fena değilmiş gibi gelebilecek bir yazı yazmak çok zor. Yani en azından geç kalmış bir minibüsü ve onun sevimli şoförünü insanlara sevdirecek bir yazı yazabilecek kalibrede değilim ben.

Aslında çoğu zaman yazı yazmak için yeterli malzeme sağlayabilecek olaylarla karşılaşabiliyorum. Mesela, daha bu akşam “Azıcık kafamı dinlerim, o sırada müzik de dinlerim” diye bir karar alıp yürüyüşe çıkmışken ve kendi halimde takılırken, bir arabanın yanıma sokulması, içerisinden uzanan bir kafanın “Saklıdeniz nerede acaba biliyor musunuz?” diye sorması ve benim de “Saklıköy’dür o” diye düşünerek ve bu düşünceyi çok matah bir şeymiş gibi arabadakilere de söyleyerek, onları bambaşka bir yere göndermem gibi. Yani bu olaydan kendime sayıp dökebileceğim bir sürü cümle çıkarabilirim ben. Çünkü, soruyu duyduğumda “Saklı bir denizin nerede olduğunu nerden bilebilirim ki!” diye kendimce bir “Kayıp Kıta Mu” havası yakalamaya çalışsam da aslında insan gibi düşününce bu cümlenin gayet beyinsiz bir şekilde kurulduğu söylenebilir. Bir de böyle bir şey düşündün hadi, sana soru soran insanları niye içinde yine “Saklı” kelimesi geçen başka bir yere gönderiyorsun değil mi? Biraz tutarlı olmak lazım tabii. Sığ bir insan olmanın anlamı da yok. Tabii bu sığlığın farkına yolu tarif edip birkaç adım attıktan sonra “Saklıdeniz” diye bir tabela görünce vardım. Tabelayı görene kadar “Hehe ne güzel ikna ettim insanları Saklıdeniz diye bir yer olmadığına, galiba ikna kabiliyetinde inanılmaz gelişmeler gösteren bir bireyim” diyerek mutlu olmuştum kendi kendime oysa ki.

Ama son zamanlarda ev-iş-ev-iş-ev-iş diye bir döngü oluşturduğumdan ve sosyallik konusunda henüz ana sınıfı, hadi bilemedin 1. sınıfın kasım ayı seviyesinde olduğum için çok ekstrem olaylarla karşılaşmıyorum. Karşılaşsam da bunları yazıya dökecek mecali bulamıyor olabiliyorum kendimde. Azıcık bir mecal kırıntısı bulduğumda da ortaya yazı çıkarmamı sağlayabilecek bir kahramana ihtiyaç duyuyorum. Yani sonuçta kendine yüzyıllarca yetebilecek kadar mecal sahibi olsan da hayatındaki en büyük kahramanın her gün Turkcell’den gelen hava durumu mesajları olması bağlıyor elini kolunu. Sadece Turkcell hava durumu servisi tarafından hatırlanıyorsun her gün. Tabii gayet sinir bozucu bir durum bu. Bugün ciddi ciddi düşündüm hatta “Turkcell hattıma kontör yüklemeyeyim de kapansın gitsin! Bu ne lan böyle!” diye. Mecal ve kahraman bulma olaylarını aynı ana denk getirmek lazım sonuç olarak ortaya bir şeyler koyabilmek için.

Gerçi, iyi ya da kötü, ortaya bir şeyler koyabilmenin de hissettirdiği güzel duygular var. Doğum günümde İrem’den gelen ve bugüne kadar aldığım en güzel hediye olduğuna inandığım şeyi görünce farkına vardım bunun. Tüm yazdığınız yazıların kitap haline getirilip size verilmesi, bu dünyada yaşanabilecek en hoş şeyler listesine çok rahat girer diye düşünüyorum. Böyle bildiğin kitap çünkü, sayfaları falan var ve sayfalarında sizin bir zamanlar yazdığınız kelimeler, cümleler basılı vaziyette. Kapağında fotoğrafınız falan var. Her akşam bu kitabı elime alıp “Bakalım bir zamanlar ne saçmalamışım” desem de yine de yüzümde “Ehehehe” diye ablak bir ifade oluyor. (Şimdi de kalkıp bir baktım kitaba, geri dönüp devam ediyorum şu an yazmaya, bu da böyle bir anımdır.)

Bir şeyler karalamak, insanı gerçekten çok rahatlatan bir aktivite aslında. Hele benim gibi çok fazla konuşamayan (Tamam, bazen konuşabiliyorum ama sonra kendime şaşıyorum “Ne kadar çok konuştum ben ya!” cümlesi eşliğinde) bir insansanız, kafanızdakileri aktarmak için çok güzel bir çözüm yolu oluyor yazı yazmak. Belki kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım asla söyleyemeyeceğim şeyleri, yazı yazarken bir taraflara sıkıştırıyorum, bazen açık açık, bazen üstü kapalı bir şekilde, bazen de bir şarkı sözüyle. He gerçi çoğu zaman anlaşılmıyor sanırım kime, neler söylendiği ama en azından ben söylemiş oluyorum işte ve bununla da mutlu olduğum zamanlar olabiliyor.

Tabii ki her yazdığım yazıda illa birilerine mesaj verme ya da olaylara tepkimi gösterme gibi amaçlarım yok. İnsan bazen kendi kendine söylemekten veya itiraf etmekten çekindiği şeyleri bile eline kağıt kalem alıp deftere geçirme cesareti bulabiliyor ilginç bir şekilde. Yani belki bu yazıyı yazdığım gecenin bu saatinde (02:24), kendi kendime karanlıkta otursam, “Ne bu böyle yalnız yalnız oturuyorum, ne telefonda konuşacağım biri var, ne bilgisayarda, evdeki herkes de uyuyor zaten off poof!” demek çok zor gelebilirdi ama elimde kağıt kalem varken, şu anda duyduğum tek canlı sesinin dışarıda havlayan bir köpekten geldiğini yazmak çok kolay geliyor. Yalnızlığı benimsemiş olmayı kağıda dökmek daha basit herhalde kendi kendine itiraf edebilmekten. Yazı yazarken yanlışlıkla yazdığın ve orada durmasını istemediğin bir kelimenin üzerini çok kolay bir şekilde karalayabiliyorsun mesela ve mükemmel bir sihir yapmışsın gibi bir daha görmüyorsun o kelimeyi. Belki kendi kendine konuşurken kelimelerin etkisinden kurtulmak bu kadar kolay olmayabiliyordur. Bundan dolayı kolay geliyor olabilir belki hissettiğin şeyi sadece düşünüp kalmak yerine bir de yazmak bir yerlere. Çünkü içinde kalmıyor, çıkıp gidiyor. Ya da bilmiyorum, çok fazla felsefik cümleler kurabilecek seviyede de değilim aslında. “Düşünüyorum, öyleyse varım abi” seviyesinde bile olabilirim sadece. Öyle bir geldi aklıma, içimde tutacağıma yazayım dedim.

“Cansu’nun dediği gibi yazı yazmıyorum ne zamandan beri, bari onu anlatayım, bu durum için bulduğum ve kendimi inandırdığım kendimce nedenlerim var, insan gibi açıklamaya çalışayım onları” düşüncesiyle geldiğim masanın başından, yazdığım diğer yazıların hepsinden uzun bir yazıyla kalkacağımı hiç düşünmemiştim aslında. Öyle bir geliyor işte arada, “Yazmasam olmaz” diyip sarılıyorum kağıda kaleme. Çok da uzun gibi oldu sanki, kısa gibi olanları bile dört beş kişi anca okurken, bunu büyük ihtimalle okuyan insan sayısı en iyimser tahminle iki falan olacak ama yazmış bulundum işte bir kere. Hayatım boyunca kullanmak istediğim ve hakkında atasözü mü yoksa deyim mi olduğu konusunda ciddi kararsızlıklar beslediğim “Atsan atılmaz, satsan satılmaz” sözünü bu yazı için kullanabilirim işte. Bak, mutlu oldum şimdi hayatımdaki en büyük amaçlarım listesindeki bir maddenin üzerini karalayabileceğim için. Şu mutluluğun keyfini biraz çıkardıktan sonra, bu yazıyı yazmaya başladığım sırada İrem’in bana sorduğu soruyu (Abi, isminin içinde D harfinin olması nasıl bir duygu? Genelde pek yok erkek isimlerinin içinde D harfi de merak ettim bu konu hakkında neler hissettiğini…) düşünüp onun hakkında da bir yazı yazarım belki bir gün. Ama kahramanımı beklerim yine de diğer yazılar için…

Bu Ne Biçim Hikaye Böyle

Elime defterimi, kalemimi alıp yeni bir yazı yazmaya koyuluyorum. Yazarken iyi gibi olduğuna kendimi inandırdığım yazıyı, son kelimeyi de yazıp baştan sona bir kere okuyunca, aslında hiç de beklediğim gibi olmadığını fark ediyorum. “Ne biçim hikaye olmuş bu!” diye söylenirken aklıma bir şarkı geliyor, onu mırıldanmaya başlıyorum: Bu ne biçim hikaye böyleeee…

Hayatımın her gününde farklı bir hikaye yaşayıp hepsinin sonunda umduğum sonuçları elde etmeyi bekledim hep. Küçücükken, alacağım sakızdan istediğim çıkartmanın çıkmasını umarak bakkala gittiğim zamanlardan, şimdi, bu yazıyı yazarken içinde bulunduğum dakikalara kadar hep hikayeler içinde yüzdüm. Kafamda her karşılaşacağım şey için bir senaryo uydurup, bu senaryoların bir bir gerçeğe dönüşmesini umdum hep. “Hikayeler yaşanmış ya da yaşanması mümkün olayları anlatırlar” cümlesi yüzünden belki de her şeyin sonunda yaşamak istediğim şeylerin başıma geleceğine inandım.

Ama tabii ki istediğim çıkartmalar çıkmadı hep. Tam “Hayatımı düzene soktum galiba sanırsam” derken kötü adam hortladı hikayenin bir yerlerinden genellikle. “Her hikaye mutlu sonla bitecek değil ya” kandırmacası ilk başlarda ciddi ciddi işe yaradı, “İşte bir şeyler öğreniyoruz hep hayattan” çıkarımlarıyla. Pollyannacılık oynadığım zamanlardı bu dönemler. Bir insanın hayatının bir dönemindeki en önemli felsefesinin “Pollyanna’yım ben” şeklinde olması çok hoş bir şey değil tabii ki. Pollyanna’nın yazarı (Eleanor H. Porter) benim dönemimde yaşasaydı, utanmadan telif hakkı isteyebilirdim kendisinden, “Ee sen beni anlatıyorsun” diyerek.

Fakat son zamanlarda fark ettiklerime göre, Pollyanna kimliğinden sıyrılıp edebiyat tarihinin en karamsar insanı artık kimse onun gibi olma konusunda ciddi bir çabam var sanki. Uç noktalar arasında dolanmak benim de hiç hoşuma gitmiyor aslında ama artık tek derdi ödevini tamamlamak olan on üç yaşındaki bir ortaokul öğrencisi olmadığımın da farkına varıyorum. Yani aslında çok daha önceden farkına varmıştım bunun, yirmi dört yaşına kadar beklemiş değilim tabii ki bazı şeyleri anlayabilmek için. Ama hayatımın son iki yılına falan baktığımda, attığım her adımda o kadar çok terslik yaşamışım ki artık salaklık boyutuna gelmişim ve kafam yeterince çalışmamış herhalde. Düzgün başlayan herhangi bir şeyin eninde sonunda saçma sapan bir hale geleceğine o kadar eminim ki artık, daha adımımı atmadan farkında oluyorum çoğu şeyin. Yani işte ne bileyim, iyi başlayan bir okul dönemi hüsranla tamamlanacak, insan gibi oturduğum bir otobüs koltuğunda yanıma mutlaka bir teyze gelip üzerimde yolculuk edecek, her gün çalmaya başlayan telefon, bu eylemi önce iki günde bire düşürecek, sonra dört günde bire ve bir zaman sonra hiç çalmayarak kendisinin bir iletişim aracı olduğunu unutturacak falan. Tabii bunların olacağını bilerek kafamda kurduğum hikayeleri bir sonuca bağlamak hiç de zor olmuyor. Evet, herhangi şaşırtıcı bir şey olmadığı için basit bir durum hikayesi oluyor bunlar, aksiyon yok hiç içinde, “Rüzgar esti ve ağaçların yaprakları hışırdadı” şeklinde genel geçer bir olayı anlatan dakikalar, saatler, günler işte… Sonunda hep “Bu ne biçim hikaye böyle” denilebilecek kadar saçma sapan şeyler işte.

Şarkı “Yıkma kendini zaten yorgunsun” diyor mesela şimdi. “Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin, ya vazgeçer unutursun, ya da yolun açık olsun” diye de devam ediyor. Güdelim bakalım deveyi, gidecek bir yer yok nasılsa hali hazırda. “Yıkma kendini” konusuna ise hiç girmeyeceğim, bir gün, tek başıma ya da başka birisiyle birlikte bir hikaye yazmaya kalkarsam dikkat edeceğim şeylerden biri bu olur o zaman. Ohh süper geleceğimin hikayesini yazmaya başlayarak çok ciddi adımlar attım şu an hayatım adına, kötü adamı engellerim belki bundan sonra. Bu ne biçim hikaye böyle diyerek başladım, yine saçma sapan bir yazı ortaya koydum galiba. Telefon, gözümün önünde zırt pırt ışığını yakıp, beni mesaj geldiğine inandırarak dikkatimi dağıttığı için böyle kopuk bir şey çıktı tabii ki ortaya. Beyefendi şarj olmak istiyor diye yazı bile yazamıyorum.Off bu ne biçim hayat böyleee… Bu ne biçim hikaye böyleeeee…

http://www.youtube.com/watch?v=oNbSGUCVMKM

Kolonya

“Ehehe otobüs boş geldi” diye mutlu mutlu gözüme kestirdiğim yere oturunca, başka yer yokmuş gibi yanıma oturan ama abla mı yoksa teyze mi olduğunu pek kestiremediğim insan tarafından tüm yaşama sevincim emildi bu akşam. İnsanlar etrafa koku yaymak için parfüm, işte ne bileyim deodorant gibi şeyler kullanıyorlar bu devirde. Fakat tahmin edebildiğim kadarıyla yanımdaki insan henüz 1970’lerden günümüze ulaşabilmiş değil. Olsa olsa en iyi ihtimalle 1978’de yaşamakta. Günümüze ayak uydurabilseydi, kokusunu geçtim, artık atom altı parçacıkları görülebilecek seviyeye gelene kadar kolonya sürmezdi sanırım. Yani öyle bir kokuydu ki burnumun bu kokuyu duymasını geçtim, gözlerim görmeye başladı kadının etrafa yaydığı koku partiküllerini.

Patrick Süskind isimli Alman yazarın Koku isimli efsane romanını okuyunca (Hatta filmi de çekildi bu kitabın ama yok abi ya kitabı tam yansıtamamışlar, olmamış yani) bir koku hastalığı başlamıştı bende. Aklınıza gelebilecek her şeyin kokusunu duymaya çalıştığım bir devir vardı. Allah’tan daha ileri boyutlara ulaşmadan sonlandırabildim bu eylemi, yoksa şu yazdığım notu bile koklamaya çalışabilirdim herhalde “Word nasıl kokuyo lan acaba? Excel’den farklı mıdır ki?” diye sorarak kendime. Bir de bir zamanlar kimyager olacak olmanın ortaya çıkardığı düşüncelerle “Ee ben bunun kokusundan anlarım ki hangi madde olduğunu” diye, o zamanlar kendimi kimya dalında çok başarılı olacağıma inandıran ama şimdi düşününce aslında tırt bir iddia olarak düşündüğüm çok ilginç cümleler kuruyordum. Bu konudaki en üstün başarım da ikinci sınıftaki inorganik laboratuvarında duyduğum ve hakkında “Sülfür kokusu değil mi ya bu? Bence öyle, olsa olsa sülfürdür abi, ne olacak ki başka!”diye düşündüğüm koku ile olmuştur. Bu cümleyi kafamda kurup ama “Ulan sülfür yerine başka bir şeyin kokusu çıkar şimdi bu, ağzımı açıp bir şey demeyeyim millete, koku kariyerim yara almasın, doğruysa da kendi kendime sevinirim abi, zaten her şeyi kendi içimde yaşayan bir bireyim” diye bir karar aldığımdan sesimi çıkarmamış, bunları düşündükten yaklaşık üç dakika sonra yanımıza gelen asistanımız İlke’nin “Niye sülfür kokuyor ki burası?” cümlesiyle haklı bir gurur yaşamıştım. Bu olayın her yıldönümünde, iğrenç, pis bir yumurta gibi kokmasına rağmen, bir yerlerden bulur buluşturur, bir mol sülfür alıp, onu koklaya koklaya uyurum ve kendimce kutlama yaparım.

Beynimden bu düşünceler geçerken, burnum buram buram gelen kolonya kokusuyla hurda haline gelmiş durumda. “Koku alan hücrelerin bir zaman sonra yorulduğu ve bu sayede, kötü ve istenmeyen kokuların alınmadığı” bilgisinin neden bende işlemediği konusunda da derin düşüncelere dalıyorum. Tabii böyle bir durumda “Allah’ım işinde ne kadar başarılı koku almaçlarım var, bir saniye olsun sıkılmadan çalışıyorlar” şeklinde bir cümle kurmak çok akıllıca değil. Bunun yerine dua etmeyi düşünüyorum. Daha eve gelmeden otobüsten inme konusunda kendi kendimi razı etmem için ya da yanımdaki canlının bir an önce inmesi için dualarımla yardım istiyorum Allah’tan.

Fakat camdaki yansımama baktığımda ürkünç bir surat ifadesi takındığımı görüyorum. “Madem dua ediyorsun, biraz nurlu bir ifade takın, bu ne be böyle!” diye kendime kızıyorum. Kolonya batağına saplanmış bir kadın yüzünden yine kendime saydıracak bir şeyler bulabiliyorum. Artık bu saatten sonra, özgüven falan hak getire zaten. Evin önüne de geliyor otobüs bu sırada, bir türlü inmek bilmeyen kadından izin isteyip inmek için çaba gösterirken kolonyadaki alkolün yarattığı sarhoşluk ve ürkünç bir surata sahip olmanın yarattığı özgüven eksikliğiyle insanlıktan çıktığımı fark ediyorum ve eve atmak istiyorum kendimi. Bu travmaları atlatmaya ihtiyacım var ve bunun için, bir an önce odama kapanmak istediğimden asansöre biniyorum. Asansörde birlikte yukarı çıktığımız kız, yanındaki çocuğa “Kolonya kokuyor ya asansör!” diyor. “Ee o kadar kolonya elbet bulaşacaktı bir yerlerime” diyorum içimden.

Geceyarısı Notları

Önümdeki upuzun yola bakıyorum, karanlıkta. Bir köpek havlıyor her gece burada, her gece onun farkına vardığımı yeni yeni fark ediyorum. Aslında uzun zamandır çevremizde gerçekleşen şeylerin bazen çok sonradan varabiliyoruz farkına, yani vücut alışmış oluyor belki buna ama beyin geç getiriyor sanki görevini yerine. Tabii sadece olaylar için de geçerli değil bu durum. Her gün bindiğiniz otobüste en önde oturan bir amcaya zaman geçtikçe alışmanız gibi bir şey bu. Her gün karşılaştığın, fakat hiç dikkat etmediğin bir insanın, artık her nedense her gün gözünüze gözükmesi durumu. Dikkatinizi çekmiştir bir şekilde ve artık o, oradadır. Önceleri farkında olmazsınız, sonra bir şekilde gözünüze çarpmaya başlar, artık bir yerden sonra, yani o dikkat çekme anından sonra, ilginç bir şekilde hayatınızda ciddi ciddi yer alır. Bu arada geçen süreç, beynin kendini olaylara hazırlama süresi falan mı acaba? Yani bazı şeylerin varlığını kabullenebilmek için beynin bir şekilde uyarılması ve bunu kabullenebilmesi mi gerekiyor? İlginç bir yapı tabii beyin, benim aklım almaz herhalde neler yapabildiğini…

Sonradan fark edilen şeyler, bazen “neden daha önce fark edilmediği” konusunda insanı hayrete düşürebilecek şeyler olabiliyor. Tabii bu hayıflanmaların iki çeşidi olabilir; kötü bir sonuç elde edilmiştir herhangi bir şeyin sonunda ve yapılan hatanın daha önce fark edilmesi halinde istenmeyen sonuçlara ulaşılmadan bazı şeylerin engellenebileceği düşünülür ya da bazı şeyler hayatınıza inanılmaz derecede güzellikler getirir ve geç kavuşulan güzel şeylerin bugüne kadar nerede kaldığı sorgulanabilir. İlki daha kötü bir durum tabii ki. En azından ikincisinde, sahip olmaktan memnun olduğunuz bir şeye sahip oluyorsunuz. Yani eğer sonuca bakan bir insansanız, kavuştuğunuz şeyin zaten şu anda sizde olmasıyla ilgilenir ve bunun keyfini çıkarırsınız.

Herhalde bugüne kadar genellikle birinci durumla muhatap oldum ben. Çok fazla hayıflandığım şey olabilir. Hakkında “Keşke böyle yapmasaydım” dediğim şeyler bunlar. Zamanla farkına varabiliyorsunuz eğer yanlış yapıyorsunuz bazı şeyleri ve çoğu da sonuçlanmış oluyor zaten siz bir şeyleri düzeltene kadar.

Ama bazı şeyler, bazı insanlar öyle anlarda farkına vardırıyorlar ki kendilerini, kendinizi hissettiğiniz kötü anlardan bir çırpıda çıkarabilecek kadar etkili olabiliyorlar. Bazen bir şarkı da olabiliyor bu, bazen uzun yıllardır gördüğünüz fakat neredeyse hiç konuşmadığınız bir insan da. Canınız sıkkın olduğunda ya da ne bileyim hiçbir şey yapmak istemeyecek bir havada olduğunuzda bile yüzünüzü güldürebilecek birisi olduğunun farkına varmanızı sağlayacak kadar önemli bir şey yapıyorlar bence. Yıllardır orada duruyordu, yeni farkına vardınız ya da yeni farkına varmanızı sağladı ve sizi mutlu edebiliyor bu durum, ne güzel işte değil mi? “Fark etmek” fiili bazen çok basit anlamlar içermiyor aslında galiba…

Çok fazla tanımadığım insanlarla çok çok konuşan biri olmadım bugüne kadar ve bazı insanların bazı şeyleri fark etmesini sağlayacak şeyler de yapmadım herhalde. İşte böyle karanlıkta otururken “Farkına varmak” konusuna da daldım birden, kendimi düşündüm, fark ettiklerimi düşündüm, bazı şeylerin farkına varmamı sağlayan en küçük şeyleri düşündüm, bazen benim yaptığım bir hata oldu bu, bazen bir şarkı sözü, bazen hiç beklemediğim bir anda gelen bir mesaj. Bunları düşünürken kulaklıkları kulağıma taktığımı fark ettim, çalan şarkıyı fark ettiğimde şunları söylüyordu:

“Hey you, would you help me to carry the stone?

Open your heart, i'm coming home”

http://www.youtube.com/watch?v=lRcQZ2tnWeg

9 Eylül 2011 Cuma

Rezil Adam

“Bu ne!” diye bağırıyor bana. Birkaç saniye boyunca “Cüzdanımdan bu kadar tepki gösterilecek ne çıkarmış olabilirim?” diye düşünüyorum kafamı yerden kaldırmadan. “Nüfus cüzdanım vardı içinde” diyorum, “Sonraaa, pasom var, Boğaziçi kimliğim var, bi de İrem’in fotoğrafı vardı galiba, İrem’in fotoğrafı mı var, niye ki?” diye devam ediyorum düşünmeye. “Bu şekilde bağırılacak kadar hayvani bir eylemde bulunmuş olmam imkansız” diye bir kanıya varıyorum ve yavaşça kaldırıyorum kafamı sesin geldiği yöne doğru. Çok pis bir rezillik yapmış olmaktan korkarak…

Küçükken, evden dışarı pek çıkmadığım için yaptığım rezilliklerin 99%’u evde oluyordu. Misafirlerin içinde ağzı burnu çikolata olmuş bir şekilde dolaşmak, ansiklopedilerin içindeki hayvan resimlerini keserek kendince bir koleksiyonerliğe kalkışmak suretiyle evin her köşesini küçük kağıt parçalarıyla kaplamak, eline telefon rehberini alıp telefonun çalışma prensibini anlamaya çalışıyormuş gibi yaparak, aslında tuşlara basınca çıkan sesten hoşlanmanın verdiği dürtüyle onu bunu arayıp milletin suratına telefonu kapatmak gibi şeyler işte. Bunun gibi durumlarda ortaya çıkan “Çocuktur, yapar işte” şeklinde bir hoşgörü duygusu mevcut insanlarda, ben de bunu kullanmışım işte farkına varmadan.

Fakat insanoğlu yaşı ilerledi diye daha büyük rezillikler yapmaya başlıyor. Yaşla rezillik yapma arasında ilginç bir doğru orantı var. Yıllardır girdiğim apartmanı şaşırarak farklı bir apartmana girmişliğim vardır mesela. Neyse ki beynim yanlış bir kapıyı anahtarla zorlama ve sonunda beni polislik işlere bulaştırma gibi sefil hareketler yapmaya engel olacak kadar evrilmiş. Fakat bir başkasına gelen kredi kartı ekstresini elime sinyal gönderip posta kutusundan alıp açtırarak “Ben ne zaman harcadım ki bunları?” diye düşünecek kadar ilkel seviyede hala. Bu rezilliği de sindirebilirdim belki kendi içimde ama yanlış ekstreyi elimde tuttuğumu anladığımda yaşadığım telaşla kendimi posta kutusunun önünde bulmasaydım ve o kağıdı zarfa sokuşturmaya çalışırken apartmanda ne kadar insan varsa hepsinin o anda apartmana giriş yapacakları tutmasaydı keşke. Tabii bu anlarda bir de rol yapma rezilliği yaşadım; elimdeki kağıda, kağıdı icat eden ve ne yaptığının farkına ilk anda varamayan bir Çinli gibi “Bu ne yaa?” surat ifadesiyle bakarak.

Toplum içindeyken rezillik yapma kat sayım da inanılmaz artıyor. Otobüse binerim, kafamı mutlaka bir yerlere vururum, okulda çay, kahve almışsam, mutlaka bir kısmını elime dökerim ve sıcak şeyin verdiği acıyla seke seke yürüyüp ortama malzeme olurum, bir şey alırken ve dolayısıyla cüzdanım elimdeyken içinde ne varsa etrafa saçarım. Aslında işte saçmamıştım bu kez, bundan dolayı çok mutluydum ama kasiyerin çığlığıyla irkildim.

Gözlerim kasiyerin elinde tuttuğu karta doğru kayıyor. Money Club mı ne, Migros’ta falan kullanılan bir kart var ya, onu vereceğime D&R Card’ı tutuşturduğumu görüyorum kasiyerin eline. Kesinlikle “Bu ne!” diye bağırılmaya sebep verecek bir şey yapmamışım bence. “Pardon ya!” diyorum, doğru kartı veriyorum. “Eheheuhueuee” efektiyle gülüyor bana kasiyer. Ben “Rezillik olmadı bence bu sefer o kadar da çok” diye düşünürken, bir ürün, aldığım şeyleri kasadan geçiren kasiyerin dikkatini çekiyor. Yine “Bu ne?” diyor. Bu sefer ki biraz da ılımlı bir “Bu ne” oluyor. “Mum o ya İrem’e aldım” diyorum. “İrem mi muahahaha” sesi geliyor bu sefer kasiyerden. “Ee şey kardeşim yani, pardon” diyorum.

Rezilliğim diz boyu artık. Poşeti alıp bir an önce uzaklaşmaya çalışıyorum. Süper kahraman olup anında yok olmanın ne kadar güzel olacağını düşünüyorum o an. Eve doğru ilerlerken de “Beni rezilliklerimden kurtaracak bir kahramanın varlığı ne güzel olurdu” diyorum kendi kendime, belki kulağıma eğilip “Lazarus”u söylerdi bana: So rest your head upon me, I have strength to carry you…

2 Eylül 2011 Cuma

Bayram Şekeri

Asansörün kapısını açıyorum, karşımda bir amca duruyor. Amcanın yanında seyahat edip etmeme konusunda ciddi düşüncelere kapılmışken, uzun uzun birbirimizi süzdüğümüzü fark ediyorum. İçinde bulunulan ruh haline göre, düelloya karar veren, eli silahlı, başı şapkalı iki kovboy ya da birbirine sevecen ve merak dolu gözlerle bakan ve yıllardır birbirini görmemiş iki eski dost olarak nitelendirilebiliriz. “Gel oğlum gel” diyen amca kovboy kıyafetlerinden sıyrılıp kanatlı bir melek oluyor. Yüzündeki tonton ifadeyle birlikte yedi katlık bir yolculuğun artık bir noktasından sonra, amcanın, yüzündeki nurun da etkisiyle asansörde bir o yana bir bu yana uçup sevimlilik katacağını düşünüyorum ortama ve adımımı atıyorum asansöre doğru.

Aynı asansörde bulunan ve birbirini tanımayan iki kişi, asansörde geçirilen ilk birkaç saniye boyunca önüne bakmakla mükellef. Yüzde de çok cool bir ifade olmalı ki, bugüne kadar binlerce tanımadığınız kişiyle aynı asansörde bulunduğunuzu ve böyle durumlara çoktan alışmış olduğunuzu yanınızdakine hissettirebilesiniz. Ben bu kurallara uymaya özen gösterirken, amca, önce “Hehe” diye gülüyor ve sonra bayramımı kutluyor. “Hehe” diye gülmesi “Bayram sadece bana mı geldi?” diye bir düşünce oluşturuyor beynimde. Cümlesine “Kaptın bayramı köftehor” diye devam etse bile hiç şaşırmayacağım bir hava oluşturuyor. Bayramın sadece benim için değil, amca için de olduğunu müjdelemek için, amcaya sevimli gözlerle bakıp “Teşekkür ederim, sizin de” diye bir cevap veriyorum. Bu cümleye kadar gayet mülayim bir profil çizen amca, bu sözden sonra adeta bir Hulk oluyor ve “Eskiden böyle miydi bayramlar be hey heeey” diye bağırmaya başlıyor. Dışarıdan sesimizi duyan birisi, adamın bayramını elinden aldığımı zannedebilir.

Sanırım sorduğu soruya gerekli vurguyu yapamadığını düşünmesinden dolayı bir de sağ elini havya kaldırıp “Böyle miydi he!” diyerek sinirli sinirli bana bakıyor. Psikolojik baskı inanılmaz boyutlara ulaşıyor. Amcaya korka korka bakıp “Valla eskiden böyle değilmiş galiba, hep öyle diyorlar” diye o an bana çok mantıklı gelen bir cümle kuruyorum. Burada “Bu durumun farkında olan ve bayramların eskisi gibi olmamasından şikayet eden sadece sen değilsin. Şimdi biraz sakinleş ve eskiyi geri getirebilmek için neler yapabiliriz, onu düşünelim ahbap!” gibi bir anlam yakalamaya çalışıyorum. Fakat amca bu kez de “Kim diyor bunu?” diye bir soruyla geliyor karşıma. Giderek başıma sarıyorum amcayı. “Yani öyle büyükler falan” diyorum. “Tabii büyükler, gençlik neyin farkında ki” diye söylenerek bana bakıyor öfkeyle. Bir yerden sonra öfkesi o kadar kabarıyor ki Türk milletini yozlaştıran tek şeyin ben olduğumu düşünmeye başlıyorum. Amca, mükemmel bir performansla, sadece dört kat inmişken, özgüvenimi sıfırlıyor, kendi gözümde beni bir pislik, bir hain konumuna getiriyor.

Bundan sonraki saniyelerde aldığım her nefese dikkat etmeye özen gösteriyorum, fakat telefonum pek oralı değil. Telefonun sesini duyan amca gözlerini bana doğru çeviriyor. Benim telefonuma gelen mesajın kimden geldiğini benden daha çok merak ediyor gibi bir hali var. Yani iki-üç saniye daha beklesem, “Hadi bak artık şuna!” diye bağıracak kıvama gelebilir. Telefonu elime alıyorum ve kendi kendime söylüyormuş gibi yapıp aslında amcayı bilgilendiriyorum: Vodafone’dan gelmiş mesaj. Çünkü öğrenmezse çatlayabilir. Amca sahip olduğu insanı etkileme gücünü inanılmaz bir şekilde kullandığı için, sanki bir an yakın gözlüğünü çıkaracak ve mesajı okuyacakmış gibi hissediyorum ve sonsuz bir itaat ve ağlamaklı bir ses tonuyla “Vallahi Vodafone’dan ya!” diyorum.

Bu sırada asansör duruyor. Ben kaçmaya hazırlanırken, amca arkamdan sesleniyor: Nereye nereye gel elimi öp! Bu cümleyi duyan beyin, sonu gelmez reaksiyonlar başlatıyor vücutta ve birden kendimi amcanın elini öperken buluyorum. “Vadafon mudur vadafan mıdır nedir, ordan gelmedi o mesaj, biliyorum” diyor ve elime kağıdı yapış yapış olmuş bir şeker sıkıştırıyor. Gözünü kırpıp “Mesajı gönderene verirsin” diyor. Ben “Ya bi dakika ama yok ki ama öyle bir şey” demeye hazırlanırken, amca gevrek gevrek gülmeye başlıyor, beni de ağlanacak halime güldürüyor.

30 Ağustos 2011 Salı

"Allah Sevdiğine Kavuştursun Abi"

Önünden geçmek üzere olduğum dilenci bana bakarak “Allah sevdiğine kavuştursun abi” diyor. Yaşı otuzun üzerinde gözüktüğü halde neden bana abi dediği hakkında bir fikrim yok. Belki saygıdan, belki ağız alışkanlığı, bilmiyorum. “Kanka” falan demesinden iyidir sonuçta. Neyse, burada önemli olan şey sevdiğime kavuşturulma isteğim. Kadının herkes için kullandığı fix bir cümle mi bu yoksa yolda yürürken insanlara “sevdiğine kavuşamamış” gibi ilginç bir izlenim verecek kadar hüzünlü mü yürüyorum?

Öncelikle kadın, gelene geçene söylemek için bu tarz cümlecikler geliştirmiş olabilir. Yani doğaçlama takılmak yerine, “Erkek gelirse ‘Allah sevdiğine kavuştursun’ derim; kız gelirse de yine ‘Allah sevdiğine kavuştursun’ derim” gibi basit bir mantığı vardır belki bu işlerin. (Çocuklu insanlar için de “Allah çocuklarına bağışlasın” favoridir. Bir de “İlaçlarım için yardım edin” var da, o ayrı bir konsept) İnsanların sevdiklerine kavuşabilmek için yolda ona buna para saçmak gibi bir özellikleri yok bildiğim kadarıyla. Ama sanırım dilenen insanlar bu taktiğin tutacağına çok inanıyorlar ve bundan dolayı kendilerinden o kadar emin davranıyorlar ki, sanki parayı onların avucuna bıraktığınız zaman, yanınızda bir Betül, Necla, Hasan, Hüseyin peydah olacak pof efektiyle. Sanki böyle bir şey olsa “Bak ben demiştim sana” diyecek gibi bir halleri var. Böbürlenecekler sanki bununla. Kendinizi borçlu hissedeceksiniz onlara. Ama bir gün hiç tanımadığım bir dilenciye sırf bana bunu söyledi diye usul usul sokulup “Merhaba, o cümle işe yarıyor mu?” diye sorabilirim de meraktan. Gerçi kimse de yoğurdum ekşi demez değil mi? Yani bu soruya “Yok abi ya bir şey olmuyo işte, bi umut para verirler diye söylüyoruz” diye cevap vermezler herhalde. Hatta şöyle bir cevap bekleyebilirim: Tabii abi, yaramaz mı? Geçen, biri, bana para verince evlendi, nikahına çağırdı hatta da şahit falan yaparlar diye gitmedim. Sevmiyorum abi o tarz işleri… Ben burada duamı ederim, gerisi onlara kalmış, her şeye ben yetişemem ya!

Tabii ki bu olaya bir de diğer ihtimali düşünerek yaklaşmam gerekiyordu. Acaba gerçekten rezil bir insan gibi mi yürüyorum? Yani, etrafındaki herkes tarafından terk edilmiş gibi gözüken, biçare, sersefil bir imaj mı oluşturuyorum insanların gözünde? İnsanlar beni gösterip “Bu çocuğu bıraktılar, gittiler, hadi acıyalım ona” diyorlar mı? Ya da ortama malzeme oluyor muyum “Heh geldi Allah’ın yalnızı” diye? Dilenciler “Ulan tipe bak, bu gerizekalı kesin yalnızdır” mı diyorlar beni görünce ve devam mı ettiriyorlar bu düşüncelerini “İdiot gibi de zaten, dur şunun parasına çökelim” şeklinde? Gerçekten çok mu saf görünüyorum “Ehehehehe yalnız olmayacakmışım, o halde tüm bozukluklarımı ya da dur lan cebimdeki bütün paramı vereyim!” şeklinde düşünürüm diye? Bir de nasıl yürüyorum da insanlar attığım adımdan yalnız olduğum fikrine kapılıyorlar? Özellikle bu sorudan sonra yoldaki binaların, arabaların camından yürüyüşümü incelemeye başladım, fakat gönül gözüm mü kapalıdır nedir, hiç de öyle sağ ayağımla falan adım attıkça “Birlikte olduğum bir insan var mı yok mu?” sorusuna cevap olabilecek bir bilgi edinemedim. Belki benim sığ olmamdan kaynaklanıyordur bu durum.

Cevap veremiyorum bu sorulara. “Ulan dilenci haklı galiba, yalnızım ki bunları düşünüyorum, işim gücüm yok tabii ki” diyorum. “Bari müzik dinleyeyim de yanımda biri varmış gibi olsun” diye bir karar alıp, çantamda mp3 playerımı aramaya başlıyorum. Tam buldum diye sevinirken, uzaktan mendil satan bir çocuk gözüküyor ve ağzımdan istemsizce dökülüyor şu kelimeler: Hadi bakalım sen ne yumurtlayacaksın!

Beyinsiz Erdem

Sağıma soluma bakmadan adımı attığım yolda, markasını ve modelini bilmediğim (bu işlerden hiç anlamam çünkü) ve sadece bir araba olmasıyla ya da en fazla beyaz bir araba olmasıyla ilgilendiğim hareketli bir cisim tarafından ezilmekten son anda kurtuluyorum. Beyaz bir arabanın size çarpması, hayatınızda beyaz bir sayfa açabilecek kadar ironik durumlar ortaya çıkarabilir. Son anda, belki ölmekten kurtulmayı bilimsel olarak ani bir reflekse, dini olarak da “Daha ömrümüzün vakti dolmamış”a bağlıyorum. Sığ yanım “Aman şimdi kim uğraşacaktı ameliyat falan, iyi oldu böyle” diyor. Vicdanım ise “İlkokulda karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakmanı öğütleyen öğretmenini hayal kırıklığına uğratabilirdin” diye zırlıyor.

Ama acele etmem gerekiyordu ve zaman kazanmak için biraz dikkatsizce davranmanın çok da büyük bir zararı olmayacağına inandırdım kendimi. Ki zaten her insanın ömrünün bir bölümünde bu tarz çılgınlıklar yapmaya hakkı var diye düşünüyorum, bir 10-15 dakika da dikkatsiz davranalım yani, ne olacak ki? İşte bu düşünceler yüzünden beynimle hareket etmeyi bırakıyorum, kendimi yaptığım işe vermiyorum.

Tabii kendimi vererek yapmadığım her işte olduğu gibi bu seferde de elime yüzüme bulaştırıyorum her şeyi. Yani her işimi maksimum dikkatle yapmalıyım ki, hem hepsi insan gibi hallolsun, hem de başıma bir iş gelmesin. Tabii bunun için de beynimden maksimum verim almam gerekiyor ki bu da kafa yorgunluğuna neden oluyor. Sonra altmış beş yaş üstü her insanın yapmaktan bıkmadığı “Beden yorgunluğu neyse, o geçiyo da, asıl beyin yorgunluğu zor, kafa toparlanmıyo kolay kolay” muhabbetine konu edilebiliyorum. Bu muhabbet olunca da kendi vücuduma kızdığım oluyor bazen, “Her şeyi beyinden bekleyin zaten, hele sen omurilik! Bütün gün boş boş dikiliyorsun” diye. Bunu duyan omurilik de arada el veriyor yaptığım işlere, sağolsun. Ama bu kez de düşünmeme, dikkat etmeme gibi durumlar yaşıyorum.

Düşünmeden yaptığım işlerde de çeşitli sıkıntılar yaşıyorum bazen. Otobüse yanlış yönden biniyorum, geldiğim yolu tekrar geri gidiyorum mesela. Sınav kağıdına adımı yazmıyordum eskiden. Mesela bir gün de, bir şeyler alınması gerekiyor eve ve tabii ki ben seçiliyorum markete gidecek insan olarak. Bu seçim market alışverişlerini çok başarılı bir şekilde yapabildiğim için değil tabii ki. Yani o an bu işi bana yaptırmak için evdekiler sevimli bir tavır takınıp, markete gitme konusunda rakip tanımıyormuşum gibi davransalar da bana, o an en boş insan benim ve bundan dolayı seçildiğimi gayet iyi biliyorum. Sığ bir insan olduğum için de “Hava alırım bahaneyle” diyerek, market teklifini kabul ediyorum. Alınacak şeyler bana söylenirken işlerin çirkinleştiğini fark ediyorum. Çeşitli temizlik malzemelerinin almam için bana söylenmesi hoşuma gitmeyen bir şey. Ben ne anlarım porçözden, arap sabunundan! Temizlik malzemeleri söylenirken, ben de beynimi devreden çıkarıyorum, artık omurilik dinliyor. Beynimi bunlarla yormamalıyım çünkü. Listeyi tamamen anladığımı sanıp, markete gidip, alacağımı alıp, eve geliyorum. Evde çamaşır suyu yerine kola aldığım fark ediliyor. “İkisi de asit zaten, ne fark eder ki!” diyebilecek kadar sığ yaklaşıyorum olaya.

Beynimi bırakıp omuriliğimi devreye soktuğum ve vücuduma acele ettirmesini emrettiğim bu anda da araba altında kalma ihtimalini yaşıyorum. Beyinsiz olmak zor tabii ki. Sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’nden bir mesaj geliyor: Aşırı hız zaman kazandırmaz, hayat kaybettirir. EGM beni çok seviyor, sürekli mesaj gönderiyor, başıma bir şey gelmesinden korkuyor. “Peki, sağolun” yazmak istiyorum cevap olarak, mesaj iletilmiyor.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bekleme Modu

-Açık mı bilgisayar? Açayım mı? Açtım. Açılıyor.

Erdem: Açıktı ama…

- Yok. Kapalıymış. Açık da olsa sonuçta belli bir zaman geçince kapanıyor. Bekleme modu diye bir şey var. O devreye giriyor, bilgisayarı kapatıyor. Ondan kapalı duruyordu yani.

Erdem: Hımm…

İç ses: Hadi ya!

İnsanımız bildiğini düşündüğü konular üzerine sonu gelmez açıklamalar yapmakta uzman. Bir de bu konu teknoloji üzerine olunca, bahsedilen teknolojik aletin tüm prosesini anlatmak sanırım süper bir haz veriyor insanlara. “İşte bak asansörün burada düğmesi var, basınca hava üflüyo, fan bu fan, hava sıcaksa, basıyosun düğmeye, üflüyo, fan işte bu” diye bir cümle duyduğumda hafif hafif düşünmeye başlamıştım bu konu üzerinde ve bugün bu diyalogu yaşayınca emin oldum artık, bir insanın sahip olduğu tüm teknolojik bilgiyi tüm detaylarıyla tüm insanlara sunmak istemesi durumundan.

Benim teknolojiyle tanışmam ne zaman ve nasıl oldu, tam olarak hatırlamıyorum. Ama 1987 doğumlu bir insanın, insan gibi bir teknolojiyle karşılaşması biraz zaman almıştır diye düşünüyorum. O zamanlar televizyonun üzerindeki bir düğmeye basıp da kanalı değiştirince bile, insanlar inanılmaz bir iş başarmış gibi gurur dolu bakışlarla etrafı süzüyordu. Yani aslında, ben yapıyordum bunu. Birkaç tane yaşıtımı da “Bakın şimdi çok ilginç bi şey yapıcam” diyerek kandırmaya çalışmışlığım, fakat kimseyi kandıramayınca da sanki çok biliyormuş gibi bu işlemin nasıl olduğunu anlatmaya çalışmıştım. (“Burda bi düğme var, oraya basınca değişiyo kanal” şeklinde bir açıklamam vardı) Umarım teknolojiyle ilk tanışmam böyle idiotça bir şey sayesinde olmamıştır.

İşte ilkokula başladık falan, o zamanlar da saçma sapan bir müziğin öğretmeni harekete geçirerek sınıftan dışarı çıkarması çok garip gelmişti bana. Bunun nasıl gerçekleştiğini idrak edebilmek için uzun süre düşünmüş, derste bizden sıkılan öğretmenin garip bir mekanizmayı harekete geçirdiğini ve böylece kendini dışarı attığını sanmış, fakat yine bildiği teknolojiyi herkese anlatmaya hevesli bir arkadaş tarafından sınıfın tüm bahçeye hakim olan bir penceresinin yanına çağrılmış ve minik bir elin gösterdiği hoparlör gibimsi şeyi görüp sesin ondan geldiğini anlamıştım. (“Sonra bu arkadaş Microsoft’a kabul edildi” diye devam etmek isterdim hikayeye ama bu şekilde fantastik hikayelerim yok.)

Aslında teknolojiyle süper bir aram yok benim. Mesela arabanın sadece direksiyonunu bilirim, bir de kapısını açıp kapatabilirim. Herhangi bir bilgisayarın bir yerine bir şey olduğunda da “RAM’inden işte hep, o yapıyo bunu” şeklinde bir hipotezle gelirim. Gün içinde kullandığım teknolojiler de otobüste akbil basmak ve Facebook’a girmekle sınırlı. Bir de kendimi geliştirip 9 SMS’lik karakteri bir kerede göndermişliğim var. Yani teknolojik bir prosesi anlatmak için belki benden daha uygun bir aday yoktur ama hep bildiğim yerlerden karşıma çıkar anlatılan şeyler. Bir gün de birisi beni karşısına alıp şöyle dünyamı değiştirecek gelişmelerden bahsetmez ki! Varsa yoksa fan, varsa yoksa bilmem ne güç modu! Off ooff!

İrem yanıma geliyor, “bilgisayarı kapatma demiştim, niye kapattın?” diye soruyor. “Kapalı değil o, bekleme moduna alıy….” diye başlıyorum, duruyorum, “Açık o bilgisayar” diye kısa bir açıklama yapıyorum. Sonra İrem’e dönüp beni yalnız bırakmasını istiyorum.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Kahraman

Can sıkıntısıyla oturduğum bilgisayarın başında “Neler yapsam ki acaba?” diye düşünüyorum. Can sıkıntısını geçirebilecek bir kahramana ihtiyacım var. Aklıma gelen en parlak fikir “Başlat” menüsünden oyunları tıklamak ve oradan da “Solitaire” seçeneğini seçmek. Bazı insanlar bilgisayarın sadece açma-kapama tuşunu ve bir de bu oyunu biliyorlar. Gerçi bilgisayarın diğer fonksiyonlarının farkında olan insanların da vazgeçemediği bir oyun tipi bu. “Bak lan bak şimdi fal bakıcam” lafını birçok kez duydum bu oyun için. Bilgisayar başında gayet ciddi bir surat ifadesi ile oturan 60 yaş üstü bir amca ya da teyze görürseniz, bilin ki 90% ihtimalle bu oyunu oynuyordur. Ben de “Madem bu kadar çok insanı kendine bağlayabiliyor bu oyun, belki beni de mutlu edebilir, açılan falıma bakarak çok güzel gelecek hayalleri kurabilirim” düşüncesiyle oyuna başlıyorum.

Ama işler umduğum gibi gitmiyor. Açılan zibilyon tane kağıdın içinde bir tane bile as yok. Bu durumun farkına varan ve benden olduğuna bir türlü inanmak istemediğim bir parçam “Hayatında bir as var mı ki sanki senin?” diye iğrenç bir cümle kuruyor. Bazı gerçeklerle yüzleşmek istemediğim için hayatımdan çıkarıyorum bu parçayı. “Rock metal dinleyen adamım ben, ne bu böyle Cengiz Kurtoğlu havaları!” diye söyleniyorum. Can sıkıntım daha çok artıyor.

Ne varsa internette vardır, diyerek Solitaire denen ucubeyi kapatıp Google Chrome kısayoluna tıklıyorum. Karşımda sık kullanılanlar diye bir kenara ayırdığım birkaç tane site seçeneği var. 16 sitenin 4 tanesi okulla alakalı. Yani hiç işim olmayacak onlarla. Yani işim olur ama can sıkıntım daha da çok artabilir. Okulun sitesindeki mutlu öğrenci pozları hiç memnun edemez beni şu anda. “Ehe ehe ne güzel okuyoruz” modunda çimlerde takılan birkaç tane sözel öğrencisi ya da elindeki büret gibi olan şeye ilginç gözlerle bakan gözlüklü sayısalcıya minnet edecek değilim. “Herkes çalışıyor, ben evde Solitaire falan oynuyorum” diye düşünecek duruma gelmek istemiyorum. Facebook’ta da herhangi bir mesaj ya da notification yoktur zaten, diyerek zamanında hangi amaçla sık kullanılanlara eklediğimi şu an bir türlü idrak edemediğim bir siteye tıklıyorum. Karşımda açılan sayfada “Zonguldak Belediyesi” yazıyor.

Süper bir mutluluk yayılıyor vücuduma Zonguldak’la ilgili haberleri görünce. Gerçekten şu an bilmek istediğim şeyler bunlar. Belediye çalışanlarının asfalt çalışmalarını yerinde incelemesi, zabıtaların kasap ziyaretleri yapması, belediyenin caddeleri temizlemesi hayatıma anlam katacak şeylerden yalnızca birkaçı. Geçen sene Zonguldak’a kongreye gittim diye şehri bu kadar fazla sahiplenmem inanılmaz bir gurur veriyor bana. Artık sadece canım sıkıldığında değil, tüm zamanlarımda Zonguldak’ın sorunlarıyla ilgilenmeyi kendime görev belliyorum.

Uzaklarda da olsan artık benim en değer verdiğim şeylerden birisin Zonguldak Belediyesi diye bir karar almaya hazırlanırken telefona gelen bir mesaj Zonguldak’ın hayatımdaki önemini kaybetmesine yol açıyor. Can sıkıntım geçti Zonguldak, diyorum. Kahramanlık rolünü kaybettin, başka sefere belki, diye ekliyorum. Off Zonguldak'la ne işim olabilir ki benim diye söyleniyorum sonra.

Anlaşılamayan Adam

Erdem: Baki Gündüz İlköğretim Okulu’nun listesini gireceksin

- Tamam.

2 dakika sonra…

- Hangi okuldu?

Erdem: Baki Gündüz

- Tamam.

7 dakika sonra…

- Fatma Şensoy’du di mi okulun adı?

Bazı insanların maksimum seviyede anlayışsız olması çok ilginç bence. Hadi tamam, bir kerede anlayamamış olabilirsin ama sen ikinci ya da üçüncü kez anlamayınca benim söylediğim şeyi, ben bu sefer kendimde kusur aramaya başlıyorum “Sanırım insan gibi konuşamıyorum” diye.

Bu “insan gibi konuşma” konusu üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başladığım yıllar ilkokul zamanlarıma denk gelir. Hatırladığım kadarıyla ilkokul 3’e giderken okuldaki beslenme programımıza uymak maksadıyla havuç almak üzere manava gitmiştim. (Perşembe günleri havuç-patates haşlaması şeklinde gerçekten süper düşünülmüş bir beslenme programımız vardı. 65-70 kişinin bir yandan havuç kemirirken diğer yandan haşlanmış bir patatesle on beş dakika geçirmesi ciddi bir biçimde hayatı sorgulamasına yol açıyor; fakat hepimiz çocuk olduğumuz için önümüzdeki bitirince, sabunlu bezlerle elimizi, ağzımızı silip sanki az önce çilehaneye girip çile dolduran bir tip modunda değilmişiz gibi saçma sapan koşuşturmaya başlıyorduk) Manava havuç almak istediğimi söylediğimde; adam, söyleneni anlamayınca bir insanın takınabileceği en garip bakışla suratıma bakıp “Yerli muz mu?” diye bir soru yöneltmişti. Şimdi olsaydı “Yok abi yerli muz değil de sen ne yediysen bana ondan ver, gerçekten senin yaptığın gibi kafamı dağıtmam gerek bu günlerde” diye bir cevap verebilirdim. Ama işte çocuk aklı çok başarılı cevaplar veremiyor bazen. Bildiğin açıklama yapmıştım adama “Yok abi, muz getirmek yasak beslenmede, herkes alamıyor” falan diyerek. Tabii bir insanın havucu yerli muz olarak algılaması nasıl bir psikoloji sayesinde oluyor, bilemiyorum. Bir de yerli muz yani. Öyle gavur muzu değil.

Bu olayla temelini atmış olduğum bu kavram (insan gibi konuşmak yani) beni şu yirmi dört yaşıma kadar en çok soyadımı insanlara söylemek zorunda kaldığım anlarda zorladı. Yani tamam, gerçekten söylemesi, anlaması, yazması zor bir soyadım var. Ne gibi bir anlamı olduğunu hala bilmiyorum ve hatta ben bile öğrenene kadar ciddi sıkıntılar çektim. Soyadımı dördüncü kez söyleyişimde anca anlayabilen insanların “Aa ne kadar orijinal bir soyad” diyerek karşıladıkları oldu soyadımı. İnsanların orijinallikten anladıkları nedir bilmiyorum. Fakat Yeniçeler, Yeniçeriler, Yüceler, Yenkeler ve hatta Yalçın ve Gezener hallerine bile bürünen soyadımın bana orijinallikten yana bir katkısı olmadı bugüne kadar. Ama hiç katkısı olmadı da değil tabii ki. “Yeniceler” olarak söylenen bir sözü “Gezener” olarak anlayabilen bir insanın varlığını fark edebilmek “Bundan sonra ben de böyle çok yönlü düşünebilen bir insan olacağım” şeklinde kararlar almamı sağladı. He bir de şu “İnsan gibi konuşamıyor muyum acaba?” düşüncesi soyadım için farklı bir kritere sahip. Bu konuda limitim yedi. Soyadımı sekiz kere söylemek zorunda kalırsam düşünüyorum “Yine insanlıktan çıktım ve konuşamıyorum sanırsam” diye.

Ama karşılarına geçince ya da ne bileyim mesaj üzerinden falan insan gibi konuştuğum insanlar var tabii ki. Bu insanlar da bazen “Aslında sen çok sessiz duruyorsun, meğer ne kadar çok konuşuyormuşsun” diyerek hakkımda iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi söylüyorlar diye derin düşüncelere dalmama neden olsalar da konuşma konusunda moralimi üst seviyeler çıkarabiliyorlar. Ne bileyim bir insana bir şey anlatınca, o insanın “ne sevimli bir hikayeymiş bu” falan demesi havalara uçurabiliyor beni, “Galiba sorun bende değil her zaman” diyip “Ehe ehe” diye gülebiliyorum. Evet bazen insan gibi konuşabiliyorum.

Sesin geldiği yere doğru kafamı çevirip bir-iki dakika anlamsız anlamsız bakıyorum. Baki Gündüz’ün gerçekten bir anda değişip Fatma Gürsoy olup olamayacağını düşünüyorum. “Kaç kere söyledim ama anlaşılmadı, sanırım sorun bende” diyorum kendi kendime ve ağzımdan istemsizce dökülüyor kelimeler: He he evet evet Fatma Gürsoy. Evet, tam olarak o.