13 Eylül 2012 Perşembe
Konusuz
Küçükken çok aptaldım. Spor malzemeleri satan bir dükkan açacaktım, adı bile hazırdı: Erdem Spor. Zaten dükkanın adındaki yaratıcılıktan aptallık seviyem hakkında çok net fikirlere varabilirsiniz. Bu işin olacağına o kadar çok inanmıştım ki boş bulduğum her yere “Erdem Spor” yazardım. Hatta olaya estetik bir taraf katmak için “R” harflerini şekilli falan yapmışlığım vardı. Kendi küçük dünyamda bunun hayalini kurmuştum ve hayat adına bazı mutluluklar yaşayacağıma inancım tamdı.
Sonra bir gün kafamı vurup yardığım mermer sehpanın altına girip oraya bile yazmış olduğum "Erdem Spor" yazısının üzerini karaladım. Neden yaptığımı bilmiyorum bunu. Sadece karalamak istemiştim. Büyük ihtimalle kendi küçük dünyamda bir şeye sinirlenmiştim ve bunun hıncını geleceğimle oynayarak çıkarmak istemiştim. Karalayıp bitirdim onu kendimce. Artık o yoktu.
Ama o karalamadan sonra pis bir alışkanlık kazandım. Ne zaman canım bir şeye sıkılsa, bir şeye üzülsem, biri beni terslese, biri hayatımdan çıksa ya da beni üzebilecek en küçük olumsuzluk bile olsa, içimde bir kırgınlık olsa, çünkü çok kırılgandım ben ve bundan nefret ediyordum, tıpkı o zaman mermer sehpanın altına girip yaptığım gibi bir yerlere kapanıp bazı şeylerin üzerini karalamaya başladım. Önce tek bir çizgi çektim üstlerine, sonra iki, sonra üç, artık bir yerden sonra görünmez oldular. Kendimce onları böyle atıyordum hayatımdan, karalayınca görmeyecektim onları ve biteceklerdi.
Bazen gerçekten bittiler de. Bir sabah kalktım ve gerçekten yoktular. Daha önce hiç olmamışcasına yoktular hem de. Çok şaşırdım. Nasıl yaptığımı anlamadım bile bunu. Çok fazla çizgi çekmiştim belki de üstlerine. İnsan geçmişinden kopamazdı, evet ama çok derinlere gömebilirdi demek ki her şeyi. Çok derindelerdi uyandığımda. Kim ne yaparsa yapsın çıkmayacak gibiydiler. Lanet bir çukurun içine düşmüşler ve gittikçe dibe çöküyor gibiydiler. Karanlıktı üstleri ve en azından ben aydınlatıncaya kadar çıkmayacaklardı.
Ama aptaldım dedim ya, o kadar karalamamışım gibi aydınlatmaya çalıştım bazen onları. Sonunda hiçbir şey olmayacağını bile bile yaktım ışıkları. Ne gerek vardı bilmiyorum. Belki çok boş kalmıştım. Boş kalmak çok büyük bir sıkıntı çünkü sevgili okur. Belki de bir kez daha karalamak istedim üzerlerini. Bir bıçak darbesiyle öldürebileceğin bir insanı yüzlerce kez bıçaklamak gibi bir durumdu belki de bu. Ama aydınlatmaya çalıştığım şeylerin üzerine ışık düştükçe, karalamanın dışında bir de zamanın tozuyla kaplandıklarını gördüm. Toza bulaşmak pis bir şey, o zaman da onu gördüm. Tozu atsam da zaten karalamıştım üzerlerini, o karartıyı çıkaramazdım. Aradan sızan ışık da yeterli değildi. Karanlıkta kalmayı sevmişlerdi sanırım, gün yüzüne çıkmak istemiyorlardı. Bıraktım hepsini ben de öylece. He bir çizik daha attım üzerlerine, bir daha çıkarmak istersem yer yüzüne, işim biraz daha zor olsun diye.
Yıllar geçtikçe karaladıklarım birikti sanırım. Soğudum çoğu şeyden. Sıkıldım hemen her şeyden. Önceden tahammül sınırım çok daha yükseklerdeydi, şimdi o kadar değil. He yine çok fazla çıkmıyor sesim ama çok daha çabuk karalıyorum her şeyi. Zaten sesi çıkan bir insan da olmadım ben hiçbir zaman. Aptallığım devam ediyor denebilir yani. Herkes konuştu, konuşmaması gereken insanlar bile konuştu, çok fazla laf duydum, bir sürü saçma sapan davranış gördüm, hakkımda garip fikirler üretildi, bir sürü şey gerçekleşti, ben hep susmaya çalıştım. Sonra her şeyi sadece karaladım. Ben karaladıkça onlar bitecekti. Geri dönüşleri olmayacaktı. Görmeyecektim. Üzerini karalayınca görmüyorsun çünkü hiçbir şeyi.
30 Ağustos 2012 Perşembe
Eğ Kafayı!
Eve gelirken bir cekirge gördüm, bildiğin 41 numara ayakkabıyı zorlanmadan giyer, dolaşır. Bayağı bir büyüktü yani kendisi. Dile gelip konuşsa, milleti karşısına alıp dinletir, sözü geçen, hatrı sayılır bir birey olur. Hatta istese köyün ağası konumuna bile gelebilir kolayca. Kendisinin bu derece heybetli görüntüsünden tırsarak kaçtım ben de. Artık bana yetişemeyecek kadar uzaklaştığıma kendimi inandırdıktan ve nefes alış verişlerimi düzene soktuktan sonra, “Ben niye böyle dağla, bayırla, taşla, toprakla, arıyla, sinekle uğraşıyorum lan! Koskoca adam oldum başlarım çekirgesine de ateş böceğine de!” diyerek biraz sitemkar bir tavır takındım kendime karşı.
Bütün gün gerek birilerine laf anlatmaktan, gerekse de kendi kendime bazı cümleler kurup, bu cümleler için “Aa evet doğru lan!” ya da “Yok bee olur mu şey!” gibi içsel tepkiler vermekten yorulmuş bedenimi eve girer girmez yatağa fırlattım. Fakat sanırım fırlatma hızını yeterince ayarlayamamış olacağım ki yatağın yüzeyine çarpınca tekrar havalanıp ayağa kalktım. Birisi sanki beni kameraya çekiyor ve çektiği görüntüyü de ileri geri oynatarak kendince komik bir video bulup bunu Youtube’a yüklemek ister gibi davranıyordu. Odada benden başka kimse olmadığı için bu fikrimin bilinçaltımın nerelerinden geldiğini çok merak ettim. Resmen kendi kendimin videosunu çekip oraya buraya yükleyecek ve insanların benim salaklıklarımla dalga geçmesinden zevk alacaktım. Anlamsız düşüncelerim var bazen. Bilinçaltım cidden korkutucu boyutlara ulaşacak fikirler üretebiliyor mütemadiyen.
Yataktan geriye doğru fırlayınca “Madem ayağa kalktım, üstümü başımı değiştireyim, temiz bir insan evladı olup insanca bir yaşam süreyim” diye düşünüp dolabımın kapağını açtım. Sabah evden çıkarken dolabın içine tıkıştırdığım tişörtüm önüme düştü. Biraz buruşmuştu ama idare ederdi. Sonuçta MSN’den falan görüntülü konuşma yapmayacaktım, misafir falan da gelmeyecekti eve. Kimseye görünmeyecektim yani. Hatta kendi pisliğimin içinde boğulsam bile bir yere kadar kabul edilebilirdi bu. Az önceki “Temiz bir insan olayım, naif olayım, hatta çamaşır suyu kokayım” halimden eser kalmamıştı. Sabah odamdan çıkmadan önce, kapıya doğru yaklaşırken karşıma çıkan ve benim de kale olarak belirlediğim yatağımı hedef alarak kendimce mükemmel bir falsoyla tekmelediğim şortumu da kalenin ağlarından aldım. Yatağımın altından çekip çıkardığım şortumu da üzerime geçirdikten sonra kendimi, kendimle geçireceğim akşama hazır hissettim. Bazen her şey çok kolay olabiliyor. Bir tişört, bir şortla saatler geçirebiliyorsun ve kimse sana gelip yargılamıyor seni. Ne güzel lan!
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra her yetişkin bireyin yapması gerektiği gibi hemen maiilerimi kontrol ettim. Pertevniyal’den gelen mailler vardı, şoför falan arayan bir abi vardı mesela, işime yaramaz diye maili sildim. Ehliyetim yoktu ki! Küçükken üç tekerlekli bisikleti bile süremezdim lan ben! Korkar, ağlardım! Ne pis korkularım varmış he, şimdi yazınca fark ettim. Bir de Boğaziçi’nden gelen kan ihtiyacı mailleri vardı, onları da sildim. Bazen gerçekten vurdumduymazlığım tavan yapabiliyor. Kendimden utandım bu hareketi yapınca ve çöp kutusuna girip, sildiğim mailleri tekrar gelen kutusuna gönderdim. Bu sefer okuyup, öyle sildim. AB Rh + bir kanım yoktu. 0 grubu bir kana sahiptim ben. Genel verici mi ne deniyor hatta bu gruba. “Anca verelim zaten, hep biz kendimizden ödün verelim, hep biz kendimizi yıpratalım, hep biz bir şeylerin peşinden koşalım, sonra da canı sıkılan ‘Ben gidiyorum ne halin varsa gör desin’, oh ne ala memleket!” diyerek kan grubundan karakter tahlili yaptım.
Biraz sinirlendiğim için odada bir o yana, bir bu yana uçuşan sinekten hıncımı çıkarmaya çalıştım sonra. “Ama adam toplar, hatta o korkunç çekirgeyi çağırır, başıma durduk yere iş açarım!” diye korktum ve bir hışımla yaklaştığım sineğin yanından “Saygılar Hocam!” diyerek kafamı eğip uzaklaştım. Kafasını eğen nasılsa ben oluyordum hep, bir kere daha eğerdik, ne olacak anasını satayım! Genel vericiyiz ya ne de olsa! Eğ kafayı gitsin!
Bütün gün gerek birilerine laf anlatmaktan, gerekse de kendi kendime bazı cümleler kurup, bu cümleler için “Aa evet doğru lan!” ya da “Yok bee olur mu şey!” gibi içsel tepkiler vermekten yorulmuş bedenimi eve girer girmez yatağa fırlattım. Fakat sanırım fırlatma hızını yeterince ayarlayamamış olacağım ki yatağın yüzeyine çarpınca tekrar havalanıp ayağa kalktım. Birisi sanki beni kameraya çekiyor ve çektiği görüntüyü de ileri geri oynatarak kendince komik bir video bulup bunu Youtube’a yüklemek ister gibi davranıyordu. Odada benden başka kimse olmadığı için bu fikrimin bilinçaltımın nerelerinden geldiğini çok merak ettim. Resmen kendi kendimin videosunu çekip oraya buraya yükleyecek ve insanların benim salaklıklarımla dalga geçmesinden zevk alacaktım. Anlamsız düşüncelerim var bazen. Bilinçaltım cidden korkutucu boyutlara ulaşacak fikirler üretebiliyor mütemadiyen.
Yataktan geriye doğru fırlayınca “Madem ayağa kalktım, üstümü başımı değiştireyim, temiz bir insan evladı olup insanca bir yaşam süreyim” diye düşünüp dolabımın kapağını açtım. Sabah evden çıkarken dolabın içine tıkıştırdığım tişörtüm önüme düştü. Biraz buruşmuştu ama idare ederdi. Sonuçta MSN’den falan görüntülü konuşma yapmayacaktım, misafir falan da gelmeyecekti eve. Kimseye görünmeyecektim yani. Hatta kendi pisliğimin içinde boğulsam bile bir yere kadar kabul edilebilirdi bu. Az önceki “Temiz bir insan olayım, naif olayım, hatta çamaşır suyu kokayım” halimden eser kalmamıştı. Sabah odamdan çıkmadan önce, kapıya doğru yaklaşırken karşıma çıkan ve benim de kale olarak belirlediğim yatağımı hedef alarak kendimce mükemmel bir falsoyla tekmelediğim şortumu da kalenin ağlarından aldım. Yatağımın altından çekip çıkardığım şortumu da üzerime geçirdikten sonra kendimi, kendimle geçireceğim akşama hazır hissettim. Bazen her şey çok kolay olabiliyor. Bir tişört, bir şortla saatler geçirebiliyorsun ve kimse sana gelip yargılamıyor seni. Ne güzel lan!
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra her yetişkin bireyin yapması gerektiği gibi hemen maiilerimi kontrol ettim. Pertevniyal’den gelen mailler vardı, şoför falan arayan bir abi vardı mesela, işime yaramaz diye maili sildim. Ehliyetim yoktu ki! Küçükken üç tekerlekli bisikleti bile süremezdim lan ben! Korkar, ağlardım! Ne pis korkularım varmış he, şimdi yazınca fark ettim. Bir de Boğaziçi’nden gelen kan ihtiyacı mailleri vardı, onları da sildim. Bazen gerçekten vurdumduymazlığım tavan yapabiliyor. Kendimden utandım bu hareketi yapınca ve çöp kutusuna girip, sildiğim mailleri tekrar gelen kutusuna gönderdim. Bu sefer okuyup, öyle sildim. AB Rh + bir kanım yoktu. 0 grubu bir kana sahiptim ben. Genel verici mi ne deniyor hatta bu gruba. “Anca verelim zaten, hep biz kendimizden ödün verelim, hep biz kendimizi yıpratalım, hep biz bir şeylerin peşinden koşalım, sonra da canı sıkılan ‘Ben gidiyorum ne halin varsa gör desin’, oh ne ala memleket!” diyerek kan grubundan karakter tahlili yaptım.
Biraz sinirlendiğim için odada bir o yana, bir bu yana uçuşan sinekten hıncımı çıkarmaya çalıştım sonra. “Ama adam toplar, hatta o korkunç çekirgeyi çağırır, başıma durduk yere iş açarım!” diye korktum ve bir hışımla yaklaştığım sineğin yanından “Saygılar Hocam!” diyerek kafamı eğip uzaklaştım. Kafasını eğen nasılsa ben oluyordum hep, bir kere daha eğerdik, ne olacak anasını satayım! Genel vericiyiz ya ne de olsa! Eğ kafayı gitsin!
Aaa Çıkarım Yaptım!
Minibüse bindim. Sonra kulaklığımı takıp etrafa bazı bakışlar atmaya başladım. Sonuçta mal mal oturunca bir şey beklememek lazım şu hayattan. Belki biraz bakınınca çeşitli çıkarımlar yapıp "Aa evet lan!" ya da "Oha! Yok artık!" gibi ünlemler eşliğinde hayatın anlamını çözerim diye düşündüm. Gözüme ilk takılan şey boş bir arsa oldu. Boş bir arsadan fazla bir şey de beklememek lazım bence. Boş çünkü. Çeşitli otlar var üzerinde ama fareler ve böcekler bile yememiş. O kadar boş yani, düşün. Bir arsada fare bile olmaz mı ya! Buradan bir şey çıkmazdı bana.
Hayatın amacını çözmek için seçtiğim ilk hedeften eli boş dönmenin verdiği hüzünle biraz elimdeki mp3 playera bakındım. Evirip çevirdim falan işte. Müziğin sesini açıp kıstım, tuşlarda bir sorun yoktu. Sonra hayatımdaki kendimden sonraki en uzun birlikteliği bu mp3 playerla geçirdiğimi fark ettim. 2008'de doğum günümde hediye edilen bu mp3 player tüm fırlatıp atmalarıma rağmen hala istediğim şarkıyı tak diye önüme getirebiliyordu. Adamlar yapıyordu.
Tabii yüzyıllardır kurulan bu cümleyi ben de kurunca hayat adına atmam gereken çok fazla adım olduğunu idrak ettim. "Adamlar yapıyor" cümlesi çok pis bir çaresizlik içeriyordu çünkü. "Ben yapamıyorum ama adamlar yapıyor." Bu ne lan! Bu konu hakkında biraz düşünüp benim de bir şeyler yapabileceğime kendimi inandırdım sonra. Tabii manyak bir şekilde gaza gelip mp3 player ya da milyon tane özellikli bir cep telefonu yapacak halim yoktu ama turnusol kağıdını limona, sirkeye falan batırıp kırmızı/pembe arası bir renk elde edebilirdim. Kimyayla ilgili yaptığım en düzgün iş de bu olabilir zaten bugüne kadar. Laboratuvarda renk skalasında binlerce yere denk gelebilecek ilginç turnusol kağıtları elde ettim hep ve bununla inanılmaz bir gurur duydum. Nasıl bir hayat yaşamıştım ki zaten, başka neden gurur duyabilirdim!
Sonra yanıma dünyanın en şişman insanlarından biri gelip oturdu. Abartı bir şişmanlığı vardı. Dünyası sanki sadece yemeği yemek ama bu yediklerini sindirmemek üzerine kurulmuştu. "Belki bir hastalığı falan vardır lan öyle deme!" diye bir iç ses duydum ama kadının çantasından çıkardığı tavuk döneri görünce bu sesi susturdum. Hatta ayran da açınca iç sesim kendiliğinden utanıp uzun bir sessizliğe daldı. Minibüs asfalttaki her sıkıntılı yerden geçip zıpladığında yanımdaki ayranın üzerime dökülme tehlikesi vardı ama kadın hiç oralı olmuyordu. Hayır zaten sesi çıkan bir insan da değilim, pis pis beyaz beyaz dolaşacaktım ortalıkta. "Bari pis bir şekilde dolaşmak üzerine düşünüp buradan çıkarım yapayım" dedim ama üzerime o sırada dönerin içinden pırtlayan kıvırcık düşünce hayatın düşünmeye dair bir tarafı olmadığını gördüm. Sen ne kadar sakınsan da birileri gelip bir şeyleri bozuyordu işte. Kırk yılda bir adam gibi karar alıp düzgün bir insan olayım diye oturup düşünüyorum şurada, sonra biri gelip üzerinde tuz taneleri bulunan ve et kokan bir kıvırcık atıyor üzerine! Bu saatten sonra ne umabilirsin ki zaten hayattan! Kıvırcık lan! Artık ne kadar konsantre olabilirsin düşünmeye! Bırakıp gideceksin her şeyi, fazla düşünmek de zarar zaten. Kadın 3 lokmada koca döneri bitirsin, ben de bir kıvırcık yüzünden depresyona gireyim!
Kadın son lokmayı ağzına atıyor, daha yutmadan "Mosait bu yerda inacak var!" gibi bir cümle kuruyor. Ben de arkasından hala pantolonumda duran kıvırcığa bir fiske vuruyorum. Bazen hiçbir şey düşünmeden her şeyden bir çırpıda kurtulmak lazım çünkü. "Çıkarım yaptım lan" diye sevinçle iniyorum sonra minibüsten. O değil de çıkarım yaptım lan! Turnusol kağıdından sonra gurur duyacak bir şeyim daha oldu! Ehehehe!
Hayatın amacını çözmek için seçtiğim ilk hedeften eli boş dönmenin verdiği hüzünle biraz elimdeki mp3 playera bakındım. Evirip çevirdim falan işte. Müziğin sesini açıp kıstım, tuşlarda bir sorun yoktu. Sonra hayatımdaki kendimden sonraki en uzun birlikteliği bu mp3 playerla geçirdiğimi fark ettim. 2008'de doğum günümde hediye edilen bu mp3 player tüm fırlatıp atmalarıma rağmen hala istediğim şarkıyı tak diye önüme getirebiliyordu. Adamlar yapıyordu.
Tabii yüzyıllardır kurulan bu cümleyi ben de kurunca hayat adına atmam gereken çok fazla adım olduğunu idrak ettim. "Adamlar yapıyor" cümlesi çok pis bir çaresizlik içeriyordu çünkü. "Ben yapamıyorum ama adamlar yapıyor." Bu ne lan! Bu konu hakkında biraz düşünüp benim de bir şeyler yapabileceğime kendimi inandırdım sonra. Tabii manyak bir şekilde gaza gelip mp3 player ya da milyon tane özellikli bir cep telefonu yapacak halim yoktu ama turnusol kağıdını limona, sirkeye falan batırıp kırmızı/pembe arası bir renk elde edebilirdim. Kimyayla ilgili yaptığım en düzgün iş de bu olabilir zaten bugüne kadar. Laboratuvarda renk skalasında binlerce yere denk gelebilecek ilginç turnusol kağıtları elde ettim hep ve bununla inanılmaz bir gurur duydum. Nasıl bir hayat yaşamıştım ki zaten, başka neden gurur duyabilirdim!
Sonra yanıma dünyanın en şişman insanlarından biri gelip oturdu. Abartı bir şişmanlığı vardı. Dünyası sanki sadece yemeği yemek ama bu yediklerini sindirmemek üzerine kurulmuştu. "Belki bir hastalığı falan vardır lan öyle deme!" diye bir iç ses duydum ama kadının çantasından çıkardığı tavuk döneri görünce bu sesi susturdum. Hatta ayran da açınca iç sesim kendiliğinden utanıp uzun bir sessizliğe daldı. Minibüs asfalttaki her sıkıntılı yerden geçip zıpladığında yanımdaki ayranın üzerime dökülme tehlikesi vardı ama kadın hiç oralı olmuyordu. Hayır zaten sesi çıkan bir insan da değilim, pis pis beyaz beyaz dolaşacaktım ortalıkta. "Bari pis bir şekilde dolaşmak üzerine düşünüp buradan çıkarım yapayım" dedim ama üzerime o sırada dönerin içinden pırtlayan kıvırcık düşünce hayatın düşünmeye dair bir tarafı olmadığını gördüm. Sen ne kadar sakınsan da birileri gelip bir şeyleri bozuyordu işte. Kırk yılda bir adam gibi karar alıp düzgün bir insan olayım diye oturup düşünüyorum şurada, sonra biri gelip üzerinde tuz taneleri bulunan ve et kokan bir kıvırcık atıyor üzerine! Bu saatten sonra ne umabilirsin ki zaten hayattan! Kıvırcık lan! Artık ne kadar konsantre olabilirsin düşünmeye! Bırakıp gideceksin her şeyi, fazla düşünmek de zarar zaten. Kadın 3 lokmada koca döneri bitirsin, ben de bir kıvırcık yüzünden depresyona gireyim!
Kadın son lokmayı ağzına atıyor, daha yutmadan "Mosait bu yerda inacak var!" gibi bir cümle kuruyor. Ben de arkasından hala pantolonumda duran kıvırcığa bir fiske vuruyorum. Bazen hiçbir şey düşünmeden her şeyden bir çırpıda kurtulmak lazım çünkü. "Çıkarım yaptım lan" diye sevinçle iniyorum sonra minibüsten. O değil de çıkarım yaptım lan! Turnusol kağıdından sonra gurur duyacak bir şeyim daha oldu! Ehehehe!
Tamam O Zaman
Minibüsün şoföründen aldığı ve iade etmek istediği parayı bana gösteriyor kadın. “Bak” diyor, “Burası çıkmış”. Elindeki 1 liranın ortasındaki yuvarlağın bir kısmı dışarıda, evet. Ama zorlasan içeri girer gibi sanki. Kadın ortada bir haksızlık olduğunu söylemek istiyor çünkü herkes hayatındaki her şeyin düzgün olmasını ister, ve bu haksızlığa ses çıkaran birileri olsun diye beni de kendi safına çekmeye çalışıyor. Bazen bir şeylere ses çıkarmak için neden benim seçildiğimi anlayamıyorum. Ne diyeceğim ben şimdi şoföre teyzeciğim? “Değiştir ulan şu parayı, milleti kazıklamaya utanmıyor musun şerefsiz adam!” diye bağırayım mı?
Kadın parayı bana gösterdikten ve sıkıntısını anlattıktan sonra sanırım bir tepki vermek gerekiyor. Halbuki ben tepki verebilen bir insan değilim. Ne babaannemin ölüm haberini duyduğumda tepki verebildim, ne terkedilince, ne bir haksızlıkla karşılaşınca. Zaten şu günlerde insanlarla muhabbet etme isteğim sıfıra doğru hızla yaklaşırken, kadını haklı çıkarmaya çalışacak cümleler kurmaya hiç halim yok. Hem banane zaten! Daha birinci sınıftayken, bizim sınıftan bir çocuğu sıraların örtüleri üzerinde tepinirken gördüm ve çocuk, onu şikayet ederim diye, öğretmen içeri girer girmez, gitti, beni şikayet etti. İftiraya kurban gittik, dayağı da yine biz yedik. Ben buna bile ses çıkarmadım o gün. Tamam, mallık yapmışım, “Ben basmadım lan ne yalan söylüyosun!” diye bağırıp çağırabilirdim ama nasıl bir bünyeye sahip olacağım o zamandan belliymiş zaten. Süper ezik bir profil çiziyorum şu an ama bazı gerçekleri de görmezden gelmemek gerek. Sessiz, sakin biriyim ben. Bir şey olduğu zaman “Hee öyle mi? Tamam o zaman.” tepkisini vermek en büyük alışkanlığım. Şimdi adama, “Bu para yamuk, abla haklı, değiştirin lütfen” desem ve adam da “Ben veririken düzgündü, abla yamultmuş parayı” ya da "Artık 1 liralar öyle, bir tarafı yamuk” falan dese “Hee öyle mi? Tamam o zaman.” diyip otururum yerime.
Benden hala bir tepki gelmediğini gören ve kendine yandaş arayışları hızla devam eden kadın, parayı iyice gözüme yaklaştırıyor. Para gerçekten yamuk. Ama paranın yamukluğundan ziyade içinde bulunduğum durum daha kötü. Orta yaşlı bir teyze ve ben, gözlerimizi dikmiş sessizce bir şeye bakıyoruz. Fransız sanat filminde gibiyiz; biraz daha zorlasak paranın yamukluğundan inanılmaz anlamlar çıkarıp bizi izleyenleri şaşırtacağız. “Oha, ne laf söyledi be çocuk! Helal olsun, bir paradan neler çıkardı!” gibi sözler söyleyecekler sanki benim hakkımda. Kafamı kaldırıyorum, herkes bizi izliyor. Tek bir cümleyle küçük de olsa bir kitleyi kendime hayran bırakmam mümkün. Fakat, madeni bir paraya bakarak tüm hayatı çözümleyecek anlamlar çıkarmaya meyilli bir kapasitem yok. Bir şeye uzun uzun bakıp, ondan sonra söyleyebileceğim tek cümle “Hayat işte” olur, bu da kimsenin işine yaramaz zaten.
Kadın hala tepki vermemi bekliyor, artık bir şey derim umuduyla tekrar “Yamuk di mi?” diye soruyor. Kafamı sallayıp “Evet” diyorum ve minibüsteki tek boş koltuğa oturuyorum. Mp3 player Kurban’ın “Ben” şarkısını çalmaya başlıyor, şarkı “Doğruyu söylemeyen, her şeyden bıkmış bir ben” diye devam ediyor, ben de “Olgunluk mücadele etmektir, kaçmak değil” diyorum kadın hala parayı değiştirmek için uğraşırken.
http://www.youtube.com/watch?v=vdADKZS6Av0
Kadın parayı bana gösterdikten ve sıkıntısını anlattıktan sonra sanırım bir tepki vermek gerekiyor. Halbuki ben tepki verebilen bir insan değilim. Ne babaannemin ölüm haberini duyduğumda tepki verebildim, ne terkedilince, ne bir haksızlıkla karşılaşınca. Zaten şu günlerde insanlarla muhabbet etme isteğim sıfıra doğru hızla yaklaşırken, kadını haklı çıkarmaya çalışacak cümleler kurmaya hiç halim yok. Hem banane zaten! Daha birinci sınıftayken, bizim sınıftan bir çocuğu sıraların örtüleri üzerinde tepinirken gördüm ve çocuk, onu şikayet ederim diye, öğretmen içeri girer girmez, gitti, beni şikayet etti. İftiraya kurban gittik, dayağı da yine biz yedik. Ben buna bile ses çıkarmadım o gün. Tamam, mallık yapmışım, “Ben basmadım lan ne yalan söylüyosun!” diye bağırıp çağırabilirdim ama nasıl bir bünyeye sahip olacağım o zamandan belliymiş zaten. Süper ezik bir profil çiziyorum şu an ama bazı gerçekleri de görmezden gelmemek gerek. Sessiz, sakin biriyim ben. Bir şey olduğu zaman “Hee öyle mi? Tamam o zaman.” tepkisini vermek en büyük alışkanlığım. Şimdi adama, “Bu para yamuk, abla haklı, değiştirin lütfen” desem ve adam da “Ben veririken düzgündü, abla yamultmuş parayı” ya da "Artık 1 liralar öyle, bir tarafı yamuk” falan dese “Hee öyle mi? Tamam o zaman.” diyip otururum yerime.
Benden hala bir tepki gelmediğini gören ve kendine yandaş arayışları hızla devam eden kadın, parayı iyice gözüme yaklaştırıyor. Para gerçekten yamuk. Ama paranın yamukluğundan ziyade içinde bulunduğum durum daha kötü. Orta yaşlı bir teyze ve ben, gözlerimizi dikmiş sessizce bir şeye bakıyoruz. Fransız sanat filminde gibiyiz; biraz daha zorlasak paranın yamukluğundan inanılmaz anlamlar çıkarıp bizi izleyenleri şaşırtacağız. “Oha, ne laf söyledi be çocuk! Helal olsun, bir paradan neler çıkardı!” gibi sözler söyleyecekler sanki benim hakkımda. Kafamı kaldırıyorum, herkes bizi izliyor. Tek bir cümleyle küçük de olsa bir kitleyi kendime hayran bırakmam mümkün. Fakat, madeni bir paraya bakarak tüm hayatı çözümleyecek anlamlar çıkarmaya meyilli bir kapasitem yok. Bir şeye uzun uzun bakıp, ondan sonra söyleyebileceğim tek cümle “Hayat işte” olur, bu da kimsenin işine yaramaz zaten.
Kadın hala tepki vermemi bekliyor, artık bir şey derim umuduyla tekrar “Yamuk di mi?” diye soruyor. Kafamı sallayıp “Evet” diyorum ve minibüsteki tek boş koltuğa oturuyorum. Mp3 player Kurban’ın “Ben” şarkısını çalmaya başlıyor, şarkı “Doğruyu söylemeyen, her şeyden bıkmış bir ben” diye devam ediyor, ben de “Olgunluk mücadele etmektir, kaçmak değil” diyorum kadın hala parayı değiştirmek için uğraşırken.
http://www.youtube.com/watch?v=vdADKZS6Av0
Duvar
Şimdi bu yazıyı okumaya başladın. Ne zamandır yazmıyordum zaten, bir değişiklik olsun. Ne yazdığımı merak ediyorsun belki. Çok büyük vaatlerde bulunamayacağım yazıyla ilgili, yine öncekilere benzer bir şey olacak sanırım. Mesela önceden mezun olsam falan diyordum, mezun da oldum ama hala çok büyük bir değişiklik yok. Bir kağıt var elimde, üzerinde Erdem Yeniceler yazıyor büyük harflerle. Bölümün gerekliliklerini yerine getirip diploma almaya hak kazanmışım. Hocalarım öyle demişler benim için sanırım, “Şimdi Allah’ı var, bitirdi çocuk bütün derslerini, verelim şu diplomayı”.
Okul bitince çok büyük şeyler olmuyor birden. Zaten kafanda milyonlarca şey olunca yapılması, ilgilenilmesi gereken, toparlayamıyorsun çoğu şeyi. Bölünebileceğin şey sayısı sınırlı di mi senin de? Yoksa tamamen bende mi bir mallık var? Mallık seviyem artmış olabilir gerçi, sabah kalkınca etrafa boş boş bakınmalar, gün içinde ne yapacağını saatine kadar ayarlamalar ama hep geç kalmalar, sebepsiz yere gülüp, durup dururken üzülmeye başlamalar falan. Okul biter, büyük adam oluruz dedik, daha zaman var sanırım buna.
Gerçi büyük adam olma yolunda aşman gereken bir çok engel var, biliyorsun di mi bunu? Bir kere tüm zorluklara göğüs germeyi çok zor olsa da öğrenmen gerekiyor. Benim gibi demoralize olma konusunda zirveye oynuyorsan, bu konuda sıkıntı yaşaman çok normal. Demoralize olmanın kitabını yazsam, çok fazla satabilir ama ben bundan yine demoralize olurum. Sanırım “Anında Demoralize Olabilen İnsanlar Hayat Hikayelerini Anlatıyor” konulu bir söyleşi düzenlense onur konuğu olarak ben seçilirim. Oradan da Guiness Genel Merkezi’ne geçer ve orada sadece üç salise içinde demoralize olup “Dünyanın En Hızlı Demoralize Olan İnsanı” rekorunu da kırarak demoralize olmuş bir şekilde eve dönerim “Ne zaman doğru düzgün bir insan olacağım ben anca antin kuntin işlerle uğraşıyorum?” diye düşünerek. Böyle de manyak bir yapım var işte benim. Daha çözebilen çıkmadı, ben bile çoğu zaman kendimi anlayamazken, başkaları tarafından anlaşılmayı çok uzun bir süre bekleyeceğim sanırım.
“İnsanlar beni anlamıyor ühühü” edebiyatı yapacak değilim burada gerçi, korkma! “Anlayabildiğin ölçüde anlaşılırsın” diye bir laf uydursam şimdi burada. Daha önce de uydurulmuş olabilir belki böyle bir şey, emin değilim, bir yerlerden de duymuş olabilirim. Ama doğru galiba bu laf birazcık. Çoğu kimseyi anlamamış olabilirim bugüne kadar, bazen öküzlüğüm tutuyor çünkü, ama anlaşılmadığımı düşündüğüm zamanlar da var. Bir de kendini anlatabilmek sıkıntı zaten benim için. Senin için de öyle oluyor mu bilmiyorum. Ben kendimi anlatmaya çalışsam da dinlenmeme ihtimali korkutuyor beni. Anlatılacak çok şey var oysa ki ama konuşma sırası bana bir türlü gelmiyor. Bebekler için derler ya “Bir konuşsa neler anlatacak!” falan diye, onun gibi bir durum işte. Ergen moduna bağladım iyice yine di mi? Sıkılmış olabilirsin okurken ama çok şey vaat edememiştim zaten.
Az önce, okuduğum duanın Arapça’sından sonra Türkçe’sine baktım, ne okuduğumu anlamak için ve o an dedim ki “Hayat ne kadar kısa ya!”. Tam olarak şu cümleyi okuyunca dedim bunu: “Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.” Ölüm gibi bir gerçek var ya bizim hayatımızda! Anlayışsızlık yapacak kadar uzun bir ömür yok önümüzde aslında. Birbirimizle çekişerek bir şeyleri tüketmenin anlamı yok. Anlaşılmamak böyle zamanlarda çok sıkıntı işte. Çok klişe olacak belki ama bu yazıyı okumayı bitirmeden bile ölme ihtimalimiz var senin, benim! Ne kadar korkutucu aslında di mi? Mantıklı gibi gelen ama aslında düşündüğünde çok saçma olduğunun farkına varabileceğin kısır tartışmalar sonunda her şeyi, herkesi bir anda silmek, kendini bir anda her şeyden uzaklaştırmak bazen çok anlamsız geliyor bana. Sana da öyle oluyor mu? Ölebilirim mesela ben her an. Ya da sen!
Sonuçta gururunun savaşını kazansan da kaybetsen de ganimet olarak yalnızlık kalıyor elinde. Tüm olumsuzluklara karşı bir duvar olmak gerekiyor bazen. Karşındakini anlayıp, demoralize olmadan büyük adam olmak lazım sanırım ölmeden. Konudan konuya atlayıp kafanı karıştırdım belki, ne yazdığımı fark edemedim bile, benim de kafam karışık çünkü. Nasıl bitirsem yazıyı diye düşündüm bir de. Aklıma bir şey gelmedi. Anlamadığım varsa, özür dilerim.
Okul bitince çok büyük şeyler olmuyor birden. Zaten kafanda milyonlarca şey olunca yapılması, ilgilenilmesi gereken, toparlayamıyorsun çoğu şeyi. Bölünebileceğin şey sayısı sınırlı di mi senin de? Yoksa tamamen bende mi bir mallık var? Mallık seviyem artmış olabilir gerçi, sabah kalkınca etrafa boş boş bakınmalar, gün içinde ne yapacağını saatine kadar ayarlamalar ama hep geç kalmalar, sebepsiz yere gülüp, durup dururken üzülmeye başlamalar falan. Okul biter, büyük adam oluruz dedik, daha zaman var sanırım buna.
Gerçi büyük adam olma yolunda aşman gereken bir çok engel var, biliyorsun di mi bunu? Bir kere tüm zorluklara göğüs germeyi çok zor olsa da öğrenmen gerekiyor. Benim gibi demoralize olma konusunda zirveye oynuyorsan, bu konuda sıkıntı yaşaman çok normal. Demoralize olmanın kitabını yazsam, çok fazla satabilir ama ben bundan yine demoralize olurum. Sanırım “Anında Demoralize Olabilen İnsanlar Hayat Hikayelerini Anlatıyor” konulu bir söyleşi düzenlense onur konuğu olarak ben seçilirim. Oradan da Guiness Genel Merkezi’ne geçer ve orada sadece üç salise içinde demoralize olup “Dünyanın En Hızlı Demoralize Olan İnsanı” rekorunu da kırarak demoralize olmuş bir şekilde eve dönerim “Ne zaman doğru düzgün bir insan olacağım ben anca antin kuntin işlerle uğraşıyorum?” diye düşünerek. Böyle de manyak bir yapım var işte benim. Daha çözebilen çıkmadı, ben bile çoğu zaman kendimi anlayamazken, başkaları tarafından anlaşılmayı çok uzun bir süre bekleyeceğim sanırım.
“İnsanlar beni anlamıyor ühühü” edebiyatı yapacak değilim burada gerçi, korkma! “Anlayabildiğin ölçüde anlaşılırsın” diye bir laf uydursam şimdi burada. Daha önce de uydurulmuş olabilir belki böyle bir şey, emin değilim, bir yerlerden de duymuş olabilirim. Ama doğru galiba bu laf birazcık. Çoğu kimseyi anlamamış olabilirim bugüne kadar, bazen öküzlüğüm tutuyor çünkü, ama anlaşılmadığımı düşündüğüm zamanlar da var. Bir de kendini anlatabilmek sıkıntı zaten benim için. Senin için de öyle oluyor mu bilmiyorum. Ben kendimi anlatmaya çalışsam da dinlenmeme ihtimali korkutuyor beni. Anlatılacak çok şey var oysa ki ama konuşma sırası bana bir türlü gelmiyor. Bebekler için derler ya “Bir konuşsa neler anlatacak!” falan diye, onun gibi bir durum işte. Ergen moduna bağladım iyice yine di mi? Sıkılmış olabilirsin okurken ama çok şey vaat edememiştim zaten.
Az önce, okuduğum duanın Arapça’sından sonra Türkçe’sine baktım, ne okuduğumu anlamak için ve o an dedim ki “Hayat ne kadar kısa ya!”. Tam olarak şu cümleyi okuyunca dedim bunu: “Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.” Ölüm gibi bir gerçek var ya bizim hayatımızda! Anlayışsızlık yapacak kadar uzun bir ömür yok önümüzde aslında. Birbirimizle çekişerek bir şeyleri tüketmenin anlamı yok. Anlaşılmamak böyle zamanlarda çok sıkıntı işte. Çok klişe olacak belki ama bu yazıyı okumayı bitirmeden bile ölme ihtimalimiz var senin, benim! Ne kadar korkutucu aslında di mi? Mantıklı gibi gelen ama aslında düşündüğünde çok saçma olduğunun farkına varabileceğin kısır tartışmalar sonunda her şeyi, herkesi bir anda silmek, kendini bir anda her şeyden uzaklaştırmak bazen çok anlamsız geliyor bana. Sana da öyle oluyor mu? Ölebilirim mesela ben her an. Ya da sen!
Sonuçta gururunun savaşını kazansan da kaybetsen de ganimet olarak yalnızlık kalıyor elinde. Tüm olumsuzluklara karşı bir duvar olmak gerekiyor bazen. Karşındakini anlayıp, demoralize olmadan büyük adam olmak lazım sanırım ölmeden. Konudan konuya atlayıp kafanı karıştırdım belki, ne yazdığımı fark edemedim bile, benim de kafam karışık çünkü. Nasıl bitirsem yazıyı diye düşündüm bir de. Aklıma bir şey gelmedi. Anlamadığım varsa, özür dilerim.
23 Nisan 2012 Pazartesi
Kurşun Kalem
Gece yatarken alarmı kurmayı unuttuğum için alarmın melodisini ıslık şeklinde öttürerek uyandım. Evde kimse yoktu. Bundan faydalanarak “Nıaaa huooo” şeklinde efektlerle gerinerek uykuda kasların gevşemesiyle kısalan boyumu normal haline getirdim. Gece yatarken çıkarıp yatağımın yanına fırlattığım çorapların tekine tekme attım ve kale olarak belirlediğim kitaplığımın en alttaki rafına doğru gönderdim. Direkten dönen çorabı “balık golcü” olarak tanımladığımız beleş işler peşinde koşan ama adı hep gol krallığı listesinin en tepesinde olan bir futbolcu, bir arsız gibi rafın köşesine doğru diktim. Doksana gitti çorap. Gol sevincimi de koridorda koşarak ve koridor bitince de banyonun kapısına doğru dizlerimin üzerinde kayarak tamamladım. Güne güzel başlamıştım.
Kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim. Demliğe su koyup kaynamasını seyrettim, su kaynamaya başlayınca da ortaya çıkan baloncukları çeşitli şekillere benzetmek için biraz daha ocağın başında bekledim. Hepsi yarım küre gibi olan baloncukları bir şeye benzetemeyince de yeteneksiz ya da hayal gücü olmayan bir insan olduğum kanaatine varıp kahvaltılıkları çıkarmak için buzdolabına doğru ilerledim. Bir kibrit kutusu boyutunda peynir kesmeye çalıştım ama nerdeyse ayakkabı kutusu kadar oldu. “Oha bunun hepsini yiyemem” diyerek peyniri biraz parça pinçik ettim, en sonunda da “Ben peynir sevmem ki zaten” diyerek parçaladığım peyniri eski haline getirmek için biraz uğraştım. Koca kalıbı yamru yumru bir ucubeye çevirmiştim. Zaten oyun hamurlarından da ortaya insan gibi bir şekil çıkaramaz ve bütün renkleri birbirine karıştırıp kocaman bir top gibi bir şey yapar, evin içinde onun peşinde koştururdum. Yıllar geçmiş ve hala yeteneksizliğimden bir şey kaybetmemiştim. “Neyse, en azından tutarlıyım” diyerek biraz kendimi övecek konuşmalar yaptım ve Nutella kavanozuna uzandım. “Kendimi şımartmalıyım” dedim ve Nutella’nın sahibinin kendinden gurur duymasını sağlayacak bir moda girdim. Adam belki de şu an malikanesinde benim verdiğim parayla oyuncak gemi yapıyor, ben ise bir kaşık kakaolu fındıklı bir şeyin beni delicesine mutlu ettiğini iddia edip kendimce küçük oyunlar yaratıyordum. Bu düşünceler aklıma esince masaya oturdum ve geleceğimi planlamak adına bazı kararlar almam gerektiğini fark ettim. Kimya okuduğuma göre çeşitli şeyler sentezleyebilir ve eninde sonunda paraya para demezdim. O kadar yıl boşuna okumuş olamazdım, elbet bir sabun ya da ne bileyim bir gofret falan yapabilir ya da insanlık tarihini değiştirecek bir şey keşfedebilirdim.
İçimde garip bir hırs oluşturunca kahvaltıyı falan boşverip giyinmeye başladım. Kendimi dışarı atacak ve aklıma şu ana kadar icat edilmemiş bir şey gelmesini sağlayacak bir keşif gezisi yapacaktım. Tam evden çıkarken “Dur lan o kadar çay yaptık, boşa gitmesin” diye düşündüm ama kupa çıkarmaya da üşendim ve demlikten biraz çay içtim. Hayvanca bir hareketti, kabul ediyorum. Ama bir şey icat edip bir mevki sahibi olunca bu tarz şeyler göze batmayacaktı. O günleri hayal edip biraz mutlu oldum ve “eheheh” şeklinde gülerek asansöre bindim. Asansörde karşıma çıkan teyze sanırım kendisine güldüğümü sanıp biraz bozuldu ve aşağıya inene kadar bana sanki apartmanın iti, kopuğu, uğursuzuymuşum gibi küçümseyici gözlerle baktı. Ben yine de insanlığımı yapıp kendisine “İyi günler” diyerek asansörden çıktım. Arkamdan bir şey dedi ama duymadım. Küfür etmiş olabilir.
Apartmanın kapısından çıkınca hangi yöne dönersem ilham daha çok gelebilir karar veremedim ama solak olduğum için sola dönmeyi tercih ettim. Birkaç adım ilerledikten sonra top oynayan çocuklardan bir tanesi topu bana doğru attı, ben de yaradana sığınıp vurdum. Top üçüncü kattaki bir evin balkonuna gitti ve kaçan topu bana aldırırlar diye korkup koşa koşa oradan uzaklaştım. İçlerinden en çirkefi olduğunu bana olan bakışlarından anladığım çocuk arkamdan “Abieeee” diye bağırdı ama duymamazlıktan geldim. Ortamdan yeteri kadar uzaklaştığımı düşünüp arkama dönüp baktığımda içlerindeki en ezik çocuğu balkona doğru fırlatmaya çalıştıklarını gördüm. “Oha iyi yırttık” diyerek yine bir mutlu oldum. 3-5 çocuk tarafından balkona fırlatılmak henüz başlamayan kariyerimi 3-5 yıl erteleyebilirdi.
Siteden çıkıp öünmdeki sessiz yolda kafamı toparlayabilmek için biraz yürüyüş yapmak istedim. Sakinlik iyiydi. Newton bile dağda bayırda yayılmış ve keyif yapıyorken kafasına düşen elmadan “Oha yer çekimi diye bir şey var” diye bir çıkarım yapmıştı ne de olsa. Güzel bir örnek vardı önümde. Ben de bu örnekten ilham alıp önüme çıkan taşları tekmeledim, birkaç çiçek koparıp yapraklarını inceledim ama kayda değer bir şey elde edemedim. Ama moral bozmayıp “Belki de aradığım şey yerde değil, gökte” diye düşündüm ve bu konudaki atasözüne bir gönderme yaptım. Biraz havalara bakınıp yürüdüm ama bu sefer de dışarıdan bakıldığında avanak gibi gözüktüğümü düşündüm. Leyla leyla yukarı bakınmak komik bir görüntü oluştururdu. “Oğlum eve dönsem de evdeki alet edevattan bir şey çıkarsam, dışarıya sonra açılırım. Önce küçükten başlayalım, temel sağlam olsun” diye düşünüp geri dönme kararı aldım.
Geri dönerken de boş durmayıp az önce tekmelediğim taşlarda molekülsel değişimler olmuş mu diye elime alıp onları inceledim. Elektron mikroskobum yoktu ki anasını satayım nereden anlayacaktım! “Neyse evde büyüteçle bakarım, belki bir şey yapmışımdır taşlara ve bu sayede dünyayı kurtaracak formülü bulurum” diye düşünüp taşları cebime tıktım.
Siteye girince çocukların top oynamaya devam ettiklerini gördüm ve içlerinden en salak görünenine “Hop optik at bakalım topu” dedim. Umursamadı. Zorla ellerinden alıp topu havaya diktim ve koşa koşa apartmana girdim. Keşfedilecek ya da icat edilecek şey bulamamanın hıncını toptan çıkarmaya çalıştım. Ben zaten hep böyleydim. Birisi, bir şey mi yaptı? Gittim sinirimi kurşun kalem kırarak çıkarttım. Birisi ters bir şey mi söyledi bana? O zaman vermediğim cevapları, evde çizgisiz beyaz dosya kağıdına yazıp sessizce okudum, sonra da sildim. Böyle böyle yaşayıp gidiyorum işte. Belki bu konuda bir icat yaparım zamanı gelince, kurşun kalemlerim de boşuna gitmez hem.
Kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim. Demliğe su koyup kaynamasını seyrettim, su kaynamaya başlayınca da ortaya çıkan baloncukları çeşitli şekillere benzetmek için biraz daha ocağın başında bekledim. Hepsi yarım küre gibi olan baloncukları bir şeye benzetemeyince de yeteneksiz ya da hayal gücü olmayan bir insan olduğum kanaatine varıp kahvaltılıkları çıkarmak için buzdolabına doğru ilerledim. Bir kibrit kutusu boyutunda peynir kesmeye çalıştım ama nerdeyse ayakkabı kutusu kadar oldu. “Oha bunun hepsini yiyemem” diyerek peyniri biraz parça pinçik ettim, en sonunda da “Ben peynir sevmem ki zaten” diyerek parçaladığım peyniri eski haline getirmek için biraz uğraştım. Koca kalıbı yamru yumru bir ucubeye çevirmiştim. Zaten oyun hamurlarından da ortaya insan gibi bir şekil çıkaramaz ve bütün renkleri birbirine karıştırıp kocaman bir top gibi bir şey yapar, evin içinde onun peşinde koştururdum. Yıllar geçmiş ve hala yeteneksizliğimden bir şey kaybetmemiştim. “Neyse, en azından tutarlıyım” diyerek biraz kendimi övecek konuşmalar yaptım ve Nutella kavanozuna uzandım. “Kendimi şımartmalıyım” dedim ve Nutella’nın sahibinin kendinden gurur duymasını sağlayacak bir moda girdim. Adam belki de şu an malikanesinde benim verdiğim parayla oyuncak gemi yapıyor, ben ise bir kaşık kakaolu fındıklı bir şeyin beni delicesine mutlu ettiğini iddia edip kendimce küçük oyunlar yaratıyordum. Bu düşünceler aklıma esince masaya oturdum ve geleceğimi planlamak adına bazı kararlar almam gerektiğini fark ettim. Kimya okuduğuma göre çeşitli şeyler sentezleyebilir ve eninde sonunda paraya para demezdim. O kadar yıl boşuna okumuş olamazdım, elbet bir sabun ya da ne bileyim bir gofret falan yapabilir ya da insanlık tarihini değiştirecek bir şey keşfedebilirdim.
İçimde garip bir hırs oluşturunca kahvaltıyı falan boşverip giyinmeye başladım. Kendimi dışarı atacak ve aklıma şu ana kadar icat edilmemiş bir şey gelmesini sağlayacak bir keşif gezisi yapacaktım. Tam evden çıkarken “Dur lan o kadar çay yaptık, boşa gitmesin” diye düşündüm ama kupa çıkarmaya da üşendim ve demlikten biraz çay içtim. Hayvanca bir hareketti, kabul ediyorum. Ama bir şey icat edip bir mevki sahibi olunca bu tarz şeyler göze batmayacaktı. O günleri hayal edip biraz mutlu oldum ve “eheheh” şeklinde gülerek asansöre bindim. Asansörde karşıma çıkan teyze sanırım kendisine güldüğümü sanıp biraz bozuldu ve aşağıya inene kadar bana sanki apartmanın iti, kopuğu, uğursuzuymuşum gibi küçümseyici gözlerle baktı. Ben yine de insanlığımı yapıp kendisine “İyi günler” diyerek asansörden çıktım. Arkamdan bir şey dedi ama duymadım. Küfür etmiş olabilir.
Apartmanın kapısından çıkınca hangi yöne dönersem ilham daha çok gelebilir karar veremedim ama solak olduğum için sola dönmeyi tercih ettim. Birkaç adım ilerledikten sonra top oynayan çocuklardan bir tanesi topu bana doğru attı, ben de yaradana sığınıp vurdum. Top üçüncü kattaki bir evin balkonuna gitti ve kaçan topu bana aldırırlar diye korkup koşa koşa oradan uzaklaştım. İçlerinden en çirkefi olduğunu bana olan bakışlarından anladığım çocuk arkamdan “Abieeee” diye bağırdı ama duymamazlıktan geldim. Ortamdan yeteri kadar uzaklaştığımı düşünüp arkama dönüp baktığımda içlerindeki en ezik çocuğu balkona doğru fırlatmaya çalıştıklarını gördüm. “Oha iyi yırttık” diyerek yine bir mutlu oldum. 3-5 çocuk tarafından balkona fırlatılmak henüz başlamayan kariyerimi 3-5 yıl erteleyebilirdi.
Siteden çıkıp öünmdeki sessiz yolda kafamı toparlayabilmek için biraz yürüyüş yapmak istedim. Sakinlik iyiydi. Newton bile dağda bayırda yayılmış ve keyif yapıyorken kafasına düşen elmadan “Oha yer çekimi diye bir şey var” diye bir çıkarım yapmıştı ne de olsa. Güzel bir örnek vardı önümde. Ben de bu örnekten ilham alıp önüme çıkan taşları tekmeledim, birkaç çiçek koparıp yapraklarını inceledim ama kayda değer bir şey elde edemedim. Ama moral bozmayıp “Belki de aradığım şey yerde değil, gökte” diye düşündüm ve bu konudaki atasözüne bir gönderme yaptım. Biraz havalara bakınıp yürüdüm ama bu sefer de dışarıdan bakıldığında avanak gibi gözüktüğümü düşündüm. Leyla leyla yukarı bakınmak komik bir görüntü oluştururdu. “Oğlum eve dönsem de evdeki alet edevattan bir şey çıkarsam, dışarıya sonra açılırım. Önce küçükten başlayalım, temel sağlam olsun” diye düşünüp geri dönme kararı aldım.
Geri dönerken de boş durmayıp az önce tekmelediğim taşlarda molekülsel değişimler olmuş mu diye elime alıp onları inceledim. Elektron mikroskobum yoktu ki anasını satayım nereden anlayacaktım! “Neyse evde büyüteçle bakarım, belki bir şey yapmışımdır taşlara ve bu sayede dünyayı kurtaracak formülü bulurum” diye düşünüp taşları cebime tıktım.
Siteye girince çocukların top oynamaya devam ettiklerini gördüm ve içlerinden en salak görünenine “Hop optik at bakalım topu” dedim. Umursamadı. Zorla ellerinden alıp topu havaya diktim ve koşa koşa apartmana girdim. Keşfedilecek ya da icat edilecek şey bulamamanın hıncını toptan çıkarmaya çalıştım. Ben zaten hep böyleydim. Birisi, bir şey mi yaptı? Gittim sinirimi kurşun kalem kırarak çıkarttım. Birisi ters bir şey mi söyledi bana? O zaman vermediğim cevapları, evde çizgisiz beyaz dosya kağıdına yazıp sessizce okudum, sonra da sildim. Böyle böyle yaşayıp gidiyorum işte. Belki bu konuda bir icat yaparım zamanı gelince, kurşun kalemlerim de boşuna gitmez hem.
Ergenus Sapienus
Dünyanın en zor şeyi ne diye sorsalar bana, şöyle etrafıma bir bakarım ve “Ergenlik” diye cevap veririm. Ergen kafasına sahip olmak gerçekten katlanılmayacak bir durum. Her şeye bir isyan, ona buna bağırma, aşık kafası yaşama, terk edilmiş ve bundan dolayı bir daha asla hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanmış bir psikolojiye sahip olduğunu iddia etme falan, çok sıkıntılı şeyler bunlar.
Peki bir insanın ergen olduğunu nasıl anlayabiliriz? Aslında anlamak için çok da çaba sarf etmemize gerek yok, kendileri gösterir zaten. Örneğin; mimikler. Bir insanın mimiklerinden, o insanın hangi yaş aralığında olduğunu çıkarabiliriz. Mesela suratında meraklı bir ifade barındıran tipler genellikle çocuktur, leyleklerin kendilerini nasıl getirdiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenmek isterler ve bunu suratlarına yerleştirdikleri o merak ifadesiyle en güzel şekilde belli ederler. Yaşlı insanların suratında ise dert mimikleri diye adlandırdığım ifadeler vardır. İşte, kaşlar çatıktır ve gözler uzaklara bakar hep. Bir ergen ise suratında hep bir nefret ifadesi barındırır. Dünyaya karşı gelir ve sizin söylediklerinizi hiçbir şekilde anlamayacağını, çünkü dediklerinizin saçma sapan şeyler olduğunu size hissettirmeye çalışır. Mesela bir ergenin suratında hep bir “Nasıl ya?” ifadesi vardır. Bu ifadede dudaklar yana doğru çekilir, gözler kısılır ve ifadeye inandırıcılık katmak için sağ el zeminle 30 derece açı yapacak şekilde havaya kaldırılır ve yan çevrilir. Böylece size “Salak mısın sen ya! Öyle olur mu o!” demek istenir. Ergenler her şeyin en doğrusunu bilir.
Bir de ergen olmanın gerektirdiği şeyler vardır. Mesela aşk acısı çekmezseniz olmaz. Hatta çektiğiniz acıları oraya buraya çeşitli cümleler yazarak göstermeniz mecburiyettir. Nasıl sözler olabilir peki bunlar? İşte ne bileyim, “Hafızama sen yerleş diye her şeyi silebilirim” ya da “Sence ona gerçek duygularımdan bahsetmelimiyim?” falan gibi. Hatta mesela son cümlede “miyim” soru eki kendisinden önce gelen kelimeye bitişik yazılmalıdır ki ne kadar karmaşık bir iç dünyanız olduğunu herkese gösterebilesiniz. Yani kafanız o kadar dalgın ki “mi” soru ekini bile ayırmayı unutuyorsunuz. Ve tabii ki o zalim insan sizi hiçbir şekilde anlamıyor. Anlamayacak da. Hem niye yaşıyoruz ki zaten değil mi size “Hey i love you too” diyecek bir insan olmadıktan sonra? O yüzden bu sözlerle birlikte aynanın karşısına geçip elinizdeki telefonda fotoğraf çekmeli ve bu fotoğrafı da çeşitli şiir dizeleri eşliğinde Facebook’a eklemelisiniz.
Ergen insan ilginç işler peşinde koşan insandır. Mesela bir filmi tersten izler , akbilini otobüse binince değil otobüsten inerken basar ya da aldığı kitabı biraz okuyup, sonra en sonuna bakar, olayı öğrenir ve sonra kaldığı yerden devam eder. dünyadaki kalıplar ona ters gelmektedir ve buna karşı çıkmalıdır. Hem bir kitap baştan sona okunur mu lan! Ne büyük saçmalık! Atlaya atlaya gitmek lazım.
Evet, etrafımdan edindiğim izlenimler böyle. Biz de yaşadık ergenlik, hatta suratım çok kötüydü bir ara, sivilce falan, iğrenç bir şey. Ama teknoloi ilerledikçe ergenlik daha da pis yaşanır hale geldi ne yazık ki. Eskiden ergen demek defterlerin arkasına “HATE” ya da otobüs koltuklarının arkasına “Çok yalnızım” falan yazmak demekken, şimdi her türlü ortamda bir isyan modu görülüyor. Birilerinin artık günümüz ergenlerini karşısına alıp “Bak oğlum/kızım, yok senin için hafızamı silerim, yok senin için dünyayı yakarım, 20 gün çıktık ama hayatımın aşkıydı o, unutamam asla onu demek falan bunlar yalan şeyler. Ne gördün de hayatını silip attın bir anda, yok ölürüm ben artık bilmem ne! Bırakın böyle saçma şeyleri de aldığınız bir kitabı insan gibi okumasını öğrenin” demeli bence. Dese iyi olur yani.
Peki bir insanın ergen olduğunu nasıl anlayabiliriz? Aslında anlamak için çok da çaba sarf etmemize gerek yok, kendileri gösterir zaten. Örneğin; mimikler. Bir insanın mimiklerinden, o insanın hangi yaş aralığında olduğunu çıkarabiliriz. Mesela suratında meraklı bir ifade barındıran tipler genellikle çocuktur, leyleklerin kendilerini nasıl getirdiğini en ince ayrıntısına kadar öğrenmek isterler ve bunu suratlarına yerleştirdikleri o merak ifadesiyle en güzel şekilde belli ederler. Yaşlı insanların suratında ise dert mimikleri diye adlandırdığım ifadeler vardır. İşte, kaşlar çatıktır ve gözler uzaklara bakar hep. Bir ergen ise suratında hep bir nefret ifadesi barındırır. Dünyaya karşı gelir ve sizin söylediklerinizi hiçbir şekilde anlamayacağını, çünkü dediklerinizin saçma sapan şeyler olduğunu size hissettirmeye çalışır. Mesela bir ergenin suratında hep bir “Nasıl ya?” ifadesi vardır. Bu ifadede dudaklar yana doğru çekilir, gözler kısılır ve ifadeye inandırıcılık katmak için sağ el zeminle 30 derece açı yapacak şekilde havaya kaldırılır ve yan çevrilir. Böylece size “Salak mısın sen ya! Öyle olur mu o!” demek istenir. Ergenler her şeyin en doğrusunu bilir.
Bir de ergen olmanın gerektirdiği şeyler vardır. Mesela aşk acısı çekmezseniz olmaz. Hatta çektiğiniz acıları oraya buraya çeşitli cümleler yazarak göstermeniz mecburiyettir. Nasıl sözler olabilir peki bunlar? İşte ne bileyim, “Hafızama sen yerleş diye her şeyi silebilirim” ya da “Sence ona gerçek duygularımdan bahsetmelimiyim?” falan gibi. Hatta mesela son cümlede “miyim” soru eki kendisinden önce gelen kelimeye bitişik yazılmalıdır ki ne kadar karmaşık bir iç dünyanız olduğunu herkese gösterebilesiniz. Yani kafanız o kadar dalgın ki “mi” soru ekini bile ayırmayı unutuyorsunuz. Ve tabii ki o zalim insan sizi hiçbir şekilde anlamıyor. Anlamayacak da. Hem niye yaşıyoruz ki zaten değil mi size “Hey i love you too” diyecek bir insan olmadıktan sonra? O yüzden bu sözlerle birlikte aynanın karşısına geçip elinizdeki telefonda fotoğraf çekmeli ve bu fotoğrafı da çeşitli şiir dizeleri eşliğinde Facebook’a eklemelisiniz.
Ergen insan ilginç işler peşinde koşan insandır. Mesela bir filmi tersten izler , akbilini otobüse binince değil otobüsten inerken basar ya da aldığı kitabı biraz okuyup, sonra en sonuna bakar, olayı öğrenir ve sonra kaldığı yerden devam eder. dünyadaki kalıplar ona ters gelmektedir ve buna karşı çıkmalıdır. Hem bir kitap baştan sona okunur mu lan! Ne büyük saçmalık! Atlaya atlaya gitmek lazım.
Evet, etrafımdan edindiğim izlenimler böyle. Biz de yaşadık ergenlik, hatta suratım çok kötüydü bir ara, sivilce falan, iğrenç bir şey. Ama teknoloi ilerledikçe ergenlik daha da pis yaşanır hale geldi ne yazık ki. Eskiden ergen demek defterlerin arkasına “HATE” ya da otobüs koltuklarının arkasına “Çok yalnızım” falan yazmak demekken, şimdi her türlü ortamda bir isyan modu görülüyor. Birilerinin artık günümüz ergenlerini karşısına alıp “Bak oğlum/kızım, yok senin için hafızamı silerim, yok senin için dünyayı yakarım, 20 gün çıktık ama hayatımın aşkıydı o, unutamam asla onu demek falan bunlar yalan şeyler. Ne gördün de hayatını silip attın bir anda, yok ölürüm ben artık bilmem ne! Bırakın böyle saçma şeyleri de aldığınız bir kitabı insan gibi okumasını öğrenin” demeli bence. Dese iyi olur yani.
14 Nisan 2012 Cumartesi
Her Gün Bir Yeni Özlü Söz
Artık fenalık geldi. Facebook’ta 50 gönderinin en az 39 tanesinde, fi tarihinde bir adamın bir anlık gaza gelişi sonunda söylediği ve ne hikmetse bunu duyan birilerinin de “Oha! Ne güzel söyledin lan!” diye düşünüp ona buna yaydığı cümleleri görüyorum. Ne kadar meraklıyız millete laf sokmaya, eski sevgiliye gönderme yapmaya ya da ona buna sataşmaya!
Eski sevgiliye, terk eden insana garip cümleler eşliğinde sitem etmek neyin kafası çok merak ediyorum. “Sen bana döneceksin, biliyorum ama hey heey bulabilecek misin beni bakalım!” falan. Nedir abi bunlar! Bunu paylaştın da ne oldu? Bu cümleyi okuyup “Hadi bakalım paylaşıyorum ulan bunu! Sen göreceksin şimdi!” diye düşünen insanların varlığı beni gerçekten korkutuyor. Ayrılmışsınız işte, hala neyin tantanası ki bu! Bu cümleleri görüp de “Ah be! Bak gördün mü hata yaptık ayrılmakla! Şimdi geri dönsem demek ki beni kabul etmeyecek!” diye düşünüp kendini hüzne veren insanlar da var mı gerçekten acaba? Ne bileyim, hani o kadar paylaşılıyor falan, bir işe yarıyor mu? Mesela şimdi eski sevgilim tutup da “Ben aştım artık her şeyi, sen kendi derdine yan! Günümü gün ediyorum. Zaten hayat kendine değer verdiğinde güzel. Çok ararsın bundan sonra beni.” falan yazsa “Bana mı bir şey dedi acaba şimdi? Allah’ım ne yaptım ben! Dertlerimle nasıl başa çıkacağım! Eyvah eyvah!” falan demem, bunları yazma potansiyeli olan birisiyle zaman geçirdiğim için krize girerim. Zaten bu tarz şeyler yazarak, paylaşarak o kişiye karşı hala içten içe bir sevgi potansiyeli bulundurduğunu gösteriyorsun ya neyse, başka bir konu bu.
Mesela bugün gördüm, bir arkadaşım paylaşmış: Bir sigara kadar olamadık be! Hem öldüreceksin, hem de vazgeçilmez olacaksın! Bu ne şimdi mesela? Bir de şu var: Ruh eşini bulamadıysan üzülme. Bu senin eşsiz biri olduğunu gösterir. Bence bunu paylaşman da eziklik gösterir. Şey kafası işte bu, “Kimse beni anlamıyor ki! Ben mükemmelim aslında ama hep yanlış insanlar seçiyorum”. Lan! Bir saçmalık yaptın, seçtin yanlış birisini de, diğer insanları yanlış yapma potansiyeli olan insanlar olarak göstermek ama bu arada da kendini yüceltmek de neyin nesi! “Kimseye güvenmiyorum, güvenimi çaldılar, artık hissizim” gibi laflar var bir de. Bu da dünyadaki en komik laflar arasında ilk 10’a girer bence. “Ben çok güvenilir biriyim ama etraftaki herkes pislik!” Evet evet çok haklısın!
Bir de etrafında sürekli kendisinin kötülüğünü isteyen insanların bulunduğunu sanan kişiler var. Bir ayar verme çabası içerisine de bu kişiler için giriliyor izlenimlerime göre. Bu tiplerin de en sevdiği söz “Mutluluğumu çekemeyenler anten taktırsın” cümlesi. Zaten bu espriyi düşünüp bulanın da Allah belasını versin. Hayatımda gördüğüm en berbat cümle olduğuna eminim bunun. Ben ilkokulda, biinci sınıftayken falan, daha kaliteli espriler yapıldığına şahit oldum. Milattan önce yaşamış bir insanların, hani o zamanlar kültürdür, şudur budur falan yok, o zamanlarda bile daha mantıklı cümleler kurabildiğine eminim. İnsanlar durup dururken böyle şeyler düşünüyor mu ya gerçekten, “Ahmet benim kötülüğümü istiyor, hemen şu cümleyi paylaşarak ona bir laf sokayım da kendine gelsin. O daha benim kim olduğumu bilmiyor” falan. Veya Ahmet, bu lafı görünce bir irkiliyor mu “Haydaa anladı ya kuyusunu kazdığımı, hemen özür dileyeyim ve düzgün bir insan olayım!” Ahmet kötüyse kötüdür zaten, sen o cümleyi paylaşarak neyin kafasını yaşıyorsun ki! Bir de bu nasıl bir özgüvendir! “Ben mutluyum ve mutluluğumu istemeyen insanlar var!” Mutluysan mutlusun işte ne güzel. Paranoyak gibi “Abi resmen mutluluğumu istemiyor ya inanmıyoruuuum!” triplerine girmenin mantığı ne? Bazı insanlar çok fazla önemsendiğini düşünüyor olabilir tabii, belki ondandır bu tavırlar.
Bir de bunları destekleyen insanlar da çıkıyor ya onlara da çok gülüyorum. “Ayh evet cnm yhaa çok haklısn” diye bir kalıp var mesela. Özlü söz hastası olan insanlarda default olarak gelen bir özellik bu cümleyi kurmak. Nerede laf sokulan bir cümle görse, anında yorum yapıyor bu cümleyi kullanarak. Sözü paylaşan kişi de “aynn” yazıyor hemen. Allah’ım çok komik ya!
Tüm bunların daha da komik olan tarafı bu hareketleri koca koca insanların yapıyor olması. Yani tamam yaş küçük olunca girebiliyorsun bu tarz işlere ama ne bileyim bir 20 yaş üstü yapmasın bunları ya! Herkes konuşurken çok büyük, her şeyin en doğrusunu görüyor falan ama yapılan hareketlere bakınca ilkokul seviyesinden öteye geçemiyoruz ne yazık ki! Hep karşı taraf suçlu, kimse kendiliğinden bir şey yapmıyor, hatta elinden gelenin en iyisini yapıyor ama karşı taraf hiçbirini anlamıyor bunların. Sonra da tabii gelsin özlü sözler, gelsin ona buna sokulan laflar.
Ne gergin bir yazı oldu yalnız değil mi? Neyse 2-3 laf paylaşayım da hıncımı çıkarayım şikayet ettiğim şeylerden. Kimse anlamazsa da lafları, bir de üstüne “Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın” diyerek en büyük darbeyi indiririm millete. Evet. Yaparım bunu.
Eski sevgiliye, terk eden insana garip cümleler eşliğinde sitem etmek neyin kafası çok merak ediyorum. “Sen bana döneceksin, biliyorum ama hey heey bulabilecek misin beni bakalım!” falan. Nedir abi bunlar! Bunu paylaştın da ne oldu? Bu cümleyi okuyup “Hadi bakalım paylaşıyorum ulan bunu! Sen göreceksin şimdi!” diye düşünen insanların varlığı beni gerçekten korkutuyor. Ayrılmışsınız işte, hala neyin tantanası ki bu! Bu cümleleri görüp de “Ah be! Bak gördün mü hata yaptık ayrılmakla! Şimdi geri dönsem demek ki beni kabul etmeyecek!” diye düşünüp kendini hüzne veren insanlar da var mı gerçekten acaba? Ne bileyim, hani o kadar paylaşılıyor falan, bir işe yarıyor mu? Mesela şimdi eski sevgilim tutup da “Ben aştım artık her şeyi, sen kendi derdine yan! Günümü gün ediyorum. Zaten hayat kendine değer verdiğinde güzel. Çok ararsın bundan sonra beni.” falan yazsa “Bana mı bir şey dedi acaba şimdi? Allah’ım ne yaptım ben! Dertlerimle nasıl başa çıkacağım! Eyvah eyvah!” falan demem, bunları yazma potansiyeli olan birisiyle zaman geçirdiğim için krize girerim. Zaten bu tarz şeyler yazarak, paylaşarak o kişiye karşı hala içten içe bir sevgi potansiyeli bulundurduğunu gösteriyorsun ya neyse, başka bir konu bu.
Mesela bugün gördüm, bir arkadaşım paylaşmış: Bir sigara kadar olamadık be! Hem öldüreceksin, hem de vazgeçilmez olacaksın! Bu ne şimdi mesela? Bir de şu var: Ruh eşini bulamadıysan üzülme. Bu senin eşsiz biri olduğunu gösterir. Bence bunu paylaşman da eziklik gösterir. Şey kafası işte bu, “Kimse beni anlamıyor ki! Ben mükemmelim aslında ama hep yanlış insanlar seçiyorum”. Lan! Bir saçmalık yaptın, seçtin yanlış birisini de, diğer insanları yanlış yapma potansiyeli olan insanlar olarak göstermek ama bu arada da kendini yüceltmek de neyin nesi! “Kimseye güvenmiyorum, güvenimi çaldılar, artık hissizim” gibi laflar var bir de. Bu da dünyadaki en komik laflar arasında ilk 10’a girer bence. “Ben çok güvenilir biriyim ama etraftaki herkes pislik!” Evet evet çok haklısın!
Bir de etrafında sürekli kendisinin kötülüğünü isteyen insanların bulunduğunu sanan kişiler var. Bir ayar verme çabası içerisine de bu kişiler için giriliyor izlenimlerime göre. Bu tiplerin de en sevdiği söz “Mutluluğumu çekemeyenler anten taktırsın” cümlesi. Zaten bu espriyi düşünüp bulanın da Allah belasını versin. Hayatımda gördüğüm en berbat cümle olduğuna eminim bunun. Ben ilkokulda, biinci sınıftayken falan, daha kaliteli espriler yapıldığına şahit oldum. Milattan önce yaşamış bir insanların, hani o zamanlar kültürdür, şudur budur falan yok, o zamanlarda bile daha mantıklı cümleler kurabildiğine eminim. İnsanlar durup dururken böyle şeyler düşünüyor mu ya gerçekten, “Ahmet benim kötülüğümü istiyor, hemen şu cümleyi paylaşarak ona bir laf sokayım da kendine gelsin. O daha benim kim olduğumu bilmiyor” falan. Veya Ahmet, bu lafı görünce bir irkiliyor mu “Haydaa anladı ya kuyusunu kazdığımı, hemen özür dileyeyim ve düzgün bir insan olayım!” Ahmet kötüyse kötüdür zaten, sen o cümleyi paylaşarak neyin kafasını yaşıyorsun ki! Bir de bu nasıl bir özgüvendir! “Ben mutluyum ve mutluluğumu istemeyen insanlar var!” Mutluysan mutlusun işte ne güzel. Paranoyak gibi “Abi resmen mutluluğumu istemiyor ya inanmıyoruuuum!” triplerine girmenin mantığı ne? Bazı insanlar çok fazla önemsendiğini düşünüyor olabilir tabii, belki ondandır bu tavırlar.
Bir de bunları destekleyen insanlar da çıkıyor ya onlara da çok gülüyorum. “Ayh evet cnm yhaa çok haklısn” diye bir kalıp var mesela. Özlü söz hastası olan insanlarda default olarak gelen bir özellik bu cümleyi kurmak. Nerede laf sokulan bir cümle görse, anında yorum yapıyor bu cümleyi kullanarak. Sözü paylaşan kişi de “aynn” yazıyor hemen. Allah’ım çok komik ya!
Tüm bunların daha da komik olan tarafı bu hareketleri koca koca insanların yapıyor olması. Yani tamam yaş küçük olunca girebiliyorsun bu tarz işlere ama ne bileyim bir 20 yaş üstü yapmasın bunları ya! Herkes konuşurken çok büyük, her şeyin en doğrusunu görüyor falan ama yapılan hareketlere bakınca ilkokul seviyesinden öteye geçemiyoruz ne yazık ki! Hep karşı taraf suçlu, kimse kendiliğinden bir şey yapmıyor, hatta elinden gelenin en iyisini yapıyor ama karşı taraf hiçbirini anlamıyor bunların. Sonra da tabii gelsin özlü sözler, gelsin ona buna sokulan laflar.
Ne gergin bir yazı oldu yalnız değil mi? Neyse 2-3 laf paylaşayım da hıncımı çıkarayım şikayet ettiğim şeylerden. Kimse anlamazsa da lafları, bir de üstüne “Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın” diyerek en büyük darbeyi indiririm millete. Evet. Yaparım bunu.
12 Nisan 2012 Perşembe
İsteyince Oluyor Tabii!
“Oğlum bu böyle olmayacak, bi çeki düzen vermek lazım her şeye” diyerek kalkıyorum yatağımdan. Buradaki “her şey”den ne kastettiğimden tam anlamıyla emin değilim ama aldığım kararda ne kadar ısrarcı olacağımı göstermek için önce yatağımı topluyorum. İlk adımı atarsan devamı gelir çünkü. Böyle bir inanç geliştirmişim zamanında kendimce ve bu düşünce var aklımda şimdi. Ne zaman gerçekten öyle oldu, ben ilk adımı atarak startını verdiğim şey ne zaman güzel bir şekilde sonuçlandı, bunu biraz düşünmeye başlıyorum topladığım yatağımın üzerine oturup. Galiba bu konudaki en somut örneğim, gece yatmadan önce “Yarın şu saatte kalkayım” diye düşünüp, bu amacıma ulaşmak için de ilk adımı atarak telefonun alarmını kurmak. “O kadar da acınacak halde değilmişim” diye sevinip yatağımdan kalkıyorum, yatağın bozulan yerlerini de tekrar düzeltiyorum, bugün çok kararlıyım çünkü, her şey süper olacak.
Okula giderken otobüsün en güzel yerine oturuyorum, metrobüste oturabilmek için kalabalığın biraz dağılmasını bekliyorum ama kalabalık gittikçe artıyor, “Madem bu kadar bekledim, oturabileceğim bir metrobüs gelmeden binmeyeceğim işte hiçbirine” diye düşünerek işleri yoluna koyma konusunda inanılmaz bir şekilde inançlı ve inatçı olduğuma kendimi güzelce ikna ediyorum. “Ayakta gidecek olsaydım, en önce gelene binerdim zaten, ne diye bu kadar bekledim, salak mıyım neyim!” gibi çıkarımlar yaparak biraz sinirli, biraz da dengesiz gibi imaj uyandırsam da moral bozmak yok bugün, birazcık daha bekleyip önümde duran metrobüs kapılarını açınca affedersiniz ama dana gibi atlıyorum içine. Oturuyorum ve bir amacıma daha ulaştığım için gülümsüyorum. Hayata dair böyle küçük amaçlarım var ve bunlarla mutlu olmaya çalışıyorum.
Okula gidip sınava giriyorum ve aklımda kalan cümleleri kâğıda döküyorum. “Bence bu kadar yeterli, 100 almayıvereyim ne olacak!” diyerek kâğıdı teslim ediyorum. Evet, bu düşünce her şeye çeki düzen verme kararıyla biraz çelişiyor ama kendime bu kadar yüklenmemem de gerekiyor daha ilk günden. Bir de hedeflerin gerçekçi olması gerekiyor. 100 almak beni aşar. En son ne zaman 100 aldığımı hatırlamıyorum.
Geçen hafta girdiğim finalin kâğıdına bakmak ve çok umrumda olmasa da nerelerde yanlış yaptığımı görmek için hocanın ofisine doğru yola koyuluyorum. Hiçbir zaman yaptığım bir şey değildi bu hareket ama işte düzenli bir hayat lazım düşüncesi falan derken kendimi hocanın ofisinin önünde buluyorum. Kâğıdımı bana uzatan hoca, puanıma bakarken “Bak isteyince ne güzel oluyormuş!” gibi bir cümle kuruyor. Orada bulunanlar bugüne kadar keyfimden ders tekrarı yaptığımı, derslerden kalmaktan inanılmaz bir zevk aldığımı düşünmüş olabilirler. Hafif sırıtarak atlattığımı sandığım bu dalga, hocanın “Birisiyle mi çalıştın?” sorusuyla daha da şiddetleniyor. Hoca benim bir idiot olabileceğimi düşünüyormuş ve bu puanı almamın anca başkalarının yardımlarıyla olabileceğine yüzde yüz eminmiş gibi gözüküyor bu soruyu sorarken. “Yoo, kendim çalıştım” diyorum. “Kendin çalışınca da oluyor yani!” diyerek geliyor hoca. Gün içinde en çok kullandığım kelimeyle cevap veriyorum: Evet. Hayır demeyi bir gün öğrenmem lazım ama şimdi sırası değil. “Hayır, kendim çalışınca da olmuyor” dersem kendime sakladığım bazı bilgileri başkalarının da öğrenmesine neden olurum. İnsanın bazı şeyleri sadece kendisinin bilmesi gerekiyor. Hayattan öğrendiğim sayılı bilgiler arasında bir de bu var işte.
Okuldan çıkıyorum, eve doğru yola koyuluyorum. Çalışmam gereken sınavlar var daha. Peki çalışacak adam var mı? Sanırım yok. Ama sabah aldığım kararlar neticesinde ders çalışmak isteyen bir insan yaratmalıyım kendimden. Kendimden bir çok şey yaratmak istesem de ne derece başarılı oldum bugüne kadar, büyük bir merak uyandırıyor bu bende aslında. Mesela küçükken bir gün Susam Sokağı izlerken, kendimden Minik Kuş yaratma istemiştim ama olmadı tabii. Hayal kırıklıkları yaşamaya böyle saçma bir şeye kalkışıp sonunda başarısızlığa ulaşarak başladım. Kötü bir başlangıç olmuş aslında. Minimum seviyede çalışan bir beynim varmış sanırım 4-5 yaşındayken. Galiba şimdilerde birazcık daha fazla çalışabiliyor canı istediğinde. Yani bir sürü saçmalık yapsam da bir yerden sonra “Dur be oğlum ne yapıyorsun!” diyebiliyorum İş işten geçmediyse eğer, toparlamak kolay oluyor dağıttıklarımı. Hazır bu sabah da “Her şey çok güzel olsun lan, böyle süper falan olsun” diye bir karar almışken dağılanları da toplamaya başlasam mı? İsteyince oluyormuş ya zaten!
Not: Bu yazıyı ocak ayında yazmışım sanırım, bilgisayarı karıştırırken buldum. Evet, arada bilgisayarımı karıştırırım ben ve “Oha bu fotoğrafı ne zaman çektirdim de buraya attım?” ya da “Aa böyle bir şey yazmışım ben” gibi tepkiler verip kendi kendimi şaşırtırım. Neyse. Niye yayınlamadığımı bilmiyorum bu yazıyı. Neler yazmışım diye baktım şimdi bulunca. İçten gelen bir “Ee değişen bir şey yok ki!” tepkisiyle şimdi yayınlamaya karar verdim. Bir de “Oh beleş yazı bulduk” falan diye sevindim. He bir de startını verip de başarılı bir sona ulaştırdığım bir şey yok hala. Evet.
Okula giderken otobüsün en güzel yerine oturuyorum, metrobüste oturabilmek için kalabalığın biraz dağılmasını bekliyorum ama kalabalık gittikçe artıyor, “Madem bu kadar bekledim, oturabileceğim bir metrobüs gelmeden binmeyeceğim işte hiçbirine” diye düşünerek işleri yoluna koyma konusunda inanılmaz bir şekilde inançlı ve inatçı olduğuma kendimi güzelce ikna ediyorum. “Ayakta gidecek olsaydım, en önce gelene binerdim zaten, ne diye bu kadar bekledim, salak mıyım neyim!” gibi çıkarımlar yaparak biraz sinirli, biraz da dengesiz gibi imaj uyandırsam da moral bozmak yok bugün, birazcık daha bekleyip önümde duran metrobüs kapılarını açınca affedersiniz ama dana gibi atlıyorum içine. Oturuyorum ve bir amacıma daha ulaştığım için gülümsüyorum. Hayata dair böyle küçük amaçlarım var ve bunlarla mutlu olmaya çalışıyorum.
Okula gidip sınava giriyorum ve aklımda kalan cümleleri kâğıda döküyorum. “Bence bu kadar yeterli, 100 almayıvereyim ne olacak!” diyerek kâğıdı teslim ediyorum. Evet, bu düşünce her şeye çeki düzen verme kararıyla biraz çelişiyor ama kendime bu kadar yüklenmemem de gerekiyor daha ilk günden. Bir de hedeflerin gerçekçi olması gerekiyor. 100 almak beni aşar. En son ne zaman 100 aldığımı hatırlamıyorum.
Geçen hafta girdiğim finalin kâğıdına bakmak ve çok umrumda olmasa da nerelerde yanlış yaptığımı görmek için hocanın ofisine doğru yola koyuluyorum. Hiçbir zaman yaptığım bir şey değildi bu hareket ama işte düzenli bir hayat lazım düşüncesi falan derken kendimi hocanın ofisinin önünde buluyorum. Kâğıdımı bana uzatan hoca, puanıma bakarken “Bak isteyince ne güzel oluyormuş!” gibi bir cümle kuruyor. Orada bulunanlar bugüne kadar keyfimden ders tekrarı yaptığımı, derslerden kalmaktan inanılmaz bir zevk aldığımı düşünmüş olabilirler. Hafif sırıtarak atlattığımı sandığım bu dalga, hocanın “Birisiyle mi çalıştın?” sorusuyla daha da şiddetleniyor. Hoca benim bir idiot olabileceğimi düşünüyormuş ve bu puanı almamın anca başkalarının yardımlarıyla olabileceğine yüzde yüz eminmiş gibi gözüküyor bu soruyu sorarken. “Yoo, kendim çalıştım” diyorum. “Kendin çalışınca da oluyor yani!” diyerek geliyor hoca. Gün içinde en çok kullandığım kelimeyle cevap veriyorum: Evet. Hayır demeyi bir gün öğrenmem lazım ama şimdi sırası değil. “Hayır, kendim çalışınca da olmuyor” dersem kendime sakladığım bazı bilgileri başkalarının da öğrenmesine neden olurum. İnsanın bazı şeyleri sadece kendisinin bilmesi gerekiyor. Hayattan öğrendiğim sayılı bilgiler arasında bir de bu var işte.
Okuldan çıkıyorum, eve doğru yola koyuluyorum. Çalışmam gereken sınavlar var daha. Peki çalışacak adam var mı? Sanırım yok. Ama sabah aldığım kararlar neticesinde ders çalışmak isteyen bir insan yaratmalıyım kendimden. Kendimden bir çok şey yaratmak istesem de ne derece başarılı oldum bugüne kadar, büyük bir merak uyandırıyor bu bende aslında. Mesela küçükken bir gün Susam Sokağı izlerken, kendimden Minik Kuş yaratma istemiştim ama olmadı tabii. Hayal kırıklıkları yaşamaya böyle saçma bir şeye kalkışıp sonunda başarısızlığa ulaşarak başladım. Kötü bir başlangıç olmuş aslında. Minimum seviyede çalışan bir beynim varmış sanırım 4-5 yaşındayken. Galiba şimdilerde birazcık daha fazla çalışabiliyor canı istediğinde. Yani bir sürü saçmalık yapsam da bir yerden sonra “Dur be oğlum ne yapıyorsun!” diyebiliyorum İş işten geçmediyse eğer, toparlamak kolay oluyor dağıttıklarımı. Hazır bu sabah da “Her şey çok güzel olsun lan, böyle süper falan olsun” diye bir karar almışken dağılanları da toplamaya başlasam mı? İsteyince oluyormuş ya zaten!
Not: Bu yazıyı ocak ayında yazmışım sanırım, bilgisayarı karıştırırken buldum. Evet, arada bilgisayarımı karıştırırım ben ve “Oha bu fotoğrafı ne zaman çektirdim de buraya attım?” ya da “Aa böyle bir şey yazmışım ben” gibi tepkiler verip kendi kendimi şaşırtırım. Neyse. Niye yayınlamadığımı bilmiyorum bu yazıyı. Neler yazmışım diye baktım şimdi bulunca. İçten gelen bir “Ee değişen bir şey yok ki!” tepkisiyle şimdi yayınlamaya karar verdim. Bir de “Oh beleş yazı bulduk” falan diye sevindim. He bir de startını verip de başarılı bir sona ulaştırdığım bir şey yok hala. Evet.
6 Nisan 2012 Cuma
Kutu Kola
Herkes evleniyor ya! Facebook’ta durmadan ilişki durumları değiştiriliyor falan, “o bununla evlendi; şunlar nişanlandı; ötekiler de sözlenecek, aileler tanıştı, dur bakalım olacak galiba, hayırlısı artık” tadında. Eskiden 15-16 yaşında evleniyormuş ya insanlar, bu duruma karşılık olarak çoğu kişinin dediği şey de “Ee artık zaman değişti, öyle evlenilmez hemen!” falan. Böyle bir şey duyunca sanki etrafındaki herkes 55 yaşında evlenecekmiş gibi düşünüyosun ama ilkokulda birbirinizin koluna kalem batırdığınız adamın çocuğu bile olduğunu görünce bir afallıyorsun tabii. “Galiba büyüdük” falan diyorsun.
Büyüdüğüne inanmak zor oluyor ama bazen. Yanında ağlarken, yaşadığı sorunu çözmek için bulduğu ve o an kendisine çok mantıklı gelen tek çözüm “Öğretmene şikayet” olan arkadaşının, büyüyüp de elektrik ve su faturalarını son ödeme tarihi geçmeden yatırması gerektiği gibi bir sorumluluk alabileceğine ya da daha da önemlisi evine ekmek götürmesi gerçeğiyle başa çıkabileceğine inanamayabiliyorsun. Çünkü daha dün yerden yüksek oynayıp dana gibi birbirinizin peşinden koşuyordunuz. Ne zaman büyüdünüz oğlum bu kadar! Ya da aynı yaş aralığında bulunduğunuz bir akraba evlenince de ilginç geliyor insana. Gün yapıyordu anneleriniz ve siz orada önünüze konan böreği zorla yerken, kafanızda çay içildikten sonra nasıl bir oyun oynamanız gerektiği fikrini netleştirmeye çalışıyordunuz.
Aslında evlilik falan çok uzun bir süreç değil mi? Önce birisini beğeneceksin, onunla sevgili olmaya çalışacaksın. Bu çaba içerisine girmişken, kendini süper göstereceksin ister istemez, karşı taraf da bunu yapacak, onun mükemmel taraflarının ne olduğunu dinleyeceksin, hiç kimse kötü değildir zaten. Kendinden ödün vereceksin. Verdiğin bu ödünlerin karşındaki insan tarafından anlamsızca kullanılmamasını dileyeceksin içinden. Alttan alacaksın. Naz çekeceksin. Tüm bunların karşılığında “Ya ben seni sevmiyorum ya, ne bileyim, bir şey hissetmiyorum yani” gibi bir cümle duymazsan, sevdiğiniz filmlerden, müziklerden, yemeklerden ortak bir şeyler bulup kendinizi birbiriniz için yaratılmış insanlar olduğunuza inandıracaksınız ve “Sevgili olmak için ne duruyoruz ki, bence olalım yani, hayır beklemeye gerek yok” gibi düşünceler eşliğinde adım atacaksınız bir şeylere. Birlikte zaman geçirdikçe de bir şeylere “adını koymak” gerekliliği hissedilecek eğer işler yolunda giderse. Söz kesilecek, nişan olacak. “Nişan bohçası hazırlamak” gibi bir fiil olduğunun farkına varacaksınız. İlginç akrabalarla tanışılacak, saatler süren geyiklere tahammül edilecek ve sonunda “Evet” diyip evleneceksiniz. Sonra da bu “Evet”i herkesin içinde göbek atmaya zorlanarak kutlayacaksın. (Bence bu işin en çirkin tarafı burası)
Bütün bunları düşününce tüm arkadaşlarıma hayret ediyorum. Ne zaman yaptınız bütün bunları? “Niye yaptınız?” diye sormayayım şimdi, ayıp olur ama ne bileyim daha kaç yaşındayız ki! Yani yaşımız “çok” boyutuna geldi mi? Gerçi bu yaşla ilgili muhabbeti geçen gün Mustafa’yla beraber yaptık ders çalışırken gecenin köründe. Facebook’ta check-in yapıp “Benim bu yaşta, bu saatte, burada ne işim var!” yazmıştım hatta o akşam. Biz de bunun üzerine “Valla ya evimizde olup ‘Hanım bi çay getir be’ demeliydik, çay içerken o gün televizyonda hangi dizi varsa onu seyretmeliydik ve çizgili pijamamızı giyip uyumalıydık saat 11’de” gibi laflar söyleyip şakalar, komiklikler yaptık kendimizce. Şaka maka 25 yaşımıza geldik ve millet hayatını yoluna koymuş sayılırken, ben daha yoklamalarda “Buradayım, evet, ben” falan diyorum, hatta bazen bunları İngilizce bile söylüyorum “Bu yaşımıza boş gelmedik, öğrendik bir şeyler” anlamı çıksın diye, ya da sınavda lazım olur diye okula giderken durmadan öğrenci kimliğimi kontrol ediyorum. (Obsesifliğim var, evet) Tabii bu yaşa kadar da “Ooo benim senin yaşındayken 4 tane torunum vardı” gibi abartılı cümleler duymaktan da geri kalmadık, sanki bünyede “her şeye geç kalmış” imajı uyandırılmak isteniyormuş gibi.
He gerçi içinde bulunduğum durumdan keyif almama gibi bir şey söz konusu mu? Çoğu zaman değil aslında. Yani hala birisi çıksa dese ki “Olum kola kutusu ezdik, hadi deli maç yapıcaz, koş” falan, hiç öyle “Çeyrek asırdır yaşıyorum, kola kutusu mu kalmış, gelin de yaşımıza uygun davranalım ve geleceğimizi nasıl ve kimlerle inşa edebiliriz, onu tartışalım” gibi laflar söylemem ve affedersiniz ama ayı gibi koşarım o kutunun peşinden. Kola kutusunun ezilince bir kenarından pırtlayan keskin köşesinin ayakkabımı çizmesine de hiç aldırmam, yine vermeye çalışırım falsoyu o metal yığınına, yine çoşarım gol olunca.
“Çocuk ruhluyum ben hehehe”anlamı da çıkmasın direkt olarak buradan aslında. Çoğu zaman en basit işleri yapmaktan kaçınacak kadar yorgun hissettiğim oluyor kendimi. En basiti, mesaj göndermek mesela. İnsana mesaj göndermek zor gelir mi? Evet, geliyor işte bazen. İlla cevap vermem gereken bir mesajsa da mesajı yazarken üşengeçlikten kelimeleri kısaltıp, işte sesli harfleri falan atıp, iyice ergen moduna bağlanmaktan korkuyorum. “hee tmm bn de glyrm ztn. hadi öpt grşrşz.” yazdığımı düşünsenize! Ya da “hiç ya npym işte, otryrm, sen npysn?” falan. Açıklamazsın da kimseye üşendim tuşlara basmaya diye. Bu da itiraf gibi oldu; kimse kişisel olarak üzerine alınmasın, kimseye gıcık olduğum falan yok ama evet, bazen üşenip mesajlara cevap vermediğim oluyor. Oh, söyledim de rahatladım! Hatta şunu da söyleyeyim yorgunluk ve üşengeçlik boyutum daha net anlaşılsın: Telefonumu şarj etmiyorum. Çünkü şarj aleti arayıp onu prize takmak zor geliyor. Nasıl bu moda girdiğimi anlatmayacağım ama burada. Sadece bazen mesaj gönderecek ya da telefonu şarj olsun diye prize takacak gücü o an için size verecek bir şeyleri ya da birilerini bulamıyorsunuz hayatınızda. Hepsi bu işte.
Evlilik muhabbetiyle girdim konuya, nerelere geldim! “Üşenmeden geyik bir yazı yazayım ben şimdi” diye düşünüp oturduğum bilgisayar başından böyle ciddi bir yazıyla kalkacağımı hiç beklememiştim oysa ki. Evlenen, evlenmek üzere olan, nişanlı, sözlü, sevgisili olan arkadaşlarıma mutluluklar dileyip tamamlayayım yazıyı ve kola kutusuyla maç yapma tekliflerini beklemeye başlayayım.
Büyüdüğüne inanmak zor oluyor ama bazen. Yanında ağlarken, yaşadığı sorunu çözmek için bulduğu ve o an kendisine çok mantıklı gelen tek çözüm “Öğretmene şikayet” olan arkadaşının, büyüyüp de elektrik ve su faturalarını son ödeme tarihi geçmeden yatırması gerektiği gibi bir sorumluluk alabileceğine ya da daha da önemlisi evine ekmek götürmesi gerçeğiyle başa çıkabileceğine inanamayabiliyorsun. Çünkü daha dün yerden yüksek oynayıp dana gibi birbirinizin peşinden koşuyordunuz. Ne zaman büyüdünüz oğlum bu kadar! Ya da aynı yaş aralığında bulunduğunuz bir akraba evlenince de ilginç geliyor insana. Gün yapıyordu anneleriniz ve siz orada önünüze konan böreği zorla yerken, kafanızda çay içildikten sonra nasıl bir oyun oynamanız gerektiği fikrini netleştirmeye çalışıyordunuz.
Aslında evlilik falan çok uzun bir süreç değil mi? Önce birisini beğeneceksin, onunla sevgili olmaya çalışacaksın. Bu çaba içerisine girmişken, kendini süper göstereceksin ister istemez, karşı taraf da bunu yapacak, onun mükemmel taraflarının ne olduğunu dinleyeceksin, hiç kimse kötü değildir zaten. Kendinden ödün vereceksin. Verdiğin bu ödünlerin karşındaki insan tarafından anlamsızca kullanılmamasını dileyeceksin içinden. Alttan alacaksın. Naz çekeceksin. Tüm bunların karşılığında “Ya ben seni sevmiyorum ya, ne bileyim, bir şey hissetmiyorum yani” gibi bir cümle duymazsan, sevdiğiniz filmlerden, müziklerden, yemeklerden ortak bir şeyler bulup kendinizi birbiriniz için yaratılmış insanlar olduğunuza inandıracaksınız ve “Sevgili olmak için ne duruyoruz ki, bence olalım yani, hayır beklemeye gerek yok” gibi düşünceler eşliğinde adım atacaksınız bir şeylere. Birlikte zaman geçirdikçe de bir şeylere “adını koymak” gerekliliği hissedilecek eğer işler yolunda giderse. Söz kesilecek, nişan olacak. “Nişan bohçası hazırlamak” gibi bir fiil olduğunun farkına varacaksınız. İlginç akrabalarla tanışılacak, saatler süren geyiklere tahammül edilecek ve sonunda “Evet” diyip evleneceksiniz. Sonra da bu “Evet”i herkesin içinde göbek atmaya zorlanarak kutlayacaksın. (Bence bu işin en çirkin tarafı burası)
Bütün bunları düşününce tüm arkadaşlarıma hayret ediyorum. Ne zaman yaptınız bütün bunları? “Niye yaptınız?” diye sormayayım şimdi, ayıp olur ama ne bileyim daha kaç yaşındayız ki! Yani yaşımız “çok” boyutuna geldi mi? Gerçi bu yaşla ilgili muhabbeti geçen gün Mustafa’yla beraber yaptık ders çalışırken gecenin köründe. Facebook’ta check-in yapıp “Benim bu yaşta, bu saatte, burada ne işim var!” yazmıştım hatta o akşam. Biz de bunun üzerine “Valla ya evimizde olup ‘Hanım bi çay getir be’ demeliydik, çay içerken o gün televizyonda hangi dizi varsa onu seyretmeliydik ve çizgili pijamamızı giyip uyumalıydık saat 11’de” gibi laflar söyleyip şakalar, komiklikler yaptık kendimizce. Şaka maka 25 yaşımıza geldik ve millet hayatını yoluna koymuş sayılırken, ben daha yoklamalarda “Buradayım, evet, ben” falan diyorum, hatta bazen bunları İngilizce bile söylüyorum “Bu yaşımıza boş gelmedik, öğrendik bir şeyler” anlamı çıksın diye, ya da sınavda lazım olur diye okula giderken durmadan öğrenci kimliğimi kontrol ediyorum. (Obsesifliğim var, evet) Tabii bu yaşa kadar da “Ooo benim senin yaşındayken 4 tane torunum vardı” gibi abartılı cümleler duymaktan da geri kalmadık, sanki bünyede “her şeye geç kalmış” imajı uyandırılmak isteniyormuş gibi.
He gerçi içinde bulunduğum durumdan keyif almama gibi bir şey söz konusu mu? Çoğu zaman değil aslında. Yani hala birisi çıksa dese ki “Olum kola kutusu ezdik, hadi deli maç yapıcaz, koş” falan, hiç öyle “Çeyrek asırdır yaşıyorum, kola kutusu mu kalmış, gelin de yaşımıza uygun davranalım ve geleceğimizi nasıl ve kimlerle inşa edebiliriz, onu tartışalım” gibi laflar söylemem ve affedersiniz ama ayı gibi koşarım o kutunun peşinden. Kola kutusunun ezilince bir kenarından pırtlayan keskin köşesinin ayakkabımı çizmesine de hiç aldırmam, yine vermeye çalışırım falsoyu o metal yığınına, yine çoşarım gol olunca.
“Çocuk ruhluyum ben hehehe”anlamı da çıkmasın direkt olarak buradan aslında. Çoğu zaman en basit işleri yapmaktan kaçınacak kadar yorgun hissettiğim oluyor kendimi. En basiti, mesaj göndermek mesela. İnsana mesaj göndermek zor gelir mi? Evet, geliyor işte bazen. İlla cevap vermem gereken bir mesajsa da mesajı yazarken üşengeçlikten kelimeleri kısaltıp, işte sesli harfleri falan atıp, iyice ergen moduna bağlanmaktan korkuyorum. “hee tmm bn de glyrm ztn. hadi öpt grşrşz.” yazdığımı düşünsenize! Ya da “hiç ya npym işte, otryrm, sen npysn?” falan. Açıklamazsın da kimseye üşendim tuşlara basmaya diye. Bu da itiraf gibi oldu; kimse kişisel olarak üzerine alınmasın, kimseye gıcık olduğum falan yok ama evet, bazen üşenip mesajlara cevap vermediğim oluyor. Oh, söyledim de rahatladım! Hatta şunu da söyleyeyim yorgunluk ve üşengeçlik boyutum daha net anlaşılsın: Telefonumu şarj etmiyorum. Çünkü şarj aleti arayıp onu prize takmak zor geliyor. Nasıl bu moda girdiğimi anlatmayacağım ama burada. Sadece bazen mesaj gönderecek ya da telefonu şarj olsun diye prize takacak gücü o an için size verecek bir şeyleri ya da birilerini bulamıyorsunuz hayatınızda. Hepsi bu işte.
Evlilik muhabbetiyle girdim konuya, nerelere geldim! “Üşenmeden geyik bir yazı yazayım ben şimdi” diye düşünüp oturduğum bilgisayar başından böyle ciddi bir yazıyla kalkacağımı hiç beklememiştim oysa ki. Evlenen, evlenmek üzere olan, nişanlı, sözlü, sevgisili olan arkadaşlarıma mutluluklar dileyip tamamlayayım yazıyı ve kola kutusuyla maç yapma tekliflerini beklemeye başlayayım.
Küçücük Şeylerle Mutlu Olmanın Peşinde
“Dur lan poğaça alayım şuradan, bir de çay yaparım eve gidince, böylece kendime mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlarım, kahvaltı keyfi yaparım, ohh ne güzel lan! Hayat bu işte!” düşünceleriyle pastaneye giriyorum. Bir adet poğaçadan “Hayatın güzel yanları da var” sonucuna varmam, biraz sığ bir insan olduğumu gösterecekse ve hakkımda “Ulan bir poğaçayla bile mutlu olabiliyor, kerizim benim!” cümleler kurulmasına neden olacaksa da o anki psikolojiyle bunları umursayacak boyutta değilim. Poğaçaya susamış bir arsız gibi davranıyorum ve poğaçaların bulunduğu bölgeye doğru atağa kalkıyorum. “Buyrun” diyen bir abi karşılıyor beni. Bir de sırıtıyor.
Önümde iki tane seçenek var. Ya peynirli poğaça alacağım ya da bana göre sade, abiye göre sadeli. Hayatım adına çok ciddi bir karar alacakmışım gibi önümdeki 3-4 poğaçaya bakıyorum. Kenarda köşede unutulmuş başka bir poğaça çarpıyor gözüme. “O neli?” diye soruyorum. Adam üzgün bir ifadeyle “Mısırlı” diyor, “Ama patlaşmış mısırlı”. “Hımm” diyorum. Gerçekten bilmem gereken bir şeydi bu. Ama abinin yüzüne de bir hüzün çöküyor aynı anda. Sanırım o poğaçayı kendine saklamıştı ve etrafı gözlem yeteneğim sayesinde onu fark etmemle birlikte yeterince huzursuz oldu. Hayatında herhangi bir şeyle ilk defa karşılaşan insan, sonunda ne olursa olsun merak duygusuna yenik düşer ve o şeye sahip olmak ister. Mısırlı poğaça fikri aslında bana çok da mantıklı gelmese bile sanki o güne kadar ana yiyeceğim mısırlı poğaçaymış da bugün de yemezsem hastaneye kaldırılırmışım ve sevenlerimi çok üzermişim gibi endişelenip “Tamam, alıyorum onu” diyorum. Sanki mısırlı poğaçayı ne yapacaksam!
Abi vaktim varsa çay ısmarlayabileceğini söylüyor. Bir adet pastane çalışanı ile çay içme fikri hiç hoş değil. Çay tekliflerimin de hep bakkal çakkaldan gelmesi ayrı bir sıkıntı zaten. Esnaflarda beraber çay içme isteği uyandıran bir kişiliğim var sanırım. Vergiden, stopajdan falan da anlamam ama hep bir çay ikram etme ve biraz oturup dertleşme hissi oluyor yurdum esnafında beni görünce. Bütün gün evde otursam kimse de arayıp “Erdem gel bir çay, kahve içelim” demez; ne zaman ekmek almaya inerim aşağıya, bakkal elinde bardakla bekler. Çay kaşığıyla bardağa vurup çeşitli melodiler eşliğinde beni karşılamasına ise hiç girmiyorum şu an burada.
Çay teklifini kibarca reddediyorum. Abi bu sefer şakacı kişiliğini ortaya çıkarıyor ve “Bira, şarap, viski olur mu?” diye soruyor. Nereye varmak istediği hakkında gerçekten bir fikrim yok ama yine de “Valla olsa iyi olur aslında” diyorum. “Neden?” diye soruyor. Özel hayatımı bu meraklı beyefendiye açacak değilim. “Ehehehe” diye salak bir gülüşle geçiştirmeye çalışıyorum durumu. “Ne oldu? Söyle!” diyor. Müşterisini bu kadar sahiplenen ve ne olursa olsun hep onu destekleyecek olan bir iş yeri sahibini de ilk defa görüyorum. “Yok bir şey abi, ne olsun ya!” diyorum. “Gözler öyle demiyor ama” diyor. “Abi manyak mısın sen ne diye gözlerimin içine bakıyorsun? Ben bile bu kadar incelemiyorum kendimi aynada!” demek istiyorum ama artık dışarıdan nasıl gözüküyorsam ve bu halim adamı ne kadar çok üzüyorsa; kafamı kaldırdığımda küçük ve içinden peynir fışkıran poğaçamsı bir şey görüyorum. “Al bakalım, ikram” diyor. Mal bulmuş mağribi gibi adamın uzattığı şeye saldırıyorum. Sezercik’in zamanında bir filmde lahmacununun yarısını koparıp verdiği çocuk bile bu kadar sevinmemişti. Adam, suratımda gördüğü ifadeyle birlikte elimdeki şeyi çekip alıyor ve kese kağıdı gibi bir şeye az önce uzattığı şeyden birkaç tane daha koyup bana uzatıyor. “Hadi al bakalım, evdekilere de götürürsün” diyor. Suratında mağrur bir ifade var.
İşimi tamamlayınca (para üstünü falan alınca yani), abi arkamdan sesleniyor ve elimdeki poşeti işaret ederek “Bir şey takma kafana. Çok düşünmeyeceksin. Olmuyorsa olmuyor yani. Unutma ki insanı asıl mutlu eden şeyler, küçücük şeylerdir” diye bir şeyler söylüyor. “Ne ima etti lan şimdi bu?” diye düşünüp dik dik bakıyorum suratına kapıdan çıkarken.
Önümde iki tane seçenek var. Ya peynirli poğaça alacağım ya da bana göre sade, abiye göre sadeli. Hayatım adına çok ciddi bir karar alacakmışım gibi önümdeki 3-4 poğaçaya bakıyorum. Kenarda köşede unutulmuş başka bir poğaça çarpıyor gözüme. “O neli?” diye soruyorum. Adam üzgün bir ifadeyle “Mısırlı” diyor, “Ama patlaşmış mısırlı”. “Hımm” diyorum. Gerçekten bilmem gereken bir şeydi bu. Ama abinin yüzüne de bir hüzün çöküyor aynı anda. Sanırım o poğaçayı kendine saklamıştı ve etrafı gözlem yeteneğim sayesinde onu fark etmemle birlikte yeterince huzursuz oldu. Hayatında herhangi bir şeyle ilk defa karşılaşan insan, sonunda ne olursa olsun merak duygusuna yenik düşer ve o şeye sahip olmak ister. Mısırlı poğaça fikri aslında bana çok da mantıklı gelmese bile sanki o güne kadar ana yiyeceğim mısırlı poğaçaymış da bugün de yemezsem hastaneye kaldırılırmışım ve sevenlerimi çok üzermişim gibi endişelenip “Tamam, alıyorum onu” diyorum. Sanki mısırlı poğaçayı ne yapacaksam!
Abi vaktim varsa çay ısmarlayabileceğini söylüyor. Bir adet pastane çalışanı ile çay içme fikri hiç hoş değil. Çay tekliflerimin de hep bakkal çakkaldan gelmesi ayrı bir sıkıntı zaten. Esnaflarda beraber çay içme isteği uyandıran bir kişiliğim var sanırım. Vergiden, stopajdan falan da anlamam ama hep bir çay ikram etme ve biraz oturup dertleşme hissi oluyor yurdum esnafında beni görünce. Bütün gün evde otursam kimse de arayıp “Erdem gel bir çay, kahve içelim” demez; ne zaman ekmek almaya inerim aşağıya, bakkal elinde bardakla bekler. Çay kaşığıyla bardağa vurup çeşitli melodiler eşliğinde beni karşılamasına ise hiç girmiyorum şu an burada.
Çay teklifini kibarca reddediyorum. Abi bu sefer şakacı kişiliğini ortaya çıkarıyor ve “Bira, şarap, viski olur mu?” diye soruyor. Nereye varmak istediği hakkında gerçekten bir fikrim yok ama yine de “Valla olsa iyi olur aslında” diyorum. “Neden?” diye soruyor. Özel hayatımı bu meraklı beyefendiye açacak değilim. “Ehehehe” diye salak bir gülüşle geçiştirmeye çalışıyorum durumu. “Ne oldu? Söyle!” diyor. Müşterisini bu kadar sahiplenen ve ne olursa olsun hep onu destekleyecek olan bir iş yeri sahibini de ilk defa görüyorum. “Yok bir şey abi, ne olsun ya!” diyorum. “Gözler öyle demiyor ama” diyor. “Abi manyak mısın sen ne diye gözlerimin içine bakıyorsun? Ben bile bu kadar incelemiyorum kendimi aynada!” demek istiyorum ama artık dışarıdan nasıl gözüküyorsam ve bu halim adamı ne kadar çok üzüyorsa; kafamı kaldırdığımda küçük ve içinden peynir fışkıran poğaçamsı bir şey görüyorum. “Al bakalım, ikram” diyor. Mal bulmuş mağribi gibi adamın uzattığı şeye saldırıyorum. Sezercik’in zamanında bir filmde lahmacununun yarısını koparıp verdiği çocuk bile bu kadar sevinmemişti. Adam, suratımda gördüğü ifadeyle birlikte elimdeki şeyi çekip alıyor ve kese kağıdı gibi bir şeye az önce uzattığı şeyden birkaç tane daha koyup bana uzatıyor. “Hadi al bakalım, evdekilere de götürürsün” diyor. Suratında mağrur bir ifade var.
İşimi tamamlayınca (para üstünü falan alınca yani), abi arkamdan sesleniyor ve elimdeki poşeti işaret ederek “Bir şey takma kafana. Çok düşünmeyeceksin. Olmuyorsa olmuyor yani. Unutma ki insanı asıl mutlu eden şeyler, küçücük şeylerdir” diye bir şeyler söylüyor. “Ne ima etti lan şimdi bu?” diye düşünüp dik dik bakıyorum suratına kapıdan çıkarken.
Soğuk
Her gün aradım onu – ne yazık ki, başkaları gibi durmadan yeni şeylerle uğraşacak bir düzenim yok. Yani, demek istiyorum ki, bu kadını hiç olmazsa bir hafta filan aramayacak kadar küçük bir uğraşım olsaydı. Çünkü, efendim, anladı sonunda kendisinden başka ilgilenecek bir şeyim olmadığını.
Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken
11:27 idi saat uyandığımda. Son günlerde uyku düzeni diye bir şey kalmadığı için bu saate kadar uyuyabilmeme şaşırmakla geçirdim birkaç saniyeyi. Bir gün gece 2’de yat, sabah 5’te kalk, diğer gün sabah 5’e kadar bekle, sonra 8’de uyan şeklinde garip bir yaşam formu geliştirdim ve bunları yaparken, sağlıktır, düzenli bir hayattır falan hiç aklıma getirmiyorum. Yataktan doğruldum, kahvaltı etmek istemedi canım, ölüyü diriltecek kadar koyu bir kahve yapmak ise o an için çok mantıklı geldi bana. Migren hafif hafif kapıyı çalıp misafir olacağını hissettirirken, bir hazırlık yapmamak kendisine karşı çok ayıp olurdu. Misafire ikram önemlidir çünkü bizim kültürümüzde. Kahveyi doldurduğum koca kupayı elime alıp odama geçtim yine. Perdeyi aralayıp kar yağıyor mu diye bir kontrol ettim. Amaçsız bir hareketti. Sonra kitaplığın önünden geçerken gözüme Oğuz Atay takıldı. Korkuyu Beklerken. Kaç kere okudum bu kitabı kimbilir. Yatağıma oturdum, rastgele bir sayfa açtım. “Geç kalmıştım. Burada paslanıp gidiyordum; hafızam paslanmaya başlamıştı bile. Yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. Elbette! Kimseyle konuşmuyordum ki. Sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarım dışında her şeyi unutacaktım. Konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim.” yazıyordu önümde. Kendime duymadığım saygıyı Oğuz Atay’a duyuyorum.
Kahvemden bir yudum almaya çalıştım ama sıcaklığı ürküttü beni. Sıcakla işim olmuyor hiç. Zaten soğuk bir insanım, en azından çayı, kahveyi sıcakken içip ortalama bir hayat sürdürebilirdim belki. Sıcakken güzel olurmuş onları içmek, yoksa tadı kaçarmış, bir şeye benzemezmiş. O yüzden hemen içmek gerekirmiş. Böyle şeyler duyuyorum hep. “Çayını soğutmadan iç” var bir de mesela. Neyi soğutmuyorum ki! Acaba bir gün soğutmadan içebilecek miyim bunları? Daha iyi olabilecek miyim? Keyif alarak yapmak lazım tabii her şeyi. Buz gibi olunca bir anlamı yokmuş. Soğuyan şeyi tekrar ısıtmak da çok iyi bir çözüm değil zaten. Soğudu bir kere. Eski haline dönmesini bekleyemezsin ki. Ben bile soğuyunca bir şeyden, hevesim kırılınca falan, bir türlü eski halime dönemezken; bir kupa dolusu çayın, kahvenin tekrar ısındıktan sonra sana nasıl keyif vermesini bekleyebilirsin ki zaten? Saçma yani. Sıcakken içmeliyim bugün kahveyi o yüzden. Belki bir şeyler değişir, başkalarının aldığı keyif neymiş, onu görürüm.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp sıcaklığa aldırmadan içtim kahveyi. Gözlerle ne alakası var halbuki bu durumun değil mi? Bir şey içiyorsun ama gözlerle tepki veriyorsun. Değişik bir şey. Hep aynı ortamı görmekten sıkılmış olan gözlerin farkındalık peşinde koşmasından kaynaklanıyordur belki bu durum. İşte sol tarafımda kitaplık var, önümde bilgisayar, karşı duvarda dolap ve sağ tarafımdaki duvarın en dibinde de pencere. Değişiklik olsun diye poster asmıştım duvara geçen gün ama onu da pek önemsemedim sonra. Değişikliklere hazır değilim herhalde. Her şey alıştığım gibi gitsin, yeni şeylerle uğraşacak bir düzenim yok. O yüzden kahveyi de soğuk içeyim yine. Yandım zaten içince onu da. Acı çekeceğime hiç tat almam daha iyi. Yine dalarım kitabıma, unuturum onu bir köşede. Ne zaman bana bir sürü şey düşündürecek olan bir cümle okuyup da kafamı kaldırdığımda görürsem kahveyi, o zaman içerim işte.
Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken
11:27 idi saat uyandığımda. Son günlerde uyku düzeni diye bir şey kalmadığı için bu saate kadar uyuyabilmeme şaşırmakla geçirdim birkaç saniyeyi. Bir gün gece 2’de yat, sabah 5’te kalk, diğer gün sabah 5’e kadar bekle, sonra 8’de uyan şeklinde garip bir yaşam formu geliştirdim ve bunları yaparken, sağlıktır, düzenli bir hayattır falan hiç aklıma getirmiyorum. Yataktan doğruldum, kahvaltı etmek istemedi canım, ölüyü diriltecek kadar koyu bir kahve yapmak ise o an için çok mantıklı geldi bana. Migren hafif hafif kapıyı çalıp misafir olacağını hissettirirken, bir hazırlık yapmamak kendisine karşı çok ayıp olurdu. Misafire ikram önemlidir çünkü bizim kültürümüzde. Kahveyi doldurduğum koca kupayı elime alıp odama geçtim yine. Perdeyi aralayıp kar yağıyor mu diye bir kontrol ettim. Amaçsız bir hareketti. Sonra kitaplığın önünden geçerken gözüme Oğuz Atay takıldı. Korkuyu Beklerken. Kaç kere okudum bu kitabı kimbilir. Yatağıma oturdum, rastgele bir sayfa açtım. “Geç kalmıştım. Burada paslanıp gidiyordum; hafızam paslanmaya başlamıştı bile. Yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. Elbette! Kimseyle konuşmuyordum ki. Sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarım dışında her şeyi unutacaktım. Konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim.” yazıyordu önümde. Kendime duymadığım saygıyı Oğuz Atay’a duyuyorum.
Kahvemden bir yudum almaya çalıştım ama sıcaklığı ürküttü beni. Sıcakla işim olmuyor hiç. Zaten soğuk bir insanım, en azından çayı, kahveyi sıcakken içip ortalama bir hayat sürdürebilirdim belki. Sıcakken güzel olurmuş onları içmek, yoksa tadı kaçarmış, bir şeye benzemezmiş. O yüzden hemen içmek gerekirmiş. Böyle şeyler duyuyorum hep. “Çayını soğutmadan iç” var bir de mesela. Neyi soğutmuyorum ki! Acaba bir gün soğutmadan içebilecek miyim bunları? Daha iyi olabilecek miyim? Keyif alarak yapmak lazım tabii her şeyi. Buz gibi olunca bir anlamı yokmuş. Soğuyan şeyi tekrar ısıtmak da çok iyi bir çözüm değil zaten. Soğudu bir kere. Eski haline dönmesini bekleyemezsin ki. Ben bile soğuyunca bir şeyden, hevesim kırılınca falan, bir türlü eski halime dönemezken; bir kupa dolusu çayın, kahvenin tekrar ısındıktan sonra sana nasıl keyif vermesini bekleyebilirsin ki zaten? Saçma yani. Sıcakken içmeliyim bugün kahveyi o yüzden. Belki bir şeyler değişir, başkalarının aldığı keyif neymiş, onu görürüm.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp sıcaklığa aldırmadan içtim kahveyi. Gözlerle ne alakası var halbuki bu durumun değil mi? Bir şey içiyorsun ama gözlerle tepki veriyorsun. Değişik bir şey. Hep aynı ortamı görmekten sıkılmış olan gözlerin farkındalık peşinde koşmasından kaynaklanıyordur belki bu durum. İşte sol tarafımda kitaplık var, önümde bilgisayar, karşı duvarda dolap ve sağ tarafımdaki duvarın en dibinde de pencere. Değişiklik olsun diye poster asmıştım duvara geçen gün ama onu da pek önemsemedim sonra. Değişikliklere hazır değilim herhalde. Her şey alıştığım gibi gitsin, yeni şeylerle uğraşacak bir düzenim yok. O yüzden kahveyi de soğuk içeyim yine. Yandım zaten içince onu da. Acı çekeceğime hiç tat almam daha iyi. Yine dalarım kitabıma, unuturum onu bir köşede. Ne zaman bana bir sürü şey düşündürecek olan bir cümle okuyup da kafamı kaldırdığımda görürsem kahveyi, o zaman içerim işte.
Abarık Kahve Bağımlısı
“Uykum geldi, dur ben bi kahve içeyim”, “Başım mı ağrıyacak ne, kahve içeyim”, “Off çok yoruldum, kahve içmeliyim”, “Muhabbet falan, bi kahve iyi gider şimdi”, “Mutlu muyum ne, kahve yapayım”, “Ders anlatacağım, kahve içeyim”, “Ders dinleyeceğim, bir kahve alayım”, “Kahve içeyim”, “Kahve, evet”. Bunlar gibi bir sürü cümle kurarak her daim kendimi kahve içmeye razı etmek için çabalıyorum. Aslında artık öyle bir boyuta geldi ki bu kahve bağımlılığım, herhangi bir çabaya bile gerek kalmıyor çoğu zaman. Uyanıyorum, gözlerimi “plonk!” gibi bir efektle açıyorum ve aklıma gelen ilk şey kahve oluyor, gün boyunca da o kahve fikri bir türlü gidemiyor aklımdan.
Çocukken çok kandırılmaya çalışıldım; “Kahve zararlıdır”, “Kahve içemezsin sen, yaşın tutmaz”, “Bıyıkların çıkar, koca adam gibi olursun”, “Vallahi ölürsün onu içersen; bizim bir komşunun oğlu bir yudum içti kahveden anında ‘küt!’ diye gitti” gibi cümlelerle insanlar aramıza girdi hep kahveyle. “Yaşın tutmaz” olayı çok komik zaten; kahve lan alt tarafı, öyle nükleer bir reaksiyon gerçekleştirmiyor ki bünyede elektron kopsun, proton zıplasın da miden ışıma yapsın falan. Bu bahaneyi pek yemiyordum ama “Bıyıkların çıkar” lafı biraz korkutuyordu beni. Düşünsene; boyun daha 1.15 ama bıyıklısın. Ürkütücü bir görüntü. Bakkaldan traş bıçağı alıyorsun, iki günde bir girişiyorsun suratına koca adam gibi. Zaten dünyadaki en korkunç şey de koca adam tipli çocuktur bana göre. Ayrı bir korkutma potansiyeli var bu tiplerin. Sanki her an olay çıkaracak, evini dağıtacak, seni yerinden yurdundan edecekmiş gibi. Kısacık boyu var ama sana istediği her kötülüğü yapabilirmiş ve sana acıdığı için kılına dokunmuyormuş gibi. Benim tombulumsu bir suratım vardı küçükken, bu yüzden bıyıklı da olsam koca adam tipli gibi değil de hormonal bozukluğu olan bir ucube gibi gözükürdüm mesela. Bu bıyık gerçeği ve yaratık gibi gözükme korkusu yüzünden bir dönem kahve görünce koltuk ya da masa altına saklandığım da oldu “İstemiyorum bıyık, kahvenizi de istemiyorum, neyin peşindesiniz!” diyerek.
Bir yudum kahve içtiği için ölen çocuk yalanına da kimse inanmamı beklememeliydi mümkünse. Neydi ki bu postmodern bir intihar şekli mi! (Tabii o zamanlar bu durumu böyle entel dantel cümlelerle değil, daha sığ olacak şekilde “Ya bence ölmemiştir, öldüyse de kahve içeceği ana gelmiştir ölüm, başka bir şeyden olmuştur o yaa, kahveden değildir bence, biraz imkansız geliyor çünkü bana bu” gibi cümleler kurarak eleştiriyordum) Ya bir de bu nasıl psikopatça bir düşünce eseridir ki ufacık çocukları böyle korkutursunuz! Alt tarafı iki kaşık fazladan kahve atılacak diye ölüm falan te allam! Yazıktır, bırakın içsin işte. (Atarlı genç oldum bir anda)
Bir de kahveden keyif alma olayı var. En keyifli an ayaklarımı uzatıp Boğaz’a karşı içmek oluyor benim için. Evde olunca da bu keyif olayını başka şeylerin peşinde koşarak çıkarıyorum, sonuçta odandasın ve duvarlara bakıp çok da eğlenme ihtimalin yok. O yüzden kahve yapacağım zaman “Kahvemi nasıl hazırlasam acaba? Brezilya kahvesi mi yapsam filtre kahve mi yoksa Kenya kahvesine mi bir şans versem ne yapsam?” gibi otantik düşünceler beliriyor kafamda. Bunların hayalini kurarak keyif almaya çalışıyorum işte çok önemli bir insanmışım da her gün bir kupa Brezilya kahvesi içmeden kendime gelemiyormuşum gibi davranıp. He yine gidip bildiğimiz nescafe yapıyorum, sade, şekersiz, acı bir şey.
Uykum da kaçmıyor bütün gün kahveye abandığım halde. Bir yerden sonra vücut bu abarıklığıma alıştı herhalde, herhangi bir tepki vermiyor. Bir de mutlu olunca daha da çok sarılıyorum kahveye. Son birkaç gündür farkındayım bunun da. Sonra yüz bulup veriyorum kendimi hep kahveye, yine kahveye. Şimdi yazıyı bitireyim, bir kahve yapayım, bir de şarkı açıp dinleyeyim:
Ben her zaman böyle, ben böyle vesaireeeee…
http://www.youtube.com/watch?v=PtSrIsg7ALk
Çocukken çok kandırılmaya çalışıldım; “Kahve zararlıdır”, “Kahve içemezsin sen, yaşın tutmaz”, “Bıyıkların çıkar, koca adam gibi olursun”, “Vallahi ölürsün onu içersen; bizim bir komşunun oğlu bir yudum içti kahveden anında ‘küt!’ diye gitti” gibi cümlelerle insanlar aramıza girdi hep kahveyle. “Yaşın tutmaz” olayı çok komik zaten; kahve lan alt tarafı, öyle nükleer bir reaksiyon gerçekleştirmiyor ki bünyede elektron kopsun, proton zıplasın da miden ışıma yapsın falan. Bu bahaneyi pek yemiyordum ama “Bıyıkların çıkar” lafı biraz korkutuyordu beni. Düşünsene; boyun daha 1.15 ama bıyıklısın. Ürkütücü bir görüntü. Bakkaldan traş bıçağı alıyorsun, iki günde bir girişiyorsun suratına koca adam gibi. Zaten dünyadaki en korkunç şey de koca adam tipli çocuktur bana göre. Ayrı bir korkutma potansiyeli var bu tiplerin. Sanki her an olay çıkaracak, evini dağıtacak, seni yerinden yurdundan edecekmiş gibi. Kısacık boyu var ama sana istediği her kötülüğü yapabilirmiş ve sana acıdığı için kılına dokunmuyormuş gibi. Benim tombulumsu bir suratım vardı küçükken, bu yüzden bıyıklı da olsam koca adam tipli gibi değil de hormonal bozukluğu olan bir ucube gibi gözükürdüm mesela. Bu bıyık gerçeği ve yaratık gibi gözükme korkusu yüzünden bir dönem kahve görünce koltuk ya da masa altına saklandığım da oldu “İstemiyorum bıyık, kahvenizi de istemiyorum, neyin peşindesiniz!” diyerek.
Bir yudum kahve içtiği için ölen çocuk yalanına da kimse inanmamı beklememeliydi mümkünse. Neydi ki bu postmodern bir intihar şekli mi! (Tabii o zamanlar bu durumu böyle entel dantel cümlelerle değil, daha sığ olacak şekilde “Ya bence ölmemiştir, öldüyse de kahve içeceği ana gelmiştir ölüm, başka bir şeyden olmuştur o yaa, kahveden değildir bence, biraz imkansız geliyor çünkü bana bu” gibi cümleler kurarak eleştiriyordum) Ya bir de bu nasıl psikopatça bir düşünce eseridir ki ufacık çocukları böyle korkutursunuz! Alt tarafı iki kaşık fazladan kahve atılacak diye ölüm falan te allam! Yazıktır, bırakın içsin işte. (Atarlı genç oldum bir anda)
Bir de kahveden keyif alma olayı var. En keyifli an ayaklarımı uzatıp Boğaz’a karşı içmek oluyor benim için. Evde olunca da bu keyif olayını başka şeylerin peşinde koşarak çıkarıyorum, sonuçta odandasın ve duvarlara bakıp çok da eğlenme ihtimalin yok. O yüzden kahve yapacağım zaman “Kahvemi nasıl hazırlasam acaba? Brezilya kahvesi mi yapsam filtre kahve mi yoksa Kenya kahvesine mi bir şans versem ne yapsam?” gibi otantik düşünceler beliriyor kafamda. Bunların hayalini kurarak keyif almaya çalışıyorum işte çok önemli bir insanmışım da her gün bir kupa Brezilya kahvesi içmeden kendime gelemiyormuşum gibi davranıp. He yine gidip bildiğimiz nescafe yapıyorum, sade, şekersiz, acı bir şey.
Uykum da kaçmıyor bütün gün kahveye abandığım halde. Bir yerden sonra vücut bu abarıklığıma alıştı herhalde, herhangi bir tepki vermiyor. Bir de mutlu olunca daha da çok sarılıyorum kahveye. Son birkaç gündür farkındayım bunun da. Sonra yüz bulup veriyorum kendimi hep kahveye, yine kahveye. Şimdi yazıyı bitireyim, bir kahve yapayım, bir de şarkı açıp dinleyeyim:
Ben her zaman böyle, ben böyle vesaireeeee…
http://www.youtube.com/watch?v=PtSrIsg7ALk
18 Şubat 2012 Cumartesi
Sarışın Erdem
“Bir günü daha bitirdik. Hayat işte, su gibi akıp geçiyor, daha dün üç yaşındaydım ben, ne zaman bu yaşa geldim de kendi kendime minibüs bekleyebiliyorum! Hayret edilecek bir şey!” diye bir akşam vakti derin düşünceler içine dalmışken yanıma bir abi yaklaşıyor. İlk söylediği şey “gogwoıngaspfnq” gibi bir cümle. “Efendim?” diyorum. “ksdgıwnsgwe giden minibüs buradan mı geçiyor?” diye soruyor. Gözlerimi kısarak “Nereye?” diye bir soru da ben yöneltiyorum. Gözleri kısmak size söylenen şeyi anlamadığınızı göstermek için yapılan bir eylem. Abi gideceği yeri açık adres vererek anlatmaya başlıyor, fakat bahsettiği sokaklar hakkında hiçbir fikrim yok. “Keşke yolda giderken sokak isimlerine baksaydım, anca dana gibi yerlere bakıyorum, hayatın bu küçük detaylarını kaçırıyorum” diyerek hüzünleniyorum. Adamın gideceği yeri bu kadar açık bir şekilde anlatmasına rağmen hala “Bilmiyorum yaa” dersem kendisine karşı çok büyük saygısızlık yapmış olurum. O yüzden sanki gideceği yeri çok iyi biliyormuşum da bir anlık dalgınlığıma gelmiş ve az önce hatırlayamamışım fakat şu an kendimden ve oraya gidecek minibüsten süper bir şekilde eminmişim gibi davranıp “Hee! Tamam, tamam burada bekle abi” diyorum. Adamın suratında yine de bir kararsızlık görünce yaklaşık on saniyedir yanımda olmasına rağmen bana deli gibi güvenmesini umarak “Ben de o minibüse bineceğim zaten” diyorum. Bazen böyle içinde bulunduğum an içinde insanlığa hiçbir yararı olmayan ipe sapa gelmez cümleler kurabiliyorum.
Adam sigarasını yakıyor ve bana dönüp “Memleket neresi abi?” diye soruyor. Sokak lambalarının da altında olduğumuz için karakolda ifade veriyormuş gibi hissediyorum kendimi. “İstanbul” diyorum. Şöyle bir süzüyor beni ve “Nasıl ya!” diye hayret ediyor. Ayağımdaki botlara falan bakarak İstanbullu olamayacağımı düşünmüş olmalı. Bildiğin bot halbuki. “Öyle birkaç kuşaktır İstanbulluyuz işte” diyorum. “Ben seni uzaktan bakınca Samsunlu sandım” diyor. “Sarışınlık da var, Samsunlular da böyledir” diye devam ediyor. Daha önce uzaktan bakılarak herhangi bir şehirde doğmuş olabileceğime karar verilmemişti. İnsanlar garip şeyler düşünebiliyor demek ki benim hakkımda. Sarışın olma mevzusu da yeterince ilginç zaten, sarışın olduğumu iddia edebileceği tek veri elimde minibüs şoförüne vermek üzere tuttuğum sarı 5 lira. “Lan yüzüm gözüm sapsarı ve hasta mı oluyorum da adam bu gerçeği can acıtıcı bir şekilde söylememek için böyle ilginç işler peşinde koşuyor?” diye düşünüp ateşim var mı diye bakıyorum. Migren dışında bir sıkıntım yok gibi gözüküyor.
Ben böyle salak salak hasta olup olmadığımı anlamaya çalışırken ve adam da yanımda yüksek yüksek binalara ilginç bakışlar fırlatırken binmemiz gereken minibüs ışık hızına yakın bir şekilde önümüzden geçiyor. Abi inanılmaz bir stres yüklenerek “Laaan biz buna binmeyecek miydik!” diye haykırarak kaçırdğımız minibüsün peşinden koşmaya başlıyor. Beni arkasında unuttuğunu fark ederek bir an için geri dönüyor ve “Koş koooooş!” diye bana sesleniyor. Ben de sanki hayatım boyuna birisinin bana “koş” demesini beklemiş ve o fırsat şu anda ayağına gelmiş biri gibi davranarak adamın peşinden koşmaya başlıyorum. Annem “Şu kıyafetlerini kaldır mısın şuradan?” dese “Tamam yeaa mamam yeaa” diye tepkiler veririm ama elalemin adamının dediği şeyi hiç tereddüt etmeden yapmaya başlıyorum. Şimdi iki adam son sürat giden bir minibüsün peşinde avare gibi koşuyor. Abi minibüsün şoförünün dikkatini çekmek için arada ıslık falan çalıyor, en sonunda “Kaptaaan!” diye bağırıyor. Hayatımda bir minibüse binebilmek için bu kadar kendinden geçen bir adam görmemiştim! Bütün Beylikdüzü halkına yeterince rezil olduktan sonra minibüsü yakalayamayacağımızı anlayan abi duruyor ve “Ee gitti artık” diye bir çıkarım yapıyor. O duruyor diye ben de duruyorum. Pavlov’un köpekleri gibiyim. Otur, kalk, koş, koooooşş; ne dense yapıyorum.
“Neyse gitti o artık, başka bir strateji geliştirelim” diyen adam bu konularda uzman gibi. “Kaçan minibüsleri ve otobüsleri nasıl dize getiririz?” başlıklı bir tez hazırlamış olabilir. “Şimdi şuradan gidelim ve o arabaya binelim” diyor. Tabii ki bu fikre karşı çıkmam düşünülemez. O an yanımda kim olursa olsun her dediğini yapacak gibi davranıyorum, hayatımın en uysal anındayım. Ve daha önce hiç görmediğim bir adamla iki kafadar gibi yola koyuluyoruz. Amacımız bir alt yola gidip kaçırdığımız minibüsü yakalamak. Yolda futbol hakkında yorumlar yapıp, biraz da ülkenin başındakilerini kötülerken ileride binmemiz gereken minibüs gözüküyor ve ben laf anlatırken, abi beni takmadan yine koşmaya başlıyor. Ben de düğmesine basılmış gibi yine koşmaya başlıyorum. Manyak gibi koşuyoruz bu akşam. Minibüs yine gidiyor.
Bu sefer de bir alt yola daha inerek minibüsü orada yakalabileceğimizi ileri sürüyor abi. Beylikdüzü’nün bütün ara sokaklarını kendini bilmez bir şoför yüzünden arşınlıyoruz. En sonunda bir yerde durmaya karar veriyoruz ve “Minibüs gelecekse buraya gelsin, ne bu böyle!” serzenişleri ile atarlanıyoruz. Başka bir minibüs geliyor bu kez ama abi çok kalabalık olduğu için buna binersek sıkış tepiş gideceğimizi belirtiyor ve buna değmeyeceğini ekliyor. “Ulan ne diye ayı gibi koştuk o zaman insan gibi bekleseydik yerimizde diğer gelecek arabayı!” diye kızmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Abi karar alıyor, ben uyguluyorum. Hep böyle oluyor bu; karar alanlara arkalarından bakıyorum, hatta yeri geliyor sarışın oluyorum...
Adam sigarasını yakıyor ve bana dönüp “Memleket neresi abi?” diye soruyor. Sokak lambalarının da altında olduğumuz için karakolda ifade veriyormuş gibi hissediyorum kendimi. “İstanbul” diyorum. Şöyle bir süzüyor beni ve “Nasıl ya!” diye hayret ediyor. Ayağımdaki botlara falan bakarak İstanbullu olamayacağımı düşünmüş olmalı. Bildiğin bot halbuki. “Öyle birkaç kuşaktır İstanbulluyuz işte” diyorum. “Ben seni uzaktan bakınca Samsunlu sandım” diyor. “Sarışınlık da var, Samsunlular da böyledir” diye devam ediyor. Daha önce uzaktan bakılarak herhangi bir şehirde doğmuş olabileceğime karar verilmemişti. İnsanlar garip şeyler düşünebiliyor demek ki benim hakkımda. Sarışın olma mevzusu da yeterince ilginç zaten, sarışın olduğumu iddia edebileceği tek veri elimde minibüs şoförüne vermek üzere tuttuğum sarı 5 lira. “Lan yüzüm gözüm sapsarı ve hasta mı oluyorum da adam bu gerçeği can acıtıcı bir şekilde söylememek için böyle ilginç işler peşinde koşuyor?” diye düşünüp ateşim var mı diye bakıyorum. Migren dışında bir sıkıntım yok gibi gözüküyor.
Ben böyle salak salak hasta olup olmadığımı anlamaya çalışırken ve adam da yanımda yüksek yüksek binalara ilginç bakışlar fırlatırken binmemiz gereken minibüs ışık hızına yakın bir şekilde önümüzden geçiyor. Abi inanılmaz bir stres yüklenerek “Laaan biz buna binmeyecek miydik!” diye haykırarak kaçırdğımız minibüsün peşinden koşmaya başlıyor. Beni arkasında unuttuğunu fark ederek bir an için geri dönüyor ve “Koş koooooş!” diye bana sesleniyor. Ben de sanki hayatım boyuna birisinin bana “koş” demesini beklemiş ve o fırsat şu anda ayağına gelmiş biri gibi davranarak adamın peşinden koşmaya başlıyorum. Annem “Şu kıyafetlerini kaldır mısın şuradan?” dese “Tamam yeaa mamam yeaa” diye tepkiler veririm ama elalemin adamının dediği şeyi hiç tereddüt etmeden yapmaya başlıyorum. Şimdi iki adam son sürat giden bir minibüsün peşinde avare gibi koşuyor. Abi minibüsün şoförünün dikkatini çekmek için arada ıslık falan çalıyor, en sonunda “Kaptaaan!” diye bağırıyor. Hayatımda bir minibüse binebilmek için bu kadar kendinden geçen bir adam görmemiştim! Bütün Beylikdüzü halkına yeterince rezil olduktan sonra minibüsü yakalayamayacağımızı anlayan abi duruyor ve “Ee gitti artık” diye bir çıkarım yapıyor. O duruyor diye ben de duruyorum. Pavlov’un köpekleri gibiyim. Otur, kalk, koş, koooooşş; ne dense yapıyorum.
“Neyse gitti o artık, başka bir strateji geliştirelim” diyen adam bu konularda uzman gibi. “Kaçan minibüsleri ve otobüsleri nasıl dize getiririz?” başlıklı bir tez hazırlamış olabilir. “Şimdi şuradan gidelim ve o arabaya binelim” diyor. Tabii ki bu fikre karşı çıkmam düşünülemez. O an yanımda kim olursa olsun her dediğini yapacak gibi davranıyorum, hayatımın en uysal anındayım. Ve daha önce hiç görmediğim bir adamla iki kafadar gibi yola koyuluyoruz. Amacımız bir alt yola gidip kaçırdığımız minibüsü yakalamak. Yolda futbol hakkında yorumlar yapıp, biraz da ülkenin başındakilerini kötülerken ileride binmemiz gereken minibüs gözüküyor ve ben laf anlatırken, abi beni takmadan yine koşmaya başlıyor. Ben de düğmesine basılmış gibi yine koşmaya başlıyorum. Manyak gibi koşuyoruz bu akşam. Minibüs yine gidiyor.
Bu sefer de bir alt yola daha inerek minibüsü orada yakalabileceğimizi ileri sürüyor abi. Beylikdüzü’nün bütün ara sokaklarını kendini bilmez bir şoför yüzünden arşınlıyoruz. En sonunda bir yerde durmaya karar veriyoruz ve “Minibüs gelecekse buraya gelsin, ne bu böyle!” serzenişleri ile atarlanıyoruz. Başka bir minibüs geliyor bu kez ama abi çok kalabalık olduğu için buna binersek sıkış tepiş gideceğimizi belirtiyor ve buna değmeyeceğini ekliyor. “Ulan ne diye ayı gibi koştuk o zaman insan gibi bekleseydik yerimizde diğer gelecek arabayı!” diye kızmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Abi karar alıyor, ben uyguluyorum. Hep böyle oluyor bu; karar alanlara arkalarından bakıyorum, hatta yeri geliyor sarışın oluyorum...
Adeta Bir Pikachu idim Elektrik Saçan
Cozurt diye bir ses geliyor sandalyeye oturunca ve bu sesin kaynağı vücutta bir irkilme yaratıyor. “Noluyo yaa!” diyerek etrafa bakınıyorum ama görebildiğim bir şey yok. Kendi kendime çeşitli reaksiyonlar yaptığımı ve dünyaya karşı olan kayıtsızlığıma karşı kendimce bir tepki oluşturduğumu sanıyorum. Sonra bir kere daha geliyor bu cozurt sesi, sonra bir kere daha. Ona buna ciyuuv ciyuuv diye ışın, şimşek falan fırlattığımı zannediyorum artık.
“Galiba çok gerginim, biraz yalın ayak yürüsem de negatif enerjimi toprağa mı versem, sonra nötr nötr dolaşırım, ohh mis!” gibi bir düşünceyle başımdaki bu derde bir çözüm bulmaya çalışıyorum. Fakat iş yerinde yalın ayak baldırı çıplak bir şekilde dolaşmak çok hoş olmaz. Bir de “Nerede ne kadar elektrik varsa hepsini atayım üzerimden o yüzden dizime kadar da sıvayayım paçaları” diye bir düşünce geliyor aklıma ama böyle devam edersem elime leğen alıp dere kenarına giderek çamaşır yıkamaya gitmekten korkuyorum.
Üzerimdeki elektriği yere verebilecek durumda olmadığım için bende gerginlik yaratan şeylerin sebeplerini bulup olayı kökten halletmek istiyorum artık. Ne olmuş olabilir de ben bu kadar gerilmiş olabilirim? Uzun bir süre düşünüyorum; fakat aklıma gelen tek şey, geçen hafta Fenerbahçe’nin bizi 2-0 yenmesi. (Bu kadar sığ bir şekilde gerilmem beni biraz daha sinirlendiriyor.) Yediğimiz her gol nerede elektron varsa üzerime salmış olmalı. 1-2 gol daha yesek hidroelektrik santral olarak kullanılıp vatana millete yararlı bir evlat olabilirmişim. Beşiktaş gol yemedi diye bu kadar üzüleceğimi hiç tahmin etmemiştim. Enerji saçıyorsun etrafa çünkü, önemli bir şey bu. Ev soğuk mu, kombiye dokun çalışsın; karnın mı acıktı, ocağa elektrik ver falan…
Aslında küçükken elektrikle hiç işim olmadı, yani öyle prize çatal sokup “Noluyo lan acaba buraya bunu değdirince?” diye düşünmedim hiç. Zaten çocukken bilimle ilgili en karmaşık düşüncem musluk çevrilince suyun nasıl aktığıydı. Evet, çok salak olabilirim ufakken ama bunu cidden çok merak ediyordum ve şu anda bile bu konu hakkında az çok bilgim olsa da hala aklımın almadığı noktalar var. Su nasıl duruyor ya orada musluk kapalıyken! Allah’ım inanmak çok güç buna!
Biraz zaman geçip de yerimden kalkıp asansöre doğru ilerliyorum ve asansörün bulunduğum kata gelmesini rica etmek için bastığım asansör çağırma düğmesiyle de aramda bir elektrik oluyor. Dest-i İzdivaç’a çıkıp “Düğmeden elektrik aldım, bir çay içebilirim onunla beraber” diyeceğimi düşünüyor ve bu ironik yaklaşımla beraber içimdeki anarşist yanımla dünyanın düzenine olan tepkimi hasmane bir şekilde dile getiriyorum.
Akşam olunca fark ediyorum ki neye dokunsam çarpılıp ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorum. Durup dururken bir kapıya ya da ne bileyim bir bardağa dokunduğum için elektrik akımına kapılıp kapkara olma riski mevcut sanki. Bu tehlikeden korunmak için metrelerce seloteyp, halk arasında para bandı olarak adlandırılır, bulup kendimi baştan aşağıya onunla kaplama fikri geliyor aklıma.
Bu konu hakkkında biraz daha düşünüp taşındıktan ve daha iyi bir fikir bulamadıktan sonra seloteyp bulabilmek için yerimden kalkıyorum. Bu sırada yan masadan çatırt diye bir ses geliyor. Masada oturan arkadaşıma dönüp “Elektrik mi çarptı seni?” diye soruyorum. “Evet” diyor. Çok mutlu oluyorum. (Biraz canice oluyor tabii bu, bir insan çarpıldı diye mutlu olabilmeyi kendime pek yediremedim)
“Aa sorun bende değil, sende” diyorum sandalyeye sonra ve seloteyp bulma umuduyla dolanıyorum ortalıkta. Sandalyeyi bantlayıp kendimce bir çözüm bulacağım olaya. Çarpılmadan uzun uzun yaşayacağım daha, en azından başka bir şey beni çarpana kadar.
“Galiba çok gerginim, biraz yalın ayak yürüsem de negatif enerjimi toprağa mı versem, sonra nötr nötr dolaşırım, ohh mis!” gibi bir düşünceyle başımdaki bu derde bir çözüm bulmaya çalışıyorum. Fakat iş yerinde yalın ayak baldırı çıplak bir şekilde dolaşmak çok hoş olmaz. Bir de “Nerede ne kadar elektrik varsa hepsini atayım üzerimden o yüzden dizime kadar da sıvayayım paçaları” diye bir düşünce geliyor aklıma ama böyle devam edersem elime leğen alıp dere kenarına giderek çamaşır yıkamaya gitmekten korkuyorum.
Üzerimdeki elektriği yere verebilecek durumda olmadığım için bende gerginlik yaratan şeylerin sebeplerini bulup olayı kökten halletmek istiyorum artık. Ne olmuş olabilir de ben bu kadar gerilmiş olabilirim? Uzun bir süre düşünüyorum; fakat aklıma gelen tek şey, geçen hafta Fenerbahçe’nin bizi 2-0 yenmesi. (Bu kadar sığ bir şekilde gerilmem beni biraz daha sinirlendiriyor.) Yediğimiz her gol nerede elektron varsa üzerime salmış olmalı. 1-2 gol daha yesek hidroelektrik santral olarak kullanılıp vatana millete yararlı bir evlat olabilirmişim. Beşiktaş gol yemedi diye bu kadar üzüleceğimi hiç tahmin etmemiştim. Enerji saçıyorsun etrafa çünkü, önemli bir şey bu. Ev soğuk mu, kombiye dokun çalışsın; karnın mı acıktı, ocağa elektrik ver falan…
Aslında küçükken elektrikle hiç işim olmadı, yani öyle prize çatal sokup “Noluyo lan acaba buraya bunu değdirince?” diye düşünmedim hiç. Zaten çocukken bilimle ilgili en karmaşık düşüncem musluk çevrilince suyun nasıl aktığıydı. Evet, çok salak olabilirim ufakken ama bunu cidden çok merak ediyordum ve şu anda bile bu konu hakkında az çok bilgim olsa da hala aklımın almadığı noktalar var. Su nasıl duruyor ya orada musluk kapalıyken! Allah’ım inanmak çok güç buna!
Biraz zaman geçip de yerimden kalkıp asansöre doğru ilerliyorum ve asansörün bulunduğum kata gelmesini rica etmek için bastığım asansör çağırma düğmesiyle de aramda bir elektrik oluyor. Dest-i İzdivaç’a çıkıp “Düğmeden elektrik aldım, bir çay içebilirim onunla beraber” diyeceğimi düşünüyor ve bu ironik yaklaşımla beraber içimdeki anarşist yanımla dünyanın düzenine olan tepkimi hasmane bir şekilde dile getiriyorum.
Akşam olunca fark ediyorum ki neye dokunsam çarpılıp ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorum. Durup dururken bir kapıya ya da ne bileyim bir bardağa dokunduğum için elektrik akımına kapılıp kapkara olma riski mevcut sanki. Bu tehlikeden korunmak için metrelerce seloteyp, halk arasında para bandı olarak adlandırılır, bulup kendimi baştan aşağıya onunla kaplama fikri geliyor aklıma.
Bu konu hakkkında biraz daha düşünüp taşındıktan ve daha iyi bir fikir bulamadıktan sonra seloteyp bulabilmek için yerimden kalkıyorum. Bu sırada yan masadan çatırt diye bir ses geliyor. Masada oturan arkadaşıma dönüp “Elektrik mi çarptı seni?” diye soruyorum. “Evet” diyor. Çok mutlu oluyorum. (Biraz canice oluyor tabii bu, bir insan çarpıldı diye mutlu olabilmeyi kendime pek yediremedim)
“Aa sorun bende değil, sende” diyorum sandalyeye sonra ve seloteyp bulma umuduyla dolanıyorum ortalıkta. Sandalyeyi bantlayıp kendimce bir çözüm bulacağım olaya. Çarpılmadan uzun uzun yaşayacağım daha, en azından başka bir şey beni çarpana kadar.
9 Şubat 2012 Perşembe
Haydar'ın Ne İdüğü Belirsiz Hayatı
Haydar o sabah uyandığında yine karısını gördü yanında. Otuz iki yıldır aynı sabaha uyanıyor, yanında hep aynı kadın oluyordu. Evlendikleri günün ilk sabahında yatakta birisini görünce korkmuş, üstünü başını toplamadan yataktan fırlamış ve soluğu iki katlı ahşap evlerinin damında almıştı. Dile kolay yirmi sene kendi kendine uyuyup uyanmıştı ama evlenip de yıllar geçtikçe yanında birisiyle uyanmaya alışmaya başladı.
Hatta bir sabah uyandığında karısı yoktu yanında ve Haydar tek başına uyanmanın ne demek olduğunu ve yalnızlığın ne kadar korkunç bir şey olabileceğini düşündü o zaman. Ama neyse ki karısı bir yere gitmemişti, sadece yataktan düşmüştü ve hiç istifini bozmadan uyuyordu yine. Karısının üstünden atlayıp işine gitmişti yine Haydar.
Haydar yataktan doğrulup gözlerini ovuşturdu ve ağrıyan beline ilk yardımda bulundu. Hafifçe attığı yumrukların bir gün işe yarayacağını ve artık dayak yemekten usanan belinin ağrımayacağını umuyordu. Tabii bunun için bir de işi gücü bırakıp evde dinlenmeliydi. Haydar ayakkabı tamircisiydi ve bütün gün eğik bir vaziyette, ağzını tıkıştırdığı çivileri elindeki ayakkabılara çakardı. Yıllar önce günde onlarca ayakkabıyı tamir ederek başlamıştı bu işe. Babası işin inceliklerini öğretmiş, o da gün geçtikçe geliştirmişti kendini. Aslında daha doğrusu geliştirmek zorunda kaldı. Babası erkenden çekip gitmeseydi bu dünyadan, sindire sindire öğrenebilirdi yoldan çıkmış ayakkabıları nasıl insan içine çıkılabilecek hale getireceğini ama kader işte.
Yıllar geçtikçe günde tamir edilen ayakkabı sayısı onlarcadan birlerceye düştü. Ya artık ayakkabıları çok sağlam üretiyorlar, kimsenin tamirata ihtiyacı olmuyordu, ya da ayakkabı eskidiği gibi çöpe atılıp yenisi alınıyordu. Haydar dükkanında boş kaldığı zamanlarda bunları düşünür ama bir sonuca varamazdı. Bütün gün dükkandan dışarı çıkmadığı için bu konuyu başkalarıyla da tartışamazdı, kendi kendini yer dururdu. Karısı da dinlemezdi onu, hoş çok da konuşmazlardı ya. Öğle yemeğini sefer tasında getirir, Haydar’ın yemeği bitirmesini bile beklemeden çıkardı dükkandan. Boya ve kundura kokusuna dayanamıyordu karısı. Haydar üzülüyordu onun bu haline.
Çocuğu olmadı Haydar’ın, işini öğretemedi kimseye. Çırak da almadı yanına hiç. Ona vereceği parayı falan düşündüğünden değil, yanında birisi olunca huzursuz hissediyordu kendini. Bu yüzden karısıyla da sadece uyuyacağı zaman yan yana gelir, başka zaman başka bir odada onla karşılaşınca hemen bir bahane bulur ve uzaklaşırdı oradan. Nasılsa bir şey de konuşamayacaklardı. Yalnızlıktan korktuğu halde yanında kimseyi istememesi kafasında çözümsüz onlarca soru biriktirir, soru biriktikçe de daha çok kaçardı cevap bulmaktan, daha çok gömülürdü yalnızlılığa.
Arada sırada mahallenin bakkalına utanarak girer, bir küçük rakı alır, onu da içmeyi beceremez, şişenin yarısına gelince gider, lavabodan dökerdi. Rakıdan bir yudum alınca aklına babası gelir, iki üç yudumdan sonra ise annesi gelir karşısına otururdu. Ses çıkaramazdı Haydar. Bakar dururdu öyle. Annesi oğlunun haline bakıp ağlamaya başlayınca da lavabonun başına koşardı Haydar. Annesinin daha fazla ağlamasından korktuğu için mi dökerdi rakıyı yoksa annesini teselli edebilecek tek bir kelime dahi bulamayacağından mı, bunu bile açıklayamazdı kendisine. Çok özlediği annesinin sadece hayalinde karşısına çıkmasına içerliyordu belki. Ne vardı sanki elleriyle toprağını atmasaydı annesinin üzerine! Küçükken olduğu gibi şimdi de annesi odanın bir köşesinde otursaydı da koşarak gitseydi annesinin yanına… Annesi de onu “Haydar’ım neden konuşmuyorsun oğlum? Bir derdin varsa söyle” diyerek sevseydi?
Haydar o sabah hiç yapmadığı bir şey yaptı, sabah sabah bakkala uğrayıp bir küçük rakı aldı. Öğle vakti karısı yemeğini getirdi ona. Kadın tam dükkandan çıkmak üzereyken, Haydar:
- Melahat, kal bugün yanımda
dedi.
Haydar yemeğini yerken hiç konuşmadılar. Karısı dükkandan ayrılırken de tek kelime etmediler. Haydar akşamüstüne doğru dükkanın kapısını arkadan kitledi. Rakıyı açtı. Önce babası geldi aklına, sonra annesi yanına geldi, “Neden konuşmuyorsun hiç oğlum?” diye sordu yine. Haydar başı önünde “Neredesin anne?” dedi. Gözlerini kapadı. Sızdı.
Kendine gelince Eminönü’ne doğru yürümek istedi canı, annesiyle her hafta sonu geldiği yere. Galata köprüsünden geçerken denize bakmak için biraz durdu. Başı döndü. Haliç’e düşüp öldü. Cesedini kimse aramadı.
Hatta bir sabah uyandığında karısı yoktu yanında ve Haydar tek başına uyanmanın ne demek olduğunu ve yalnızlığın ne kadar korkunç bir şey olabileceğini düşündü o zaman. Ama neyse ki karısı bir yere gitmemişti, sadece yataktan düşmüştü ve hiç istifini bozmadan uyuyordu yine. Karısının üstünden atlayıp işine gitmişti yine Haydar.
Haydar yataktan doğrulup gözlerini ovuşturdu ve ağrıyan beline ilk yardımda bulundu. Hafifçe attığı yumrukların bir gün işe yarayacağını ve artık dayak yemekten usanan belinin ağrımayacağını umuyordu. Tabii bunun için bir de işi gücü bırakıp evde dinlenmeliydi. Haydar ayakkabı tamircisiydi ve bütün gün eğik bir vaziyette, ağzını tıkıştırdığı çivileri elindeki ayakkabılara çakardı. Yıllar önce günde onlarca ayakkabıyı tamir ederek başlamıştı bu işe. Babası işin inceliklerini öğretmiş, o da gün geçtikçe geliştirmişti kendini. Aslında daha doğrusu geliştirmek zorunda kaldı. Babası erkenden çekip gitmeseydi bu dünyadan, sindire sindire öğrenebilirdi yoldan çıkmış ayakkabıları nasıl insan içine çıkılabilecek hale getireceğini ama kader işte.
Yıllar geçtikçe günde tamir edilen ayakkabı sayısı onlarcadan birlerceye düştü. Ya artık ayakkabıları çok sağlam üretiyorlar, kimsenin tamirata ihtiyacı olmuyordu, ya da ayakkabı eskidiği gibi çöpe atılıp yenisi alınıyordu. Haydar dükkanında boş kaldığı zamanlarda bunları düşünür ama bir sonuca varamazdı. Bütün gün dükkandan dışarı çıkmadığı için bu konuyu başkalarıyla da tartışamazdı, kendi kendini yer dururdu. Karısı da dinlemezdi onu, hoş çok da konuşmazlardı ya. Öğle yemeğini sefer tasında getirir, Haydar’ın yemeği bitirmesini bile beklemeden çıkardı dükkandan. Boya ve kundura kokusuna dayanamıyordu karısı. Haydar üzülüyordu onun bu haline.
Çocuğu olmadı Haydar’ın, işini öğretemedi kimseye. Çırak da almadı yanına hiç. Ona vereceği parayı falan düşündüğünden değil, yanında birisi olunca huzursuz hissediyordu kendini. Bu yüzden karısıyla da sadece uyuyacağı zaman yan yana gelir, başka zaman başka bir odada onla karşılaşınca hemen bir bahane bulur ve uzaklaşırdı oradan. Nasılsa bir şey de konuşamayacaklardı. Yalnızlıktan korktuğu halde yanında kimseyi istememesi kafasında çözümsüz onlarca soru biriktirir, soru biriktikçe de daha çok kaçardı cevap bulmaktan, daha çok gömülürdü yalnızlılığa.
Arada sırada mahallenin bakkalına utanarak girer, bir küçük rakı alır, onu da içmeyi beceremez, şişenin yarısına gelince gider, lavabodan dökerdi. Rakıdan bir yudum alınca aklına babası gelir, iki üç yudumdan sonra ise annesi gelir karşısına otururdu. Ses çıkaramazdı Haydar. Bakar dururdu öyle. Annesi oğlunun haline bakıp ağlamaya başlayınca da lavabonun başına koşardı Haydar. Annesinin daha fazla ağlamasından korktuğu için mi dökerdi rakıyı yoksa annesini teselli edebilecek tek bir kelime dahi bulamayacağından mı, bunu bile açıklayamazdı kendisine. Çok özlediği annesinin sadece hayalinde karşısına çıkmasına içerliyordu belki. Ne vardı sanki elleriyle toprağını atmasaydı annesinin üzerine! Küçükken olduğu gibi şimdi de annesi odanın bir köşesinde otursaydı da koşarak gitseydi annesinin yanına… Annesi de onu “Haydar’ım neden konuşmuyorsun oğlum? Bir derdin varsa söyle” diyerek sevseydi?
Haydar o sabah hiç yapmadığı bir şey yaptı, sabah sabah bakkala uğrayıp bir küçük rakı aldı. Öğle vakti karısı yemeğini getirdi ona. Kadın tam dükkandan çıkmak üzereyken, Haydar:
- Melahat, kal bugün yanımda
dedi.
Haydar yemeğini yerken hiç konuşmadılar. Karısı dükkandan ayrılırken de tek kelime etmediler. Haydar akşamüstüne doğru dükkanın kapısını arkadan kitledi. Rakıyı açtı. Önce babası geldi aklına, sonra annesi yanına geldi, “Neden konuşmuyorsun hiç oğlum?” diye sordu yine. Haydar başı önünde “Neredesin anne?” dedi. Gözlerini kapadı. Sızdı.
Kendine gelince Eminönü’ne doğru yürümek istedi canı, annesiyle her hafta sonu geldiği yere. Galata köprüsünden geçerken denize bakmak için biraz durdu. Başı döndü. Haliç’e düşüp öldü. Cesedini kimse aramadı.
3 Şubat 2012 Cuma
Olmayan Sevgiliye Mektup
Sevgili Olmayan Sevgili;
Mektubuma bu şekilde başlamak komik ve belki de ironik oldu biraz, evet. Sanki sana taş atıyormuşum gibi hissettim kendimi. Aslında böyle bir amacım yoktu. İlkokul öğretmenim böyle göstermişti bana, mektuplara “Sevgili” ifadesiyle başlanırmış, yani böyle başlansa hoş olurmuş. Yani amcana bile mektup yazarken “Sevgili Amcacığım” yazmak gerekiyor. Bence çok da gerekli değil böyle başlamak ama kocaman adam da olsa yine de sevimli yaklaşmalısın insanlara. Mektup da sıcak bir ortam falan yaratıyor, o yüzden böyle başlamak güzel; sıcaklık üstüne sıcaklık, sevecenlik üstüne sevecenlik, sanki her şey mükemmelmiş gibi bir hava yaratmalısın.
Neyse, mektubun edebiyattaki ve hayatımızdaki yerini ve önemini anlatan bir şeyler karalamak değil burada amacım. Zaten o kadar üst düzey, böyle akademik şeyler yazacak kadar bilgi sahibi de değilim bir mektup hakkında. Hatta hala ilkokul öğretmenimin beni bıraktığı yerdeyim bu konuda. Bir yudum ilerleme yok. Belki bu yüzden benden tiksineceksin şimdi ama istersen imajımı düzeltmek için birkaç ilginç bilgi sunabilirim sana. Mesela halk arasında kezzap denilen şey aslında nitrik asittir. Belki bunu biliyorsundur ama bir de benden duy istedim. Biliyorsan da bilmiyormuş gibi yap. Benim bildiğim bir şeyi de sen söyleyince, ben de dünyadaki en büyük hayret ifadesini takınarak “Aaa!” ünlemiyle şaşırırım. İşte böyle komiklikler, şakalar falan önemli şeyler. Karşılıklı anlayış falan da deniyor bu tarz hareketlere ama bence yirmi dört yaşındaki birisinin böyle ilginç tepkilerle suratını şekilden şekle sokması komiklikten başka bir şey değil.
Ee sen ne yapıyorsun? Anlat bakalım. İstersen önce ben anlatayım. Zaten giriştik bir kere bu işe, şimdi iki kelime de yazıp bırakılmaz, bir şeyler yazmak lazım. Mektubu burada kessem ne komik olur değil mi? Tam olarak burada yani. Al bitti: .
İşte böyle şebeklikler peşindeyim ben de. Facebook’ta bir oyuna sardım, oo süper! Gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oluyor renkli renkli karelere tıklamaktan ama vakit geçiyor işte. Geçen gün 400000 puanı geçtim diye evde bir tur attım sevinçten, sonra annem gördü, utandım. Annem de üzüldü galiba bu halime, gözlerinde gördüm o kederi. Bir de Mustafa mesaj atıp duruyor. Senden gelmiştir belki diye atlıyorum telefona, gönderen kısmında Mustafa yazıyor. Allahım Mustafa’nın benle ne işi olabilir ki, anlamıyorum! Bir de dedikleri de laf olsa he! Yok ne yapıyormuşum, ne ediyormuşum, tatil nasıl geçiyormuş! Sen bile sormuyorsun bana bunları. Utanmasa tatilim hakkında kompozisyon isteyecek benden. Yok şu gün gelecekmiş İstanbul’a! Sorduk sanki! Manyak mı ne! Cevap vermiyorum mesajlarına, “hişt pişt” yazıyor ve ardından çağrı atıyor durmadan. Geçen gün telefonumda 86 cevapsız arama yazıyordu. Aklım çıktı yerinden bunu görünce. Sen yoksun diye kimlerle uğraşıyorum!
Vakit geçsin diye aylar önce aldığım ama okul, dersler, iş, güç derken bir türlü yapmaya başlayamadığım puzzle olayına giriştim bir de geçenlerde. Bütün parçaları gaza gelip hunharca doğru yerlerine yerleştirdim. Hırs yapmıştım. Son iki parçaya gelince elimde sadece bir tane puzzle parçası kaldığını görüp sinirlendim. Eksik parçayla beraber yaptığım herşeyin bütün esprisi kaçacak, o kadar emeğim boşa gidecekti. Hesap sormak üzere giyinip D&R’a doğru yola çıktım. Orada karşıma çıkan ve önündeki kartta adının Halil olduğunu gördüğüm görevliye derdimi anlattım. Halil bana “Abi biz sayıp da atıyoruz o parçaları içine, eksik olmaz bizde” falan dedi. “Fabrikasında sayılmıyor mu lan bu! Ne açıp karıştırıyorsunuz lan puzzleımı! Düşürmüşsünüz işte parçasını sümük gibi oldu eksik eksik! Bir de hiç karıştırmamış gibi güzelce yapıştırmışsınız paketi! Neyin peşindesiniz olum siz!” diyerek sinirlendim. Halil de bunun üzerine “Abi bir bakalım dükkana, çıkarsa bir yerlerden ben ayırırım bir köşeye, sen merak etme” dedi ve gözlerindeki inandırıcılık ifadesiyle beni ikna etti. Yol boyunca eksik olan parçanın tamamlanacağı hayaliyle mutlu mutlu gülümsedim. Hatta eve varınca bir an gaza gelip çizgisiz bir dosya kağıdından bir parça koparıp, bu parçayı da maviye boyayarak eksik olan yere sokuşturdum. Pek güzel durmadı ama en nihayetinde ben de bir Van Gogh değildim değil mi sevgilim?
Ben böyle şeylerle uğraşıp duruyorum. Arada uyuyorum bir de. Uyanınca salak salak bakınıyorum falan. Görmek istemeyebilirsin beni bu halde. Ya da gör yaa! Off niye söylediysem sanki bunları da! Şey, anlatacaklarım bu kadar şimdilik. Mektubumu “Şimdi sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım” diyerek klişe ve hafif de olsa merak uyandırıcı bir şekilde bitirmek isterdim ama insanlarda uyandırdığım en büyük merak duygusu bugüne kadar “Erdem bu notu nasıl aldı yaa! Kesin kopya çekmiştir!” şeklinde oldu. Heh bir de Mustafa mesaj attı şimdi, ne yaptığımı merak etmiş yine. Hey Allah’ım yaa! Hadi gel artık, kurtar beni Mustafa’dan, Mahmut’tan, Halil’den!
Not: Mahmut, bizim bakkal.
Görüşmek dileğiyle,
Erdem
Mektubuma bu şekilde başlamak komik ve belki de ironik oldu biraz, evet. Sanki sana taş atıyormuşum gibi hissettim kendimi. Aslında böyle bir amacım yoktu. İlkokul öğretmenim böyle göstermişti bana, mektuplara “Sevgili” ifadesiyle başlanırmış, yani böyle başlansa hoş olurmuş. Yani amcana bile mektup yazarken “Sevgili Amcacığım” yazmak gerekiyor. Bence çok da gerekli değil böyle başlamak ama kocaman adam da olsa yine de sevimli yaklaşmalısın insanlara. Mektup da sıcak bir ortam falan yaratıyor, o yüzden böyle başlamak güzel; sıcaklık üstüne sıcaklık, sevecenlik üstüne sevecenlik, sanki her şey mükemmelmiş gibi bir hava yaratmalısın.
Neyse, mektubun edebiyattaki ve hayatımızdaki yerini ve önemini anlatan bir şeyler karalamak değil burada amacım. Zaten o kadar üst düzey, böyle akademik şeyler yazacak kadar bilgi sahibi de değilim bir mektup hakkında. Hatta hala ilkokul öğretmenimin beni bıraktığı yerdeyim bu konuda. Bir yudum ilerleme yok. Belki bu yüzden benden tiksineceksin şimdi ama istersen imajımı düzeltmek için birkaç ilginç bilgi sunabilirim sana. Mesela halk arasında kezzap denilen şey aslında nitrik asittir. Belki bunu biliyorsundur ama bir de benden duy istedim. Biliyorsan da bilmiyormuş gibi yap. Benim bildiğim bir şeyi de sen söyleyince, ben de dünyadaki en büyük hayret ifadesini takınarak “Aaa!” ünlemiyle şaşırırım. İşte böyle komiklikler, şakalar falan önemli şeyler. Karşılıklı anlayış falan da deniyor bu tarz hareketlere ama bence yirmi dört yaşındaki birisinin böyle ilginç tepkilerle suratını şekilden şekle sokması komiklikten başka bir şey değil.
Ee sen ne yapıyorsun? Anlat bakalım. İstersen önce ben anlatayım. Zaten giriştik bir kere bu işe, şimdi iki kelime de yazıp bırakılmaz, bir şeyler yazmak lazım. Mektubu burada kessem ne komik olur değil mi? Tam olarak burada yani. Al bitti: .
İşte böyle şebeklikler peşindeyim ben de. Facebook’ta bir oyuna sardım, oo süper! Gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oluyor renkli renkli karelere tıklamaktan ama vakit geçiyor işte. Geçen gün 400000 puanı geçtim diye evde bir tur attım sevinçten, sonra annem gördü, utandım. Annem de üzüldü galiba bu halime, gözlerinde gördüm o kederi. Bir de Mustafa mesaj atıp duruyor. Senden gelmiştir belki diye atlıyorum telefona, gönderen kısmında Mustafa yazıyor. Allahım Mustafa’nın benle ne işi olabilir ki, anlamıyorum! Bir de dedikleri de laf olsa he! Yok ne yapıyormuşum, ne ediyormuşum, tatil nasıl geçiyormuş! Sen bile sormuyorsun bana bunları. Utanmasa tatilim hakkında kompozisyon isteyecek benden. Yok şu gün gelecekmiş İstanbul’a! Sorduk sanki! Manyak mı ne! Cevap vermiyorum mesajlarına, “hişt pişt” yazıyor ve ardından çağrı atıyor durmadan. Geçen gün telefonumda 86 cevapsız arama yazıyordu. Aklım çıktı yerinden bunu görünce. Sen yoksun diye kimlerle uğraşıyorum!
Vakit geçsin diye aylar önce aldığım ama okul, dersler, iş, güç derken bir türlü yapmaya başlayamadığım puzzle olayına giriştim bir de geçenlerde. Bütün parçaları gaza gelip hunharca doğru yerlerine yerleştirdim. Hırs yapmıştım. Son iki parçaya gelince elimde sadece bir tane puzzle parçası kaldığını görüp sinirlendim. Eksik parçayla beraber yaptığım herşeyin bütün esprisi kaçacak, o kadar emeğim boşa gidecekti. Hesap sormak üzere giyinip D&R’a doğru yola çıktım. Orada karşıma çıkan ve önündeki kartta adının Halil olduğunu gördüğüm görevliye derdimi anlattım. Halil bana “Abi biz sayıp da atıyoruz o parçaları içine, eksik olmaz bizde” falan dedi. “Fabrikasında sayılmıyor mu lan bu! Ne açıp karıştırıyorsunuz lan puzzleımı! Düşürmüşsünüz işte parçasını sümük gibi oldu eksik eksik! Bir de hiç karıştırmamış gibi güzelce yapıştırmışsınız paketi! Neyin peşindesiniz olum siz!” diyerek sinirlendim. Halil de bunun üzerine “Abi bir bakalım dükkana, çıkarsa bir yerlerden ben ayırırım bir köşeye, sen merak etme” dedi ve gözlerindeki inandırıcılık ifadesiyle beni ikna etti. Yol boyunca eksik olan parçanın tamamlanacağı hayaliyle mutlu mutlu gülümsedim. Hatta eve varınca bir an gaza gelip çizgisiz bir dosya kağıdından bir parça koparıp, bu parçayı da maviye boyayarak eksik olan yere sokuşturdum. Pek güzel durmadı ama en nihayetinde ben de bir Van Gogh değildim değil mi sevgilim?
Ben böyle şeylerle uğraşıp duruyorum. Arada uyuyorum bir de. Uyanınca salak salak bakınıyorum falan. Görmek istemeyebilirsin beni bu halde. Ya da gör yaa! Off niye söylediysem sanki bunları da! Şey, anlatacaklarım bu kadar şimdilik. Mektubumu “Şimdi sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım” diyerek klişe ve hafif de olsa merak uyandırıcı bir şekilde bitirmek isterdim ama insanlarda uyandırdığım en büyük merak duygusu bugüne kadar “Erdem bu notu nasıl aldı yaa! Kesin kopya çekmiştir!” şeklinde oldu. Heh bir de Mustafa mesaj attı şimdi, ne yaptığımı merak etmiş yine. Hey Allah’ım yaa! Hadi gel artık, kurtar beni Mustafa’dan, Mahmut’tan, Halil’den!
Not: Mahmut, bizim bakkal.
Görüşmek dileğiyle,
Erdem
Çöp
Elimdeki içi boşalmış çikolata paketini atabileceğim bir çöp kutusu arıyorum. Kötülük ve umursamazlıkla bezenmiş yanım, paketi elimde tutacağıma fırlatıp atabileceğimi fısıldıyor bana ve yaptırmak istediği şeyi belki de biraz şirin gözükmek ve etraftakiler tarafından pis bir insan gibi gözükmeme engel olmak için çaktırmadan yapabileceğimi belirtiyor. “Elindekini top şekline getir ve yanından geçen insanların sayısı en aza indiğinde ışık hızına yakın bir şekilde çalıların arasına fırlat. Erir, gider o doğada, takma bu kadar kafana her şeyi, doğa ana bu olaya bir çözüm bulmuşken bomboş bir paketle dolaşmak aptallık” falan diyor. İçinde biraz olsun insanlık kırıntısı barındıran diğer yanım ise çevreyi kirletmemin çok ayıp ve etik olmayan bir davranış olacağını, sabahın köründe sokakları temizlemeye başlayan amcaların bir de benim oraya buraya fırlattığım çöpler için ekstra bir efor sarf etmek zorunda olmadığını, hadi onu da boşver, zaten dünya çok fazla yaşlanmışken, düşene de bir tekme benim vurmamam gerektiğini ve hatta dünyayı elinden tutup karşıdan karşıya geçirmem gerektiğini anlatıyor. Çevreci mi olsam yoksa umursamaz bir şekilde davranıp insanlıktan nasibini almamış bir birey gibi mi davransam çelişkisinde kalıyorum.
Lisedeyken öğrenci meclisi diye geyik bir olay olmuştu ve bizim sınıftan zorla ben seçilmiştim. Bu mecliste çevre komisyonu diye bir şey kurulmuş, ben de “En az işi bence bu komisyon yapar” diye düşündüğümden ona katılmıştım. Sonra diğer komisyonlar arasında ezik kalmamak için biz de bir şeyler yapmayı düşünmüştük ve aklımıza gelen en ciddi fikir pil toplamak olmuştu. Bitmiş pilleri toplayarak dünyayı kurtarma yolunda çok büyük bir adım atacak ve tüm insanlığı kendimize minnettar bırakacaktık. Bu düşünceye o kadar çok kaptırmıştım ki kendimi, lise zamanı işte, çok çabuk gaza gelebiliyorsun, “Dünyanın kurtulmasına benim de katkım olsun, hem bu komisyondakiler bile bir şey yapmazsa, başkalarını nasıl ikna edebiliriz, önce bizim örnek olmamız lazım” diye düşünüp evdeki kumandaların içindeki dolu pilleri bile toplayıp tüm okulu atağa kaldıracak, dünyanın yok olmasına dur diyecek bir hareketin öncüsü olmayı istemiştim. Pilleri çıkarılan kumandanın çalışmadığını idrak edince de çıkardığım pilleri tekrar yerlerine yerleştirmiş, kendi kendime “Bitince götürürüm artık” demiş ve piller bitene kadar da bütün hevesim kaçmış, biz pil toplayamadığımızla, dünya da pislikten kurtulamadığıyla kalmıştı.
Önümde böyle bir örnek varken, geç kalmışlıkların da verdiği acıyla paketi oraya buraya fırlatmaktan vazgeçip çöp kutusu buluncaya kadar elimde tutmaya karar verdim. Hem ne vardı, elime yapışmazdı ya! Çöp kutuları da süs olsun diye konmuyordu herhalde sokaklara, ki zaten süs olacak halleri de yoktu, eğri büğrü metal yığınlarıydı hepsi!
Kendimi ikna ediş yöntemlerimi sevdim ve bu durumun verdiği mutlulukla sevimli şarkılar dinlemek istedim. Kulağımdaki kulaklıklar bana neşe dolu sözler söylenmesini sağlayacak, ben de adımlarımı kulağımdaki melodiye uyduracak ve elimdeki boş paketle, en azından bir çöp kutusu buluncaya kadar, mutlu mesut bir şekilde ilerleyecektim. Hatta elimdeki paketi kullanıp mızıka çalar gibi “fittürü fittürü” diye sesler çıkararak iyice havaya girebilirdim. Falım sakızın paketinden daha güzel sesler çıkarılabiliyordu ama belki bir Kinder paketi de bunu sağlayabilirdi, denemek lazımdı. Ciguli havasına bürünecektim. İlginç bir deneyim olacaktı.
Böyle bir mutlu olmuşken ve “Küçücük şeyler bile mutlu oluyorum, galiba kanaatkar bir bireyim” diyerek kendimi hafifçe överken telefonum çaldı. “Hehe” diye sevindim önce, sonra Vodafone mesaj paketimi yenileyeceğini ama bunu istemezsem “Eyvallah” diyeceğini anlatan bir mesaj göndermişti. Vodafone bile beni takmıyor, “Mesaj paketi almazsan alma, zaten kimseye gönderdiğin yok, alemin kerizi gibi her ay para ödeme bari” diyordu. Biraz daha zorlasa “Salak pıff.s” yazacakmış gibiydi. Telefonu cebime sokuşturdum ve kulağımdaki mutlu mesut ezgilerin beni yatıştırmasına izin vermeden ve çevreyi falan umursamadan elimdeki paketi havaya fırlatıp abanarak tekme attım. O da tüy gibi bir şey olduğundan fazla uzaklaşmadı, önüme düştü.
Lisedeyken öğrenci meclisi diye geyik bir olay olmuştu ve bizim sınıftan zorla ben seçilmiştim. Bu mecliste çevre komisyonu diye bir şey kurulmuş, ben de “En az işi bence bu komisyon yapar” diye düşündüğümden ona katılmıştım. Sonra diğer komisyonlar arasında ezik kalmamak için biz de bir şeyler yapmayı düşünmüştük ve aklımıza gelen en ciddi fikir pil toplamak olmuştu. Bitmiş pilleri toplayarak dünyayı kurtarma yolunda çok büyük bir adım atacak ve tüm insanlığı kendimize minnettar bırakacaktık. Bu düşünceye o kadar çok kaptırmıştım ki kendimi, lise zamanı işte, çok çabuk gaza gelebiliyorsun, “Dünyanın kurtulmasına benim de katkım olsun, hem bu komisyondakiler bile bir şey yapmazsa, başkalarını nasıl ikna edebiliriz, önce bizim örnek olmamız lazım” diye düşünüp evdeki kumandaların içindeki dolu pilleri bile toplayıp tüm okulu atağa kaldıracak, dünyanın yok olmasına dur diyecek bir hareketin öncüsü olmayı istemiştim. Pilleri çıkarılan kumandanın çalışmadığını idrak edince de çıkardığım pilleri tekrar yerlerine yerleştirmiş, kendi kendime “Bitince götürürüm artık” demiş ve piller bitene kadar da bütün hevesim kaçmış, biz pil toplayamadığımızla, dünya da pislikten kurtulamadığıyla kalmıştı.
Önümde böyle bir örnek varken, geç kalmışlıkların da verdiği acıyla paketi oraya buraya fırlatmaktan vazgeçip çöp kutusu buluncaya kadar elimde tutmaya karar verdim. Hem ne vardı, elime yapışmazdı ya! Çöp kutuları da süs olsun diye konmuyordu herhalde sokaklara, ki zaten süs olacak halleri de yoktu, eğri büğrü metal yığınlarıydı hepsi!
Kendimi ikna ediş yöntemlerimi sevdim ve bu durumun verdiği mutlulukla sevimli şarkılar dinlemek istedim. Kulağımdaki kulaklıklar bana neşe dolu sözler söylenmesini sağlayacak, ben de adımlarımı kulağımdaki melodiye uyduracak ve elimdeki boş paketle, en azından bir çöp kutusu buluncaya kadar, mutlu mesut bir şekilde ilerleyecektim. Hatta elimdeki paketi kullanıp mızıka çalar gibi “fittürü fittürü” diye sesler çıkararak iyice havaya girebilirdim. Falım sakızın paketinden daha güzel sesler çıkarılabiliyordu ama belki bir Kinder paketi de bunu sağlayabilirdi, denemek lazımdı. Ciguli havasına bürünecektim. İlginç bir deneyim olacaktı.
Böyle bir mutlu olmuşken ve “Küçücük şeyler bile mutlu oluyorum, galiba kanaatkar bir bireyim” diyerek kendimi hafifçe överken telefonum çaldı. “Hehe” diye sevindim önce, sonra Vodafone mesaj paketimi yenileyeceğini ama bunu istemezsem “Eyvallah” diyeceğini anlatan bir mesaj göndermişti. Vodafone bile beni takmıyor, “Mesaj paketi almazsan alma, zaten kimseye gönderdiğin yok, alemin kerizi gibi her ay para ödeme bari” diyordu. Biraz daha zorlasa “Salak pıff.s” yazacakmış gibiydi. Telefonu cebime sokuşturdum ve kulağımdaki mutlu mesut ezgilerin beni yatıştırmasına izin vermeden ve çevreyi falan umursamadan elimdeki paketi havaya fırlatıp abanarak tekme attım. O da tüy gibi bir şey olduğundan fazla uzaklaşmadı, önüme düştü.
Sürpriz
Saatlerdir odamda oturuyorum ve kulağımda sürekli bir rüzgar sesi. Eve gelirken “Galiba şu an fırlayıp gideceğim” diye bir cümle kurdurarak beni tedirginliğe sevk eden bir rüzgar bu. Etrafta bir şeyler düşüp duruyor, takır tukur sesler geliyor bir yerlerden. Kar yağacakmış İstanbul’a, birkaç gün sürecekmiş falan, öyle diyorlar. 1987’de yağmış psikopat bir kar. Şubat mıymış neymiş aylardan. Ben daha doğmamıştım o zaman. Birkaç ay sonra doğup geleceğim evin önü kar yığınlarıyla kaplı, arabalar gözükmüyor, fotoğraflardan gördüm ben de. Okullar da bir on gün falan tatil olmuş galiba. Ortaokulda ve lisedeyken az dua etmedik, kar yağsın da okullar tatil olsun diye. Sanki kar yağdı ve okullar tatil edildi de ne oldu! Hiç de öyle fantastik işler peşinde koşmadım. Saçma sapan bir oran orantı hastalığı yüzünden tam küre şekline gelmemiş bir kartopunu bile fırlatamadım kimseye. Bir de öyle bir sakinlik vardı ki üzerimde hep, millet tahtadan ya da plastik poşetten icatlar yapıp çılgınmışcasına oradan buraya kayarken kar üzerinde, benim en fazla karın kayganlığı yüzünden ayağım kaydı ve yerlerde süründüm. Bu tarz rezilliklere rağmen yine de okula gitmeyecek olmanın verdiği sevinçle şebek gibi gülebiliyordum. Hiç aklında yokken tatil yapıyorsun işte, ne güzel değil mi! Hani öyle 23 Nisan ya da 19 Mayıs falan da tatil oluyor ama o günlerin tatil olacağını biliyorsun önceden, o yüzden çok bir şey vaad etmiyormuş gibi geliyor o günler sana tatil anlamında. Sürprizler güzeldir işte. Şimdi camın önünde oturmuş, bu yazıyı yazarken ve belki de çocukluktan kalma bir alışkanlık ve merakla ne zaman yağmaya başlayacak kar diye ara sıra kafamı kaldırıp dışarıya bakarken, arada çay içerken ve fonda şarkı çalarken bir yandan da bekliyorum bir sürpriz olur belki diye. He bir yandan da şarkıyı mırıldanıyorum sürpriz olursa, ona karşı bir de ben sürpriz yapayım diye…
There’s a storm closing in, voices crying on the wind
this serenade is growing cold, it breaks my soul to try to sing
there’s so many many thoughts but i try to go to sleep
but with you i start to feel a sort of temporary peace
as i drift in and out...
There’s a storm closing in, voices crying on the wind
this serenade is growing cold, it breaks my soul to try to sing
there’s so many many thoughts but i try to go to sleep
but with you i start to feel a sort of temporary peace
as i drift in and out...
Lanet Olsun!
Finaller bitip de dönemi tamamlayınca bir afallama durumu söz konusu sanırım. Zaten final dönemine o kadar büyük tepkilerle geliyoruz ki, işte allah kahretsin finaller başlıyor, yok hacı uyku yok bana iki hafta gibi sözler, hayata isyanlar, ona buna, hatta elindeki kaleme bile küfürler ya da Facebook’ta, MSN’de falan iletilere “finaller pıff.s” yazmak gibi, sınavlar bitince bu kadar gerilimin birden vücuttan atılmasıyla beyinciği alınmış kuş gibi bir o yana bir bu yana gidiyoruz gibi sanki. “Ne yapsam ki lan acaba şimdi?” diye boş boş etrafa bakınmalar, beyne iyice çalışsın da adamakıllı bir fikir bulsun diye gözleri sımsıkı yumarak ilginç bir baskı uygulama düşüncesi falan benim uyguladığım yöntemler bu dönemlerde.
Sınavlar bitip de eve geldiğim gün ilk yaptığım iş havanın soğuk olmasına aldırmadan tişörtle balkona çıkıp etrafa keskin bakışlar atmak oldu. İstanbul’a para kazanmak uğruna gelen ve Haydarpaşa tren istasyonunda “roooaarr” diye bağırarak buraya gelirken ne kadar iddialı olduğunu göstermek isteyen yurdum insanı gibiydim. Önce, gözlerimi kısarak biraz uzaklara bakındım ve böylece geçtiğim derslerde kazandığım başarıların, başarı denebilirse tabii ki, beni çok şımartmadığını göstermek ve mağrurluğumdan bir şey kaybetmediğim izlenimini uyandırmak istedim kendimde. Gözler kısılmış bir şekilde kalınca insan çocukluğuna mı dönüyordur nedir, bu şekilde biraz zaman geçirince etraftaki binalara nişan alarak “ciyuv ciyuv” efekti eşliğinde gözlerimle onları vurdum. Yıkılan binaların geçtiğim dersleri temsil ettiği gibi ilginç metaforlar peşinde koştum biraz. Sonra biraz üşüdüğümden biraz da yirmi dört yaşındaki bir adamın böyle salak işler peşinde koşmasından utandığımdan içeri girdim. Dersleri geçmiştim, peki şimdi ne yapacaktım?
Aklıma gelen en dahiyane fikir uyumak oldu. Kendimden çok mükemmel bir fikir beklemiyordum ama olaya bu kadar sığ yaklaşmam beni korkuttu. “Off bir dolu boş zamanım var. Ne yapsam?” cümlesine “Ee uyuyayım” diye bir tepkiyle gelince insan biraz da üzülüyor tabii ki. Hayatım renksizdi işte. Peki bu durumu tersine çevirmek için neler yapabilirdim? İşte uyurken düşünmek için mükemmel bir konu bulmuştum. Kendimi yatağa attım ve şu hayatımı biraz olsun yoluna koymak ve beni yaşadığıma sevindirecek bir şeyler yapmak üzerine kafa yormaya başladım. Mesela kitap okuyabilirdim. Ee, bunu zaten yapıyordum. Dizi seyredemiyordum uzun zamandır. Tamam, seyrederdik, o dert değildi. Sol tarafıma dönerek uyuyabilirdim. Evet, ilginç olabilirdi, “Solak olduğum için hep sola dönüp uyurum abi ben, öbür türlü saatlerce yatsam uyuyamam, yok olmuyor yani, cık” diye toplum içinde konuşabilirdim böylece, solaklığı övüp ilginç bir insan olduğum izlenimi uyandırabilirdim. Bir sevgili edinebilirdim. Triptir, kavgadır falan bunlar heyecanlı olaylar. Telefonumun sesini açabilirdim. Hep sessizde durduğu için öyle iki-üç günde bir de olsa mesaj geldiğinde ben onu haftalar sonra görebiliyordum. Sesi açarsam, gelen çağrıya ya da mesaja anında tepki verir ve böylece insanlarla sağlam ilişkiler kurma yolunda ilk ciddi adımı atabilirdim. Fena bir fikir değildi. Bu fikrin işleyip işlemeyeceğini kontrol etmek için önce telefonun sesini açıp sonra çok sevgili kuzenim Tuğçe’ye mesaj attım. Bir süre cevap gelmedi. Sonra uyumuşum.
Gözlerimi açınca “Ulan ben neden Farmville oynamıyorum, iki çilek ekip keyfime bakarım” diye bir şey geldi aklıma. Koşarak Facebook başına gittim. Herhangi bir mesaj ya da bildirim yoktu. Mavi mavi bakıyordu Facebook’un tepesi bana. Tuğçe de hala cevap vermemişti. “Kuzen olacak bir de” diye kızdım, “Farmville’e de Facebook’a da lanet olsun” diyerek kalktım bilgisayar başından, telefonu sessize aldım, sağ tarafıma dönüp uyudum.
Sınavlar bitip de eve geldiğim gün ilk yaptığım iş havanın soğuk olmasına aldırmadan tişörtle balkona çıkıp etrafa keskin bakışlar atmak oldu. İstanbul’a para kazanmak uğruna gelen ve Haydarpaşa tren istasyonunda “roooaarr” diye bağırarak buraya gelirken ne kadar iddialı olduğunu göstermek isteyen yurdum insanı gibiydim. Önce, gözlerimi kısarak biraz uzaklara bakındım ve böylece geçtiğim derslerde kazandığım başarıların, başarı denebilirse tabii ki, beni çok şımartmadığını göstermek ve mağrurluğumdan bir şey kaybetmediğim izlenimini uyandırmak istedim kendimde. Gözler kısılmış bir şekilde kalınca insan çocukluğuna mı dönüyordur nedir, bu şekilde biraz zaman geçirince etraftaki binalara nişan alarak “ciyuv ciyuv” efekti eşliğinde gözlerimle onları vurdum. Yıkılan binaların geçtiğim dersleri temsil ettiği gibi ilginç metaforlar peşinde koştum biraz. Sonra biraz üşüdüğümden biraz da yirmi dört yaşındaki bir adamın böyle salak işler peşinde koşmasından utandığımdan içeri girdim. Dersleri geçmiştim, peki şimdi ne yapacaktım?
Aklıma gelen en dahiyane fikir uyumak oldu. Kendimden çok mükemmel bir fikir beklemiyordum ama olaya bu kadar sığ yaklaşmam beni korkuttu. “Off bir dolu boş zamanım var. Ne yapsam?” cümlesine “Ee uyuyayım” diye bir tepkiyle gelince insan biraz da üzülüyor tabii ki. Hayatım renksizdi işte. Peki bu durumu tersine çevirmek için neler yapabilirdim? İşte uyurken düşünmek için mükemmel bir konu bulmuştum. Kendimi yatağa attım ve şu hayatımı biraz olsun yoluna koymak ve beni yaşadığıma sevindirecek bir şeyler yapmak üzerine kafa yormaya başladım. Mesela kitap okuyabilirdim. Ee, bunu zaten yapıyordum. Dizi seyredemiyordum uzun zamandır. Tamam, seyrederdik, o dert değildi. Sol tarafıma dönerek uyuyabilirdim. Evet, ilginç olabilirdi, “Solak olduğum için hep sola dönüp uyurum abi ben, öbür türlü saatlerce yatsam uyuyamam, yok olmuyor yani, cık” diye toplum içinde konuşabilirdim böylece, solaklığı övüp ilginç bir insan olduğum izlenimi uyandırabilirdim. Bir sevgili edinebilirdim. Triptir, kavgadır falan bunlar heyecanlı olaylar. Telefonumun sesini açabilirdim. Hep sessizde durduğu için öyle iki-üç günde bir de olsa mesaj geldiğinde ben onu haftalar sonra görebiliyordum. Sesi açarsam, gelen çağrıya ya da mesaja anında tepki verir ve böylece insanlarla sağlam ilişkiler kurma yolunda ilk ciddi adımı atabilirdim. Fena bir fikir değildi. Bu fikrin işleyip işlemeyeceğini kontrol etmek için önce telefonun sesini açıp sonra çok sevgili kuzenim Tuğçe’ye mesaj attım. Bir süre cevap gelmedi. Sonra uyumuşum.
Gözlerimi açınca “Ulan ben neden Farmville oynamıyorum, iki çilek ekip keyfime bakarım” diye bir şey geldi aklıma. Koşarak Facebook başına gittim. Herhangi bir mesaj ya da bildirim yoktu. Mavi mavi bakıyordu Facebook’un tepesi bana. Tuğçe de hala cevap vermemişti. “Kuzen olacak bir de” diye kızdım, “Farmville’e de Facebook’a da lanet olsun” diyerek kalktım bilgisayar başından, telefonu sessize aldım, sağ tarafıma dönüp uyudum.
15 Ocak 2012 Pazar
Günü Kurtarma
Sabahın köründe henüz daha tam uyanamamış ve salak salak etrafa bakınırken, o saatte neden yol tarifi almak istediğini hala anlayamadığım amcaya sorduğu yeri yanlış tarif edip, sonra da “Dur lan yanlış oldu” diye hızla uzaklaşmakta olan adamın peşinden depar attığımda günümün yine bomboş geçeceğini, tüm gün boyunca işe yarar bir iş yapamayacağımı ve gün sonunda da amaçsızca eve döneceğimi anlamıştım. İnsan yeni başlayan günden daha fantastik şeyler bekliyor, bıyıklı bir amcayı yanlış yere göndermek ve sonra vicdan azabı çekip var gücüyle hatasını telafi etmeye çalışmak değil. Amcaya yetişip utanç içinde kendisini yanlış yere gönderdiğimi söyledikten ve amcanın hoşgörüsüyle (Olur öyle evladım, sabah sabah herkes dalgın oluyo, takma kafana, hadi iyi dersler) karşılaştıktan sonra gelen ilk otobüse biniyorum. Akbil sesi sabah sabah hiç çekilmiyor.
Herkes işe gitmek için yollara döküldüğünden otobüsten inince sanki milyonlarca insanla aynı tempoda yürüyormuş gibi hissediyorum kendimi. Mükemmel bir askeri düzen yakalamış gibiyiz. Biri cebinden top çıkarıp ateşlese kimse yadırgamayacak sanki. Biraz daha bu şekilde yürüsek, kendimi iyice inandıracağım askerlik yaptığıma. Tam “Ben daha okuyorum ya neden getirdiniz beni buraya, finalim var benim birazdan, bırakın lan!” şeklinde isyan etmek üzereyken, birçok insanın toplu halde garip hareketler yaptığı bir yere geliyorum. Bağırışlar, çağırışlar, ittirmeler, tekmeler, tokatlar, dirsekler, milletin dizlerinin altından sürünerek otobüse girmeye çalışmalar falan derken metrobüs durağına geldiğimi fark ediyorum. Asıl savaş burada ve cebimden top çıkarıp burada ateşleme gibi bir fikrim var günün birinde. Otobüsün yaklaştığını gören yaklaşık 1.55 boylarında bir abla tarafından mideme yediğim bir dirsek darbesiyle sağa savrulduktan sonra girebiliyorum otobüsün içine. Lafa gelince koskoca adam bir de, değil mi?
Metrobüsten inince sınava geç kalma korkusu nedeniyle okula taksiye binerek gitme kararı alıyorum. “Erken giderim biraz daha, daha iyi” cümlesiyle taksinin kapısını açıyorum. Araba hareket etmeye başlayınca yanımda oturan adamın hayatımda gördüğüm en ergen şoförlerden biri olduğunu fark ediyorum. Yolu boş bulan adam, “Hahaha ne zamandır bu yolu boş görmüyodum, şimdi basalım gaza” diyerek ve önündeki araçlara deli gibi korna çalıp “Açılın, açılın, alem şoför görsün” diye bağırarak beni dua etmeye zorluyor. “Allahım erken gideyim derken, okula erken gitmek istedim, öbür tarafa değil, daha 24 yaşındayım, alma canımı” falan diyorum. Taksiden indiğimde hala sağlamım. “Öldürmeyen Allah öldürmüyor” cümlesi ağzımdan dökülüyor bir anda. Uyanalı kaç saat geçti ve hala adam gibi bir şey yapamadım.
Sınavdan çıkınca da aynı şeyi düşünüyorum, “Galiba insan gibi bir şey yapamadım”. Hani, kayda değer bir şey yapamıyorsan, biraz gaza gel ve ters giden bir şeyler varsa, onları düzelt, değil mi? Ama yok, “Eve gidip uyuyayım” diyorum ben. Önümde yine bir metrobüs yolculuğu var. Sonra yine otobüse binme var. Yani inanılmaz renkli bir hayatım var.
Geri dönüş yolunda metrobüsten inmek üzereyken, aynı benim gibi çok da renkli bir hayatı yokmuş gibi gözüken bir amca sokuluyor yanıma. Kumburgaz’a nasıl gidebileceğini soruyor. Yani bugün yine İstanbul Belediyesi’nin görevli personeli gibiyim. Sanki bütün İstanbul’un planlamasını ben yapmışım, haritaları ben çizmişim gibi herkes peşimde. “Durağı gösteririm size” diyorum. “Sen de mi oraya gideceksin?” diye soruyor amca, yanına bir yoldaş bulmak ister gibi. “Hayır” diyorum. “Heaa” diyor amca biraz hüzünlenerek. Metrobüsten inip birlikte yürümeye başlıyoruz amcayla. İki kafadar gibiyiz; aklımıza esmiş ve İstanbul’a gelmişiz. Amcaya otobüse binmesi gereken durağı gösterdiğimde, kolumdan tutup durduruyor beni. Elini cebine sokup bir şey çıkarıyor ve elime tutuşturmaya çalışıyor onu. Bir avuç dolusu fındık kazanıyorum durak gösterdiğim için. Teşekkür ediyorum amcaya. Fakat amcanın gönlü geniş. Ne kadar cebi varsa hepsinden fındık çıkarıp avuçlarımı dolduruyor. “Tamam tamam” dedikçe, daha bir gaza geliyor, bu sefer elindeki poşetten çıkarıp veriyor fındıkları. Millet güzel güzel giyinmiş ya işine ya da sevgilisiyle buluşmaya giderken; ben koskoca Avcılar metrobüs durağının ortasında bir adamdan avuç avuç fındık alıyorum. Artık o kadar çok fındık aldım ki, fındık üreticisi gibi davranıp “Hükümet bu sene fındık alım fiyatlarını çok düşük tuttu, köylü kan ağlıyo, başbakanın umrunda diil” diyerek isyan edebilirim. Amca yanımdan ayrılmak üzereyken eline bir fındık alıp “Ye ye” diyor bana, “Bak böyle” diye de ekliyor, koskoca kabuğu dişlerinin arasında kırarak. “Hee bir o eksikti” diyorum içimden, “Şahtım, şahbaz olurum artık”.
Eve geliyorum, “Günün bu saatine kadar, sabah da tahmin ettiğim gibi hiçbir şey yapmadım, bomboşlukta rekor kırabilirim” diye düşünürken birden aklıma cebimdeki fındıklar geliyor, insan gibi, medeni bir şekilde kırarak yiyorum onları, metrobüsteki kadın ve taksi şoförü umrumda değil şu an, sabahki amcanın doğru yere gidip gitmediğini de merak etmiyorum. Fındıkları kullanarak “küçüktür üç” yapıp sevimli olmaya çalışıyorum sadece. Belki bir işe yarar, günüm boşa gitmez.
Herkes işe gitmek için yollara döküldüğünden otobüsten inince sanki milyonlarca insanla aynı tempoda yürüyormuş gibi hissediyorum kendimi. Mükemmel bir askeri düzen yakalamış gibiyiz. Biri cebinden top çıkarıp ateşlese kimse yadırgamayacak sanki. Biraz daha bu şekilde yürüsek, kendimi iyice inandıracağım askerlik yaptığıma. Tam “Ben daha okuyorum ya neden getirdiniz beni buraya, finalim var benim birazdan, bırakın lan!” şeklinde isyan etmek üzereyken, birçok insanın toplu halde garip hareketler yaptığı bir yere geliyorum. Bağırışlar, çağırışlar, ittirmeler, tekmeler, tokatlar, dirsekler, milletin dizlerinin altından sürünerek otobüse girmeye çalışmalar falan derken metrobüs durağına geldiğimi fark ediyorum. Asıl savaş burada ve cebimden top çıkarıp burada ateşleme gibi bir fikrim var günün birinde. Otobüsün yaklaştığını gören yaklaşık 1.55 boylarında bir abla tarafından mideme yediğim bir dirsek darbesiyle sağa savrulduktan sonra girebiliyorum otobüsün içine. Lafa gelince koskoca adam bir de, değil mi?
Metrobüsten inince sınava geç kalma korkusu nedeniyle okula taksiye binerek gitme kararı alıyorum. “Erken giderim biraz daha, daha iyi” cümlesiyle taksinin kapısını açıyorum. Araba hareket etmeye başlayınca yanımda oturan adamın hayatımda gördüğüm en ergen şoförlerden biri olduğunu fark ediyorum. Yolu boş bulan adam, “Hahaha ne zamandır bu yolu boş görmüyodum, şimdi basalım gaza” diyerek ve önündeki araçlara deli gibi korna çalıp “Açılın, açılın, alem şoför görsün” diye bağırarak beni dua etmeye zorluyor. “Allahım erken gideyim derken, okula erken gitmek istedim, öbür tarafa değil, daha 24 yaşındayım, alma canımı” falan diyorum. Taksiden indiğimde hala sağlamım. “Öldürmeyen Allah öldürmüyor” cümlesi ağzımdan dökülüyor bir anda. Uyanalı kaç saat geçti ve hala adam gibi bir şey yapamadım.
Sınavdan çıkınca da aynı şeyi düşünüyorum, “Galiba insan gibi bir şey yapamadım”. Hani, kayda değer bir şey yapamıyorsan, biraz gaza gel ve ters giden bir şeyler varsa, onları düzelt, değil mi? Ama yok, “Eve gidip uyuyayım” diyorum ben. Önümde yine bir metrobüs yolculuğu var. Sonra yine otobüse binme var. Yani inanılmaz renkli bir hayatım var.
Geri dönüş yolunda metrobüsten inmek üzereyken, aynı benim gibi çok da renkli bir hayatı yokmuş gibi gözüken bir amca sokuluyor yanıma. Kumburgaz’a nasıl gidebileceğini soruyor. Yani bugün yine İstanbul Belediyesi’nin görevli personeli gibiyim. Sanki bütün İstanbul’un planlamasını ben yapmışım, haritaları ben çizmişim gibi herkes peşimde. “Durağı gösteririm size” diyorum. “Sen de mi oraya gideceksin?” diye soruyor amca, yanına bir yoldaş bulmak ister gibi. “Hayır” diyorum. “Heaa” diyor amca biraz hüzünlenerek. Metrobüsten inip birlikte yürümeye başlıyoruz amcayla. İki kafadar gibiyiz; aklımıza esmiş ve İstanbul’a gelmişiz. Amcaya otobüse binmesi gereken durağı gösterdiğimde, kolumdan tutup durduruyor beni. Elini cebine sokup bir şey çıkarıyor ve elime tutuşturmaya çalışıyor onu. Bir avuç dolusu fındık kazanıyorum durak gösterdiğim için. Teşekkür ediyorum amcaya. Fakat amcanın gönlü geniş. Ne kadar cebi varsa hepsinden fındık çıkarıp avuçlarımı dolduruyor. “Tamam tamam” dedikçe, daha bir gaza geliyor, bu sefer elindeki poşetten çıkarıp veriyor fındıkları. Millet güzel güzel giyinmiş ya işine ya da sevgilisiyle buluşmaya giderken; ben koskoca Avcılar metrobüs durağının ortasında bir adamdan avuç avuç fındık alıyorum. Artık o kadar çok fındık aldım ki, fındık üreticisi gibi davranıp “Hükümet bu sene fındık alım fiyatlarını çok düşük tuttu, köylü kan ağlıyo, başbakanın umrunda diil” diyerek isyan edebilirim. Amca yanımdan ayrılmak üzereyken eline bir fındık alıp “Ye ye” diyor bana, “Bak böyle” diye de ekliyor, koskoca kabuğu dişlerinin arasında kırarak. “Hee bir o eksikti” diyorum içimden, “Şahtım, şahbaz olurum artık”.
Eve geliyorum, “Günün bu saatine kadar, sabah da tahmin ettiğim gibi hiçbir şey yapmadım, bomboşlukta rekor kırabilirim” diye düşünürken birden aklıma cebimdeki fındıklar geliyor, insan gibi, medeni bir şekilde kırarak yiyorum onları, metrobüsteki kadın ve taksi şoförü umrumda değil şu an, sabahki amcanın doğru yere gidip gitmediğini de merak etmiyorum. Fındıkları kullanarak “küçüktür üç” yapıp sevimli olmaya çalışıyorum sadece. Belki bir işe yarar, günüm boşa gitmez.
11 Ocak 2012 Çarşamba
Yalnızlık Alarmı
Bu sabah hayatıma anlam katan bir gerçekle karşılaştım: Telefonum alarmı en fazla elli dakika erteliyor. Halbuki ben hep ertelesem onu, o da hep ertelense hiç itiraz etmeden…
Gece yatarken aldığım “Erken kalkayım yarın sabah, insan gibi ders çalışırım” kararı neticesinde uyumadan önce telefonu 08:30’a kurdum. Gece bir ara uyanıp saatin 03:52 olduğunu görmemle uyku sersemi de olsa basit matematik işlemlerini yapmadaki yeteneğini kaybetmeyen beynim sayesinde neredeyse dört buçuk saat daha uyuyacağımı fark ederek sevindim. Önümdeki bu uzun vakit sayesinde güzelce dinlenebilecek ve sabah istediğim saatte kalkarak yatmadan önce planladığım şeyleri tam zamanında birer birer gerçekleştirebilecektim. Hayat güzeldi. O an için.
Söz verdiği gibi 8:30’da çalan alarmı artık bu konuda ustalaştığım için tek parmak darbesiyle susturdum. Bence bir beş dakika daha uyumakla bir şey kaybetmezdim. Kaybedersem de o beş dakikayı gece yatarken telafi eder ve birazcık geç yatardım. Aklıma gelen bu fikir sayesinde beynimle gurur duydum ve uykudan yeni kalkınca inanılmaz bir şekilde çalışan beynimin var olduğuna bir kez daha ikna oldum. Çünkü en can alıcı fikirler gözlerimi açtığım üç saniye içinde geliyordu aklıma. (Metrobüste oturmak için şurada soteleneyim, kalkınca yatağımı toplamayayım, nasılsa akşama yine yatacağım gibi) Uyandıktan bir süre sonra da her zamanki idiot Erdem halime dönüyorum. O yüzden hayatımla ilgili aldığım kararları hep bu üç saniye içine sıkıştırmaya çalışıyor, bazen de üç saniyenin yetersiz olduğunu fark ediyor ve amaçsız bir şekilde dolanıyorum şu dünya üzerinde.
Alarmı ertelemenin verdiği iç huzurla gözlerimi kapadım. Önümde muazzam bir süre vardı ve ben bu süreyi en iyi şekilde kullanmalıydım, yani uyuyarak. Yeniden uykuya dalmak üzereyken alarm yeniden çaldı. Demek ki beynim ve aldığım kararları düşünürken bu beş dakikayı bitirmiştim. “Ama daha uyuyamadım, o beş dakika önemli uykum için” diyerek yeniden ertele seçeneğini seçtim. Telefon itiraz etmedi. Sevindim. Fakat insanoğlu sevinip de mutluluk hormonu salgılayınca uyku tutmuyor. Kendimi ne kadar zorlasam da zorlayayım bir türlü uyuyamadım ve sürekli elime telefonu alıp beş dakikanın bitmesine ne kadar kaldığını kontrol ettim. Tam beş dakika dolup da telefon yeniden ötmeye başlayacağı sırada buna izin vermedim ve saliseler içinde alarmı tekrar erteledim. Yaptığım bu çabuk hareketle gurur duyduğum ve övündüğüm için yatağımın içinde biraz böbürlendim ve telefona küstah bakışlar fırlattım. O da altta kalmayarak beş dakika sonra uyduruk alarm melodisiyle tekrar çalmaya başladı. Artık buna sessiz kalacak değildim, kılıçlar çekilmişti.
Bundan sonraki süreler beş dakika uyu, sonra alarmı kapat, sonra beş dakika daha uyu, sonra tekrar alarmı sustur şeklinde geçti. İnsan uyurken dinlenir, ben ise telefonla girdiğim mücadele sonunda gözleri kanlanmış bir manyağa dönmüştüm. 9’u 5 geçe bir kez daha ertele tuşuna bastım ve beş dakika sonra çaldığında telefona acı çektirmek için inanılmaz planlar yapmaya başladım: Pilini çıkaracak ve karşımdaki duvara fırlatacaktım. Beni uyandırdığı için onu bu hayata bağlayan en önemli organını söküp atacaktım. Duvarda da saattir, tablodur falan kırılacak bir şey olmadığı için bu işten en az zararla kurtulan ben olacaktım. En fazla duvarda bir iz çıkardı ve onu annemden saklamak zorunda kalabilirdim. Fakat risk almadan bu hayat yaşanmıyordu.
9’u 10 geçe son kez çalan telefonu elime aldım ve arkasındaki kapağı çıkarmak için harekete geçtim. Fakat bu sırada gözüme bir şey takıldı. Ekranda “Ertele” seçeneği yoktu. Alarm çalıyordu ve onu susturmanın tek seçeneği “Durdur” tuşuna dokunmamdı. Yani ben sadece elli dakika boyunca alarm ertelemenin keyfini çıkarabilecektim ve daha sonra alarm üzerinde hiçbir hakkım olmayacaktı. Telefon bana iki dakikalık keyfi çok görüyordu ve yatağımdan kalkıp yapmam gerekenleri yapmak için harekete geçmem gerektiğini emrediyordu. “Bir daha çalmam, bana ne, geç kalırsan da kal, umrumda değilsin, öküz gibi erteledin zaten durmadan, senle uğraşamam” diyordu. “Oyuncağın değilim ben senin, telefon bu telefon, milleti ararsın, mesaj falan gönderirsin, saat kulesi miyim lan ben!” diye ekliyordu. Haklıydı.
Hayat aslında bazen o kadar da güzel değildi, can acıtabiliyordu. Sadece alarmı çalıyor da beni uyandırıyor diye cep telefonu mu alınırdı! Öyle yaparsan elli dakika çalar, sonra seni terk edip giderdi. Gerçekler yüzüme tokat gibi çarptı böylece, sonra yatağımın üzerinde doğruldum, elimdeki telefona sarıldım. “Yapayalnızım” diyerek ağlamaya başladım.
Gece yatarken aldığım “Erken kalkayım yarın sabah, insan gibi ders çalışırım” kararı neticesinde uyumadan önce telefonu 08:30’a kurdum. Gece bir ara uyanıp saatin 03:52 olduğunu görmemle uyku sersemi de olsa basit matematik işlemlerini yapmadaki yeteneğini kaybetmeyen beynim sayesinde neredeyse dört buçuk saat daha uyuyacağımı fark ederek sevindim. Önümdeki bu uzun vakit sayesinde güzelce dinlenebilecek ve sabah istediğim saatte kalkarak yatmadan önce planladığım şeyleri tam zamanında birer birer gerçekleştirebilecektim. Hayat güzeldi. O an için.
Söz verdiği gibi 8:30’da çalan alarmı artık bu konuda ustalaştığım için tek parmak darbesiyle susturdum. Bence bir beş dakika daha uyumakla bir şey kaybetmezdim. Kaybedersem de o beş dakikayı gece yatarken telafi eder ve birazcık geç yatardım. Aklıma gelen bu fikir sayesinde beynimle gurur duydum ve uykudan yeni kalkınca inanılmaz bir şekilde çalışan beynimin var olduğuna bir kez daha ikna oldum. Çünkü en can alıcı fikirler gözlerimi açtığım üç saniye içinde geliyordu aklıma. (Metrobüste oturmak için şurada soteleneyim, kalkınca yatağımı toplamayayım, nasılsa akşama yine yatacağım gibi) Uyandıktan bir süre sonra da her zamanki idiot Erdem halime dönüyorum. O yüzden hayatımla ilgili aldığım kararları hep bu üç saniye içine sıkıştırmaya çalışıyor, bazen de üç saniyenin yetersiz olduğunu fark ediyor ve amaçsız bir şekilde dolanıyorum şu dünya üzerinde.
Alarmı ertelemenin verdiği iç huzurla gözlerimi kapadım. Önümde muazzam bir süre vardı ve ben bu süreyi en iyi şekilde kullanmalıydım, yani uyuyarak. Yeniden uykuya dalmak üzereyken alarm yeniden çaldı. Demek ki beynim ve aldığım kararları düşünürken bu beş dakikayı bitirmiştim. “Ama daha uyuyamadım, o beş dakika önemli uykum için” diyerek yeniden ertele seçeneğini seçtim. Telefon itiraz etmedi. Sevindim. Fakat insanoğlu sevinip de mutluluk hormonu salgılayınca uyku tutmuyor. Kendimi ne kadar zorlasam da zorlayayım bir türlü uyuyamadım ve sürekli elime telefonu alıp beş dakikanın bitmesine ne kadar kaldığını kontrol ettim. Tam beş dakika dolup da telefon yeniden ötmeye başlayacağı sırada buna izin vermedim ve saliseler içinde alarmı tekrar erteledim. Yaptığım bu çabuk hareketle gurur duyduğum ve övündüğüm için yatağımın içinde biraz böbürlendim ve telefona küstah bakışlar fırlattım. O da altta kalmayarak beş dakika sonra uyduruk alarm melodisiyle tekrar çalmaya başladı. Artık buna sessiz kalacak değildim, kılıçlar çekilmişti.
Bundan sonraki süreler beş dakika uyu, sonra alarmı kapat, sonra beş dakika daha uyu, sonra tekrar alarmı sustur şeklinde geçti. İnsan uyurken dinlenir, ben ise telefonla girdiğim mücadele sonunda gözleri kanlanmış bir manyağa dönmüştüm. 9’u 5 geçe bir kez daha ertele tuşuna bastım ve beş dakika sonra çaldığında telefona acı çektirmek için inanılmaz planlar yapmaya başladım: Pilini çıkaracak ve karşımdaki duvara fırlatacaktım. Beni uyandırdığı için onu bu hayata bağlayan en önemli organını söküp atacaktım. Duvarda da saattir, tablodur falan kırılacak bir şey olmadığı için bu işten en az zararla kurtulan ben olacaktım. En fazla duvarda bir iz çıkardı ve onu annemden saklamak zorunda kalabilirdim. Fakat risk almadan bu hayat yaşanmıyordu.
9’u 10 geçe son kez çalan telefonu elime aldım ve arkasındaki kapağı çıkarmak için harekete geçtim. Fakat bu sırada gözüme bir şey takıldı. Ekranda “Ertele” seçeneği yoktu. Alarm çalıyordu ve onu susturmanın tek seçeneği “Durdur” tuşuna dokunmamdı. Yani ben sadece elli dakika boyunca alarm ertelemenin keyfini çıkarabilecektim ve daha sonra alarm üzerinde hiçbir hakkım olmayacaktı. Telefon bana iki dakikalık keyfi çok görüyordu ve yatağımdan kalkıp yapmam gerekenleri yapmak için harekete geçmem gerektiğini emrediyordu. “Bir daha çalmam, bana ne, geç kalırsan da kal, umrumda değilsin, öküz gibi erteledin zaten durmadan, senle uğraşamam” diyordu. “Oyuncağın değilim ben senin, telefon bu telefon, milleti ararsın, mesaj falan gönderirsin, saat kulesi miyim lan ben!” diye ekliyordu. Haklıydı.
Hayat aslında bazen o kadar da güzel değildi, can acıtabiliyordu. Sadece alarmı çalıyor da beni uyandırıyor diye cep telefonu mu alınırdı! Öyle yaparsan elli dakika çalar, sonra seni terk edip giderdi. Gerçekler yüzüme tokat gibi çarptı böylece, sonra yatağımın üzerinde doğruldum, elimdeki telefona sarıldım. “Yapayalnızım” diyerek ağlamaya başladım.
8 Ocak 2012 Pazar
Sürüngen
Hepimizin bildiği gibi insanın uykusunun en fazla geldiği zamanlar ders çalışmayı seçtiği zaman dilimlerine denk geliyor ve dersi bırakıp yatağına usulca gitmen ve uyumayı tercih etmen vicdanın tarafından engellenmek isteniyor. Evet, uyumak hiç bu kadar tatlı gelmemişti ama önünde binlerce formül ve daha önceden ispatlanmış olsa da senin de en az bir kere ispatlamanı bekleyen teoriler falan duruyor. Sen onları ispat etmedikçe, teorinin bir tarafı hep eksik kalacak gibi hissediyorsun sanki, hem o kadar üniversitede okuyorsun; koskoca hocan, senin de yıllar önce bulunmuş bir şeyi tekrar yaptığını görünce mutlu olmasın mı? İşte düşünüp bulduğunu sandığın bu yüzyıllık gerçekler yüzünden uyanık kalmalısın. Uyumamanın en başarılı yolu da kendini çaya kahveye vermekten geçiyor. Aklımdaki bu düşüncelerle, uykuya biraz daha dayanabilmeyi umut ederek, yerimden kalkıp kahve yapmaya gidiyorum.
Mutfağa girince, rüzgarın “vuv vuuuuuvv fiiiuuv” gibi ürkütücü sesler çıkararak beni psikolojik anlamda sınava hazırladığı sonucuna vardım. Birkaç gün sonra sınavlara arka arkaya girince içimde kopacak fırtınaların, muhtemel mide ağrılarının ve migrenin habercisi gibi geldi rüzgâr bana. İnsan stres altındayken böyle arabesk çıkarımlar yapabiliyor tabii ki, o yüzden kendimi çok fazla rencide etmeden, zira İbrahim Tatlıses falan dinleyen adamları görünce çok defa yüzümü falan buruşturmuşumdur, konuyu kapattım. Suyun kaynamasını beklerken aç karnımı susturabilmek için buzdolabını açtım. Uyanık kalabilmek için kahve yapmak amacıyla değil de, sanki nefsimi köreltmek için girmişim mutfağa gibi davranıyordum. İnsan dersten kaçmak için öküz gibi yemek yemeyi göze alabiliyor. Buzdolabının ilk rafını boşalttıktan sonra ve ikinci rafın da dibine darı ekmek üzereyken, sabah kalkınca bomboş bir buzdolabı ile karşılaşırsa annemin çok şaşıracağını ve sanki az işi varmış gibi, bir de benim yaptığım hayvanlık yüzünden markete alışverişe gidip bir sürü vakit kaybedeceğini düşünüp üzüldüğüm için üçüncü raftakilerin de yarısını götürdükten sonra kendimi istemeyerek de olsa durdurdum. Kendimi deli gibi yemeğe verdiğim sürede kahve hazırlamak için ısıtmaya başladığım su kaynamış, hatta soğumuştu. Suyu tekrar ısıtmak, neden bilmiyorum ama o an için çok saçma geldi ve yıllardır ortalıkta bir efsane olarak dolaşan ve uyku problemine bire bir geldiği söylenen “kolanın içine bir kaşık Türk kahvesi atma” yöntemini uygulamayı ve böylece, eğer bu yöntem çok etkiliyse bundan sonra hep bu karışımı içerek uykuya hayır demeyi ve uyumadığım o süreler içersinde de bir deli, bir manyak gibi ders çalışarak ortalamamı en tepelere tırmandırmayı kararlaştırdım. Bir yudum kahveden çok fazla şey bekliyor gibi gözükebilirdim fakat denize düşen yılana sarılırdı.
Vücuda girecek bir yudum fazla kafein bile belki beni 15 dakika daha uykusuz tutabilecekti, o yüzden mutfak dolabını açarak en büyük kupayı aldım. Küçük hesapların adamı olmuştum. Kolayla doldurduğum bardağın içine, bol bol kafein alayım diye kaşık kaşık kahve attıkça ortamın sıvılığı kayboldu. Kola ve Türk kahvesinden oluşan ilginç bir hamur yapmıştım. Bu üstün başarımı görünce uluslar arası bir kimya firmasının üretim bölümü sorumlusu gibi çalıştığımı hayal etmeye başladım. Fakat hamur yapmak falan, insanı fırıncı gibi hissettiriyordu, o yüzden kimya firmasından uzaklaştı zihnim ve Trabzon Vakfıkebir Ekmeği üreten bir fırın kurduğumu canlandırmaya başladı. Bunun üzerine “Bunca yıldır bunun için okumuş olamam herhalde” diye korktum ve koşarak odama doğru ilerlemeye başladım.
Odama varmak üzereyken, hala neden ıslak bırakıldığı hakkında bir fikrimin olmadığı kalebodur üzerinde iyice hızlanmaya başladım. Halbuki kalebodur dediğin nedir ki, değil mi! Ufak sayılabilecek bir kare işte. Ama üzerinde kayarken sanki Asya’dan Amerika’ya savruluyor gibi hissediyorsun kendini, bitmek bilmiyor o yol. Bir süre kayarak ilerledim fakat artık bundan vazgeçip kendimi ders çalışmaya vermeliyim diye düşündüğümden hemen sağ tarafımda olduğunu fark ettiğim kapıyı ve bu kapının pervazını kullanarak durmayı amaçladım. Kolum kapının koluna geçti, yüzümü pervaza vurdum. Ama sonunda durabildim. Artık yerdeydim.
Düşen insana hep gülünür. Fakat evdeki herkes uyuduğu için bana gülecek hiç kimse yoktu etrafımda ve “Düştüğümde bile gülenim yok, bu ne biçim hayat böyle” diyerek içten içe hüzünlendim. Hüzün bir yerden sonra kendini hırsa bıraktı ve “Hiç kimse gülmüyorsa kendi kendime gülerim” mantığıyla hareket ederek kazadan hasarsız kurtulan sol elimin işaret parmağını kendime doğrultarak “Hahahahoo gerizekalı nasıl düştü!” diyerek gülmeye başladım. Gülerken yaptığım “Aa odam yerden bakınca ne kadar ilginç gözüküyor, resmen hayatıma değişik bir bakış açısı kattım” şeklindeki yorumumdan sonra biraz daha mutlu oldum ve sürüngenlere bundan sevgiyle yaklaşmaya karar verdim. Artık bir yerden sonra mutluluktan ölmek üzereyken evdeki herhangi birinin uyanıp odasından dışarı çıktığında beni yerde oturmuş, manyak gibi gülerken görmesi halinde hakkımda çok kötü bir imaj oluştururum korkusuyla “Ne yapıyorsun böyle koskoca adam!” dedim ve kendime kızdım, bir serzenişle oturduğum yerden doğruldum ve doğrulurken de sol dizimi kapıya vurdum. “Heh iyice!” diyerek hayata olan kızgınlığımı biraz daha vurgulu bir şekilde dile getirdim. Şu an gerçekten hayatın umrunda olmalıydım. Yalnızlığın en çok koyduğu anı yaşıyordum. Elimi tutan yoktu.
Ayağa kalktım, Notre Dame şekline girerek masama doğru ilerledim. Ders notlarını ve kitapları karşıma alarak “Ben sizle daha uzun vakit geçirebilmek için kahve yapmaya gitmiştim ama gelirken yerlerde sürüklendim. Her yerim sızlamakta şu an ve sanırım istemeden de olsa yatağıma gideceğim. Hayat çok acımasız, yine girdi aramıza hiç beklenmedik bir şekilde. Lütfen beni affedin” dedim. Kolayla kahve karışımı da işe yaramayacaktı bu akşamlık, o kadar da hamur elde etmiş, bilinen her şeyi unutturacak ve insanlığın tarihini yeniden yazacak bir buluş yapmıştım. Ardı ardına yaşadığım hüzünsel anlara daha fazla dayanamayan gözlerim, yaşlarını akıtmaya başladı. Akan yaşları silmek için elimin tersini elmacık kemiklerime doğru götürünce süper bir acı hissettim. “Yüzüm de mi morardı benim?” diye korktum ve suratımın son haline aynada bakmak için “Lan!” diye bağırarak banyoya koştum.
Mutfağa girince, rüzgarın “vuv vuuuuuvv fiiiuuv” gibi ürkütücü sesler çıkararak beni psikolojik anlamda sınava hazırladığı sonucuna vardım. Birkaç gün sonra sınavlara arka arkaya girince içimde kopacak fırtınaların, muhtemel mide ağrılarının ve migrenin habercisi gibi geldi rüzgâr bana. İnsan stres altındayken böyle arabesk çıkarımlar yapabiliyor tabii ki, o yüzden kendimi çok fazla rencide etmeden, zira İbrahim Tatlıses falan dinleyen adamları görünce çok defa yüzümü falan buruşturmuşumdur, konuyu kapattım. Suyun kaynamasını beklerken aç karnımı susturabilmek için buzdolabını açtım. Uyanık kalabilmek için kahve yapmak amacıyla değil de, sanki nefsimi köreltmek için girmişim mutfağa gibi davranıyordum. İnsan dersten kaçmak için öküz gibi yemek yemeyi göze alabiliyor. Buzdolabının ilk rafını boşalttıktan sonra ve ikinci rafın da dibine darı ekmek üzereyken, sabah kalkınca bomboş bir buzdolabı ile karşılaşırsa annemin çok şaşıracağını ve sanki az işi varmış gibi, bir de benim yaptığım hayvanlık yüzünden markete alışverişe gidip bir sürü vakit kaybedeceğini düşünüp üzüldüğüm için üçüncü raftakilerin de yarısını götürdükten sonra kendimi istemeyerek de olsa durdurdum. Kendimi deli gibi yemeğe verdiğim sürede kahve hazırlamak için ısıtmaya başladığım su kaynamış, hatta soğumuştu. Suyu tekrar ısıtmak, neden bilmiyorum ama o an için çok saçma geldi ve yıllardır ortalıkta bir efsane olarak dolaşan ve uyku problemine bire bir geldiği söylenen “kolanın içine bir kaşık Türk kahvesi atma” yöntemini uygulamayı ve böylece, eğer bu yöntem çok etkiliyse bundan sonra hep bu karışımı içerek uykuya hayır demeyi ve uyumadığım o süreler içersinde de bir deli, bir manyak gibi ders çalışarak ortalamamı en tepelere tırmandırmayı kararlaştırdım. Bir yudum kahveden çok fazla şey bekliyor gibi gözükebilirdim fakat denize düşen yılana sarılırdı.
Vücuda girecek bir yudum fazla kafein bile belki beni 15 dakika daha uykusuz tutabilecekti, o yüzden mutfak dolabını açarak en büyük kupayı aldım. Küçük hesapların adamı olmuştum. Kolayla doldurduğum bardağın içine, bol bol kafein alayım diye kaşık kaşık kahve attıkça ortamın sıvılığı kayboldu. Kola ve Türk kahvesinden oluşan ilginç bir hamur yapmıştım. Bu üstün başarımı görünce uluslar arası bir kimya firmasının üretim bölümü sorumlusu gibi çalıştığımı hayal etmeye başladım. Fakat hamur yapmak falan, insanı fırıncı gibi hissettiriyordu, o yüzden kimya firmasından uzaklaştı zihnim ve Trabzon Vakfıkebir Ekmeği üreten bir fırın kurduğumu canlandırmaya başladı. Bunun üzerine “Bunca yıldır bunun için okumuş olamam herhalde” diye korktum ve koşarak odama doğru ilerlemeye başladım.
Odama varmak üzereyken, hala neden ıslak bırakıldığı hakkında bir fikrimin olmadığı kalebodur üzerinde iyice hızlanmaya başladım. Halbuki kalebodur dediğin nedir ki, değil mi! Ufak sayılabilecek bir kare işte. Ama üzerinde kayarken sanki Asya’dan Amerika’ya savruluyor gibi hissediyorsun kendini, bitmek bilmiyor o yol. Bir süre kayarak ilerledim fakat artık bundan vazgeçip kendimi ders çalışmaya vermeliyim diye düşündüğümden hemen sağ tarafımda olduğunu fark ettiğim kapıyı ve bu kapının pervazını kullanarak durmayı amaçladım. Kolum kapının koluna geçti, yüzümü pervaza vurdum. Ama sonunda durabildim. Artık yerdeydim.
Düşen insana hep gülünür. Fakat evdeki herkes uyuduğu için bana gülecek hiç kimse yoktu etrafımda ve “Düştüğümde bile gülenim yok, bu ne biçim hayat böyle” diyerek içten içe hüzünlendim. Hüzün bir yerden sonra kendini hırsa bıraktı ve “Hiç kimse gülmüyorsa kendi kendime gülerim” mantığıyla hareket ederek kazadan hasarsız kurtulan sol elimin işaret parmağını kendime doğrultarak “Hahahahoo gerizekalı nasıl düştü!” diyerek gülmeye başladım. Gülerken yaptığım “Aa odam yerden bakınca ne kadar ilginç gözüküyor, resmen hayatıma değişik bir bakış açısı kattım” şeklindeki yorumumdan sonra biraz daha mutlu oldum ve sürüngenlere bundan sevgiyle yaklaşmaya karar verdim. Artık bir yerden sonra mutluluktan ölmek üzereyken evdeki herhangi birinin uyanıp odasından dışarı çıktığında beni yerde oturmuş, manyak gibi gülerken görmesi halinde hakkımda çok kötü bir imaj oluştururum korkusuyla “Ne yapıyorsun böyle koskoca adam!” dedim ve kendime kızdım, bir serzenişle oturduğum yerden doğruldum ve doğrulurken de sol dizimi kapıya vurdum. “Heh iyice!” diyerek hayata olan kızgınlığımı biraz daha vurgulu bir şekilde dile getirdim. Şu an gerçekten hayatın umrunda olmalıydım. Yalnızlığın en çok koyduğu anı yaşıyordum. Elimi tutan yoktu.
Ayağa kalktım, Notre Dame şekline girerek masama doğru ilerledim. Ders notlarını ve kitapları karşıma alarak “Ben sizle daha uzun vakit geçirebilmek için kahve yapmaya gitmiştim ama gelirken yerlerde sürüklendim. Her yerim sızlamakta şu an ve sanırım istemeden de olsa yatağıma gideceğim. Hayat çok acımasız, yine girdi aramıza hiç beklenmedik bir şekilde. Lütfen beni affedin” dedim. Kolayla kahve karışımı da işe yaramayacaktı bu akşamlık, o kadar da hamur elde etmiş, bilinen her şeyi unutturacak ve insanlığın tarihini yeniden yazacak bir buluş yapmıştım. Ardı ardına yaşadığım hüzünsel anlara daha fazla dayanamayan gözlerim, yaşlarını akıtmaya başladı. Akan yaşları silmek için elimin tersini elmacık kemiklerime doğru götürünce süper bir acı hissettim. “Yüzüm de mi morardı benim?” diye korktum ve suratımın son haline aynada bakmak için “Lan!” diye bağırarak banyoya koştum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)