“Kıvrana kıvrana gideceğine sallaya sallaya git”. Aldığım şeyler için poşete gerek olmadığını söylediğim ve elimdekileri çantama atmak için kıvranırken bu zavallı halimi gören bakkal amcanın aforizması bu. Aklıma estikçe çikolata, bisküvi falan alma ama bunları aldıktan sonra hepsini çantamda unutup günler sonra tüketme gibi bir hobim var. Hep poşet alma gibi bir alışkanlığım olmadığı için oluyor bunlar. “Elimde çanta var, poşeti ne yapacağım” düşüncesinin eseri. Çantaya atınca derinlerde bir yerlerde kayboluyorlar, ben de unutuyorum aldığımı, son kullanma tarihleri geçen şeyleri yiyince de “Midem ağrıyo lan benim!” diye dolaşıyorum ortalıkta. Peki, neden poşet almıyorum? Türkiye’nin en iyi kimya bölümlerinden birinden mezun olan bir kimyager ve Türkiye’nin en iyi üniversitesini bitirmiş bir öğrenci olarak “Plastiğin dünyamıza çok fazla zararı var, doğada yok olma süreleri çok uzun ve çevreyi inanılmaz bir şekilde kirletiyorlar” şeklinde düşünerek bilinçli bir tüketici olmam gerekirken, aklıma gelen fikir şöyle oluyor: “Lan adam para verip poşet almış o kadar, adamın ekmeğinden kısıp aldığı bu poşeti eve gidince duyarsız bir köpek gibi atacağım çöpe. Yazık günah değil mi adama? Çocukları evde yemek bekliyor, adamın para götürmesi lazım, o paranın bir kısmıyla poşet almış, ben de öküz gibi kullanıyorum onları!”
Böyle basit şeyler düşünerek neden bir bakkalın gözüne girmek istediğimi bilmiyorum. Yani adam benim arkamdan diyecek ki: “Vay be helal olsun çocuğa, benim bu alışverişten maksimum kar sağlamam için elinden gelen her şeyi yaptı!” Niye hakkımda böyle bir düşünce geliştirilmesine ihtiyaç duyuyorsam artık! Nasıl bir ilgi muhtaçlığıdır bu! Hadi bakkal küçük işletmedir, azıcık para kazanıyorlar zaten marketler yüzünden. Ama yurdum bakkalını düşünüp kötü laflar hazırladığım marketlere gidince de aynı şeyi yapıyorum ben. Aldıklarımın hepsini bir poşete doldurma, eğer sığmıyorsa da parasını ödediğim şeylerin bir kısmını geri bırakma gibi bir zorunluluğum varmış gibiyim sanki. Artık poşetin tutacak yeri kalmıyor, kopuyor elimde, sonra da “Laaaann poşet koptu laaan!” diye koşa koşa gidiyorum eve. Yemin ederim salakça yetiştirmişim kendimi, nerede bana sıkıntı çıkaracak şey var, onu yapmak için ölebiliyorum bu uğurda.
Aldım poşeti bakkaldan, minibüse bindim, dedim ki kendi kendime: “Adama bozuk para vereyim de şimdi görmedik gibi 50 lira uzatsam, bir de onu bozmak için uğraşacak. Yazık günah! Hem arabayı idare etmeye çalışıyor, hem bana para verecek bir yandan da. Bir kaza yapsa ne olacak! Evde çocuklar bekler, eşi bekler. Hayvanlığın lüzumu yok!”. Kendime saydırdığım bu laflardan sonra cebimdeki bozuk paraları çıkartmaya çalışırken de yarısını yere döktüm. Ulan şimdi yere eğilip toplasan milletin gözünde çapulcu gibi olacaksın, bir taraftan da bebek gibi bir 50 kuruş sana bakıyor yerden. Paraların bir kısmı da koltukların altına gitti. Kaç yaşında olursan ol, oturan yolcunun bacaklarının altına yatmak çok çirkin bir görüntü. Düşünsene o sırada yeni bir yolcu falan binse, bakacak minibüsün içine, birkaç kişi oturuyor ve bir de yerde bir adam var, sürünüyor milletin ayaklarının altında. Bacakların arasından bir kafa uzanıyor falan. Çok kötü lan! 2 liralık yolculuğu, yere düşürüp toplamadığım paralarla 9 liraya çıkardım, bir de milletin “Salak, valla gerizekalı bu çocuk” bakışlarına maruz kaldım.
Sonra o utanç içinde boş bir yer bulup oraya oturdum ve kafamı öne eğerek bakkal amcanın az önce söylediği bu sözü biraz düşünüp, eğer işe yarar sonuçlara da varabilirsem bu sonuçları hayatıma uygulama kadarı aldım. Ne demişti bana: “Kıvrana kıvrana gideceğine sallaya sallaya git”. Yani belki de “Elindekilerle cebelleşeceğine, poşetini al, adam gibi git. Elindekileri düşürmeyeceğim diye iki büklüm yürüyeceğine bir insana yakışır şekilde dimdik yürü. Sen onlara sahipsin, onlar sana değil. Onların dediğini, istediğini değil, senden bekleneni yap ve onlara fırsat verme. Onlar seni düşürmek için aklına gelmedik işlere kalkışıp, yere düştükten sonra sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi yer çekimini suçlayacakken; sen bunlara mahal verme ve yapılan yanlışa yer çekiminin, hava basıncının, suyun kaldırma kuvvetinin ya da direkt olarak dünyanın değil, tam olarak onların neden olduğunu göster onlara. Onların dediği olsun diye eğileceğine, kendi isteğin olsun ve yürü. Rahat rahat, huzurlu, mutlu, onurlu, gururlu, umutlu yürü. Düşeceksen kendin düş, acı çekeceksen buna kendin sebep ol ve yine mutlu olacaksan, sen, kendini mutlu et. Yaklaşık 10 dakika içinde hayatından çıkıp gidecek şeyler için kendini yıpratma. Ya da poşette mi unuttun onları? 10 dakika olmasın da 3 gün olsun. 2 hafta olsun. Ne kadar olursa olsun. Gidecekler. Gideceğini bildiğin şeyler için ne diye yoruyorsun kendini? Ben poşet veririm sana. Bir poşetin lafı olmaz. Sana verilenlerin yanında bir poşet çok mu önemli sanki? Poşeti çöpe atsan ne olur! Ama unutma ki sende bir akıl var. Poşeti at gitsin ama aklını kullanmayı unutma. Başkaları aklını kör etmeye çalışsalar da, sen onları yine o yok etmeye çalıştıkları aklınla yeneceksin. Bil bunları. Parayı da yere eğilip almadığın çok iyi oldu. Aslında biliyorsun bazı şeyleri. Farkındasın belki de çoğu şeyin. Zaman zaman uyguluyorsun da bunları. Yere düşen, senden giden şey, kendi seçti orada olmayı. Kimsenin eli değmese de ya da herkes üzerine basıp onu kirletecek olsa da, o orada kalacak. Sen eğilme. Yerdeki kıvransın, sen değil. Sen sallaya sallaya git. Git. Gerisini bırak.” demek istedi bakkal amca bana. 6 adet kelimeden bunları ve buna benzer şeyleri çıkarmamı istedi.
Gerçi pek bir neşeli söyledi o cümleyi, ciddiyet arasan çok az bir şey bulabilirdin ama belki de önemli olan nasıl söylendiği değil, ne söylendiğiydi. Amacına ulaştı mı peki? Evet. Poşeti aldım, minibüsten indim ve sallaya sallaya yürüdüm. Ben kulağımdaki şarkıyı dinleyip ona eşlik ederken ve sallana sallana yürürken, indiğim minibüs de, ben içindeyken düşündüğüm kişiler ve vardığım sonuçlarla sallana sallana gitti. Sadece bir kere dönüp baktım geriye ve şarkının o sırada söylenen sözüne eşlik ettim:
in this place called time
i'm everything
everywhere
i am all
* Şarkı sözlerinin Türkçe’si:
Zaman adlı bu yerde
Ben her şeyim
Her yerim
Hepsiyim
http://www.youtube.com/watch?v=JBUYQ7-kGhY
14 Şubat 2013 Perşembe
11 Şubat 2013 Pazartesi
"Evlen Ulan Artık!"
Geçtiğimiz Cumartesi günü akrabalarımızdan birinin nişanına gittim. Bu tarz organizasyonlar küçüklükten beri çok hoşuma gitmeyen şeyler. Yani en azından aklım bir şeylere ermeye başladığından beri uzak durmaya çalışıyorum bunlardan, çünkü garip oyun havaları eşliğinde kollarını iki yana kaldırıp parmaklarını şıklatmak ve bunu yaparken de ayaklarını müziğin ritmin uydurarak sağa sola veya yukarıya aşağıya hareket ettirmek fazlasıyla garip geliyor bana. Hele bir de halay pozisyonunda birkaç adım attıktan sonra durup eğilerek ve üç kere alkış sesi çıkararak yukarı doğru kalkmanın mantığını hiç çözmedim. Neydi bu oyun havasının adı hatırlayamadım şimdi, “damat” falan galiba. Tam emin değilim gerçi.
Ama işte bazen sosyalleşesim geliyor ya da sevdiğim birinin bir organizasyonu falan oluyor, gidiyorum. Şimdi bu tarz şeylerde karşılaşabileceğimiz belli sorunlar var. Öncelikle, hepimiz fark etmişizdir bunu, akrabalık ilişkileri belli başlı kimseler üzerinden yürür. Böyle bir organizasyonda tek başına bir birey olarak anılabilmen için çok deneyimli, ortamlara girip çıkan biri olman gerekir. Mesela ben, “Emel’in oğlu” diye tanınırım, “Ben, Erdem” desem çoğu kimse anlamaz. Merak ettiğin biri olur ya da, sorarsın annene, “Anne bu kim?” diye, cevap şöyle gelir: Fatma’nın eşinin kardeşi. Yani beynini biraz yorman gerekiyor merak ettiğin kişinin kim olduğunu anlayabilmen için. “Ezgi’nin görümcesi”, “Murat’ın amcası”, “Kadriye Yenge’nin oğlunun torunu” gibi terimlerle karşılaşmadım diyen yalan söyler. Ama en büyük sorun, yılda en fazla iki kere gördüğün akrabalarına kendi hayatınla ilgili, aslında onları çok da ilgilendirmeyen bilgiler vermendir. “Okul nasıl gidiyor?”, “Ne zaman bitiyor?”, “Ne olacaksın bitirince? Mühendis mi?” gibi sorularla başlıyor bu sorgu, yaşın ilerledikçe “Askerliği ne yaptın?”, “İş buldun mu?”, “Maaş ne kadar?” şeklinde sorular geliyor. Takside gireceğiz ya çünkü beraber, maaş önemli o yüzden. Belli bir yaşa gelince de sana sorulacak fix soru belli: Ee sen ne zaman evleniyorsun? Sıra sende artık. Bunu soracaklar sana, yapacak bir şey yok. Çünkü “akraba” kelimesinin sözlüklerde yazmayan bir anlamı da şudur: Senin ne zaman evleneceğini senden çok merak eden ve aranızda kan bağı olan kişi.
Nişanın yapılacağı yere doğru ilerlerken aklıma gelen bu soru tabii ki soruldu bana. Önceden bu sorudan kaçmak için kullandığım çeşitli bahanelerim vardı. İşte, “Daha lisedeyim ben ya oha ne evlenmesi” ya da “Daha yaşımız genç ehehehe” falan diyerek savuşturuyordum bu soruyu. Ama artık elimde fazla bahanem kalmadı. Akraba dediğimiz insanların da gençleri görünce beyninde çeşitli düşünceler, yorumlar oluşuyor ya bir de, o da sıkıntı işte. Mesela görüyorlar seni, başlıyor beyinleri bir şeyler fısıldamaya: “Ulan bu çocuk mezun oldu, askerliği de yok, niye evlenmedi ki daha? Bunu hemen sormalıyım kendisine, yoksa içim içimi yiyecek.”
Ve sonra geliyor geliyor soru: “Ee senin nişan ne zaman yiğenim? Bak elin ekmek tutmaya da başladı, artık bul birini, gelelim düğününe”. Tamam, elim ekmek tutmaya başladı da, evlilikte elinin ekmek tutması yetmiyor ki. Çorbayı da tutacaksın, makarnayı da karıştıracaksın, bir yandan fırında kek yaparken, diğer yandan da elektrik faturasını ödeyip, doğalgaz çok gelmesin diye kombiyi kısacaksın. Benden 3-4 yaş küçük akrabalar falan birer birer evlendiler bir de, tek kazık ben kaldım bekâr olarak, o yüzden daha çok göze batıyorum sanırım. He bundan şikâyetim yok, zaten yeni mezun olmuşum, okulu bitirene kadar yaşadığımı anlamadım, bunun için biraz keyif yapmak en çok istediğim şey bu aralar. “Allah’ım n’olur evleneyim ya bir kız çıkar karşıma, çoluk çocuğa karışayım, yaşım aldı başını gidiyor, tut elimden” falan dediğim de yok. Ama bunu akrabaya anlatamazsın. Evleneceksin, başka yolu yok. Hem de hemen!
Gerçi bu tarz muhabbetleri sadece akrabalar da yapmıyor. Belli bir yaşa gelmiş insanların, kendinden yaşça küçükleri evlendirme gibi bir merakı var. Geçen gün şirkette fotoğraf çekimi vardı, web sitesine falan konacakmış fotoğraflar tanıtım amaçlı, o yüzden “Güzel giyinin” dediler. Bunu duyunca da üzüldüm biraz, “Acaba çok mu kepaze gibi giyiniyorum lan!” diye. Neyse, giydim takım elbisemi, çıktım evden. Servise binince ilk tepki şu oldu: Ooo damat bey! Hoşgeldiniz. Arkama falan baktım hatta benden başka biri daha mı biniyor diye. Siyah takım elbise giydik diye, hemen bir damat yakıştırması, alttan alta da çeşitli mesajlar, “Hadi hadi evlen artık” gibi. “Ehehee” diye salak salak güldüm ben de ne yapayım! Neyse, bunu atlattık, bu sefer de fotoğraf çekilirken “Erdem acayip şık olmuşsun, düğün ne zaman?” soruları gelmeye başladı. Ulan durun iki dakika, poz veriyoruz, gülümsüyoruz falan, bir de gülümseme bozulmasın diye ağzının kenarıyla cevap veriyorsun, mıy mıy bir şeyler sallıyorsun falan, komik yani. Biri daha sorunca en sonunda “Abi aday yok daha aday, ne düğünü!” dedim sonunda. Çözüm de hazır ama: Ee bilmem kimin kuzeni var, böyle sarışın falan, onu yapalım sana. Bana yapmak?
Akşam oldu, servise bindim, yine aynı muhabbet: “Erdem ne zaman düğün?”. “Daha çok var abi ya” dedim. Cevap verdik, kapansın konu halbuki değil mi? Yok, deşilecek illa. “Niye yok mu kız arkadaşın?” sorusu gelecek yani, belli. “Yok” dedim. Tabii konuya devam: “Ee olsun bir tane, bak yakışıklı çocuksun, hayatındaki çeşitli stresleri alır.” Çeşitli stresleri almak? Nasıl yani?
Şunu demiyorum, hani “Evliliğe karşıyım, ne evleneceğim ya manyak mıyım!” falan. Tamam, güzel yanları var bu olayın, kendi evinde sevdiğin bir insanla berabersin, canın mı sıkıldı, atla arabana, gez, toz, muhabbet edebileceğin ve seni anlayacağını bildiğin biri var yanında, hoş şeyler bunlar. Ama bu olumlu tarafları elde edebilmek için çok fazla çaba sarf etmek de gerekiyor, maddi ve manevi. İşin maddi boyutu belli zaten, evlenmeye karar vermek ciddi bir mali külfeti getiriyor yanında ve evlendikten sonra da evin geçindirilmesi gibi bir durum söz konusu. Geçen gün Ece’yle buluştuk, onunla da konuştuk hatta bu durumu ve ona da söyledim, ne bileyim kendimi “Elektrik faturası gelmiş, onu yatırmak lazım” gibi bir düşünceye hazır hissedemiyorum henüz. Hatta Ece de bugüne kadar elektrik faturasıyla olan tek ilişkisinin, annesinin eline faturayı tutuşturması ve “Şunu yatır” demesi olduğunu söyledi, güldük falan. Hayatındaki insanla da sevgili durumundayken gülüp eğleniyorsun, oraya buraya gidiyorsun falan ama o insan bir yerden sonra “Evin de kirası geldi, ne yapacağız?” diye sormaya başlayacak sana mesela. Ee biz daha yeni konuşmamış mıydık “Ayh hayatım yaa şuranın waffle’ı çok güzeeelll, oraya gidelim miiiii?” diye? Ne ara ev kirasına geldik, ne ara su faturası yatırılmayı bekler duruma geldi?
Tamam, kazandığın maaşa göre belli başlı şeylerin üstesinden gelebilirsin, ya da kazandığın kadar harcarsın, olayı kurtarmaya çalışırsın falan ama bir de manevi boyutu var bu olayın. Evleneceğin insan, hayatının bundan sonrasını beraber geçirmeyi seçtiğin insan oluyor ve bunun ağızdan çıkmasıyla, gerçekten hissedilmesi arasında çok büyük farklar var. Yoksa dersin yani, ne var, “Evlenelim biz” falan diye ama kimisinin canı sıkılıyor ve “Pat!” diye ortada bırakıyor seni. Ee şimdi kime nasıl güvenebilirsin? O, her yere düştüğünde elinden tutup kaldırdığın insan, sen yere düşünce elini uzatmak yerine kıçını dönüp gidiyorsa zaten birlikte olma böyle biriyle. Senin için çok daha hayırlı, hatta belki de hayatta başına gelebilecek en hayırlı şeylerden biri bu. Bir de bu olayların geleceği etkileme gibi bir durumu var. Böyle garip şeyler yaşadıkça, karşına düzgün biri çıkacak bile olsa, hep bir ön yargıyla yaklaşıyorsun insanlara. Bir gün öncesinde “İyi ki varsın, seni çok özledim” diyen insan, ertesi gün gelip ayrılmak istediğini söyleyebiliyor sana. Bu o kişinin karakteriyle ilgili bir durum, tamam, ama insanda garip izler bırakabiliyor işte bu tarz muhabbetler. Ya çok fazla düşünmeyeceksin, kendinden çok fazla vermeyeceksin, çünkü insanlar, sen verdikçe alan canlılar, ya da gerçekten kendini verdiğinde bunun kıymetini anlayıp sana hak ettiğin değeri verecek insanlarla beraber olacaksın. İkincisi çok daha iyi bir seçenek gibi geliyor bana.
“Ee senin nişan ne zaman yiğenim? Bak elin ekmek tutmaya da başladı, artık bul birini, gelelim düğününe” diyen akrabaya “Emel’in oğlu” olarak şöyle bir bakıyorum ve “Kısmet ya bakalım” diye dünyanın en genel geçer cevabını verip annemin yanına doğru koşuyorum ve sonra anneme soruyorum: Kim bu kadın? Daha cevap gelmeden tahmin edebiliyorum zaten: Bilmem kimin kuzeninin kayınvalidesi.
Ama işte bazen sosyalleşesim geliyor ya da sevdiğim birinin bir organizasyonu falan oluyor, gidiyorum. Şimdi bu tarz şeylerde karşılaşabileceğimiz belli sorunlar var. Öncelikle, hepimiz fark etmişizdir bunu, akrabalık ilişkileri belli başlı kimseler üzerinden yürür. Böyle bir organizasyonda tek başına bir birey olarak anılabilmen için çok deneyimli, ortamlara girip çıkan biri olman gerekir. Mesela ben, “Emel’in oğlu” diye tanınırım, “Ben, Erdem” desem çoğu kimse anlamaz. Merak ettiğin biri olur ya da, sorarsın annene, “Anne bu kim?” diye, cevap şöyle gelir: Fatma’nın eşinin kardeşi. Yani beynini biraz yorman gerekiyor merak ettiğin kişinin kim olduğunu anlayabilmen için. “Ezgi’nin görümcesi”, “Murat’ın amcası”, “Kadriye Yenge’nin oğlunun torunu” gibi terimlerle karşılaşmadım diyen yalan söyler. Ama en büyük sorun, yılda en fazla iki kere gördüğün akrabalarına kendi hayatınla ilgili, aslında onları çok da ilgilendirmeyen bilgiler vermendir. “Okul nasıl gidiyor?”, “Ne zaman bitiyor?”, “Ne olacaksın bitirince? Mühendis mi?” gibi sorularla başlıyor bu sorgu, yaşın ilerledikçe “Askerliği ne yaptın?”, “İş buldun mu?”, “Maaş ne kadar?” şeklinde sorular geliyor. Takside gireceğiz ya çünkü beraber, maaş önemli o yüzden. Belli bir yaşa gelince de sana sorulacak fix soru belli: Ee sen ne zaman evleniyorsun? Sıra sende artık. Bunu soracaklar sana, yapacak bir şey yok. Çünkü “akraba” kelimesinin sözlüklerde yazmayan bir anlamı da şudur: Senin ne zaman evleneceğini senden çok merak eden ve aranızda kan bağı olan kişi.
Nişanın yapılacağı yere doğru ilerlerken aklıma gelen bu soru tabii ki soruldu bana. Önceden bu sorudan kaçmak için kullandığım çeşitli bahanelerim vardı. İşte, “Daha lisedeyim ben ya oha ne evlenmesi” ya da “Daha yaşımız genç ehehehe” falan diyerek savuşturuyordum bu soruyu. Ama artık elimde fazla bahanem kalmadı. Akraba dediğimiz insanların da gençleri görünce beyninde çeşitli düşünceler, yorumlar oluşuyor ya bir de, o da sıkıntı işte. Mesela görüyorlar seni, başlıyor beyinleri bir şeyler fısıldamaya: “Ulan bu çocuk mezun oldu, askerliği de yok, niye evlenmedi ki daha? Bunu hemen sormalıyım kendisine, yoksa içim içimi yiyecek.”
Ve sonra geliyor geliyor soru: “Ee senin nişan ne zaman yiğenim? Bak elin ekmek tutmaya da başladı, artık bul birini, gelelim düğününe”. Tamam, elim ekmek tutmaya başladı da, evlilikte elinin ekmek tutması yetmiyor ki. Çorbayı da tutacaksın, makarnayı da karıştıracaksın, bir yandan fırında kek yaparken, diğer yandan da elektrik faturasını ödeyip, doğalgaz çok gelmesin diye kombiyi kısacaksın. Benden 3-4 yaş küçük akrabalar falan birer birer evlendiler bir de, tek kazık ben kaldım bekâr olarak, o yüzden daha çok göze batıyorum sanırım. He bundan şikâyetim yok, zaten yeni mezun olmuşum, okulu bitirene kadar yaşadığımı anlamadım, bunun için biraz keyif yapmak en çok istediğim şey bu aralar. “Allah’ım n’olur evleneyim ya bir kız çıkar karşıma, çoluk çocuğa karışayım, yaşım aldı başını gidiyor, tut elimden” falan dediğim de yok. Ama bunu akrabaya anlatamazsın. Evleneceksin, başka yolu yok. Hem de hemen!
Gerçi bu tarz muhabbetleri sadece akrabalar da yapmıyor. Belli bir yaşa gelmiş insanların, kendinden yaşça küçükleri evlendirme gibi bir merakı var. Geçen gün şirkette fotoğraf çekimi vardı, web sitesine falan konacakmış fotoğraflar tanıtım amaçlı, o yüzden “Güzel giyinin” dediler. Bunu duyunca da üzüldüm biraz, “Acaba çok mu kepaze gibi giyiniyorum lan!” diye. Neyse, giydim takım elbisemi, çıktım evden. Servise binince ilk tepki şu oldu: Ooo damat bey! Hoşgeldiniz. Arkama falan baktım hatta benden başka biri daha mı biniyor diye. Siyah takım elbise giydik diye, hemen bir damat yakıştırması, alttan alta da çeşitli mesajlar, “Hadi hadi evlen artık” gibi. “Ehehee” diye salak salak güldüm ben de ne yapayım! Neyse, bunu atlattık, bu sefer de fotoğraf çekilirken “Erdem acayip şık olmuşsun, düğün ne zaman?” soruları gelmeye başladı. Ulan durun iki dakika, poz veriyoruz, gülümsüyoruz falan, bir de gülümseme bozulmasın diye ağzının kenarıyla cevap veriyorsun, mıy mıy bir şeyler sallıyorsun falan, komik yani. Biri daha sorunca en sonunda “Abi aday yok daha aday, ne düğünü!” dedim sonunda. Çözüm de hazır ama: Ee bilmem kimin kuzeni var, böyle sarışın falan, onu yapalım sana. Bana yapmak?
Akşam oldu, servise bindim, yine aynı muhabbet: “Erdem ne zaman düğün?”. “Daha çok var abi ya” dedim. Cevap verdik, kapansın konu halbuki değil mi? Yok, deşilecek illa. “Niye yok mu kız arkadaşın?” sorusu gelecek yani, belli. “Yok” dedim. Tabii konuya devam: “Ee olsun bir tane, bak yakışıklı çocuksun, hayatındaki çeşitli stresleri alır.” Çeşitli stresleri almak? Nasıl yani?
Şunu demiyorum, hani “Evliliğe karşıyım, ne evleneceğim ya manyak mıyım!” falan. Tamam, güzel yanları var bu olayın, kendi evinde sevdiğin bir insanla berabersin, canın mı sıkıldı, atla arabana, gez, toz, muhabbet edebileceğin ve seni anlayacağını bildiğin biri var yanında, hoş şeyler bunlar. Ama bu olumlu tarafları elde edebilmek için çok fazla çaba sarf etmek de gerekiyor, maddi ve manevi. İşin maddi boyutu belli zaten, evlenmeye karar vermek ciddi bir mali külfeti getiriyor yanında ve evlendikten sonra da evin geçindirilmesi gibi bir durum söz konusu. Geçen gün Ece’yle buluştuk, onunla da konuştuk hatta bu durumu ve ona da söyledim, ne bileyim kendimi “Elektrik faturası gelmiş, onu yatırmak lazım” gibi bir düşünceye hazır hissedemiyorum henüz. Hatta Ece de bugüne kadar elektrik faturasıyla olan tek ilişkisinin, annesinin eline faturayı tutuşturması ve “Şunu yatır” demesi olduğunu söyledi, güldük falan. Hayatındaki insanla da sevgili durumundayken gülüp eğleniyorsun, oraya buraya gidiyorsun falan ama o insan bir yerden sonra “Evin de kirası geldi, ne yapacağız?” diye sormaya başlayacak sana mesela. Ee biz daha yeni konuşmamış mıydık “Ayh hayatım yaa şuranın waffle’ı çok güzeeelll, oraya gidelim miiiii?” diye? Ne ara ev kirasına geldik, ne ara su faturası yatırılmayı bekler duruma geldi?
Tamam, kazandığın maaşa göre belli başlı şeylerin üstesinden gelebilirsin, ya da kazandığın kadar harcarsın, olayı kurtarmaya çalışırsın falan ama bir de manevi boyutu var bu olayın. Evleneceğin insan, hayatının bundan sonrasını beraber geçirmeyi seçtiğin insan oluyor ve bunun ağızdan çıkmasıyla, gerçekten hissedilmesi arasında çok büyük farklar var. Yoksa dersin yani, ne var, “Evlenelim biz” falan diye ama kimisinin canı sıkılıyor ve “Pat!” diye ortada bırakıyor seni. Ee şimdi kime nasıl güvenebilirsin? O, her yere düştüğünde elinden tutup kaldırdığın insan, sen yere düşünce elini uzatmak yerine kıçını dönüp gidiyorsa zaten birlikte olma böyle biriyle. Senin için çok daha hayırlı, hatta belki de hayatta başına gelebilecek en hayırlı şeylerden biri bu. Bir de bu olayların geleceği etkileme gibi bir durumu var. Böyle garip şeyler yaşadıkça, karşına düzgün biri çıkacak bile olsa, hep bir ön yargıyla yaklaşıyorsun insanlara. Bir gün öncesinde “İyi ki varsın, seni çok özledim” diyen insan, ertesi gün gelip ayrılmak istediğini söyleyebiliyor sana. Bu o kişinin karakteriyle ilgili bir durum, tamam, ama insanda garip izler bırakabiliyor işte bu tarz muhabbetler. Ya çok fazla düşünmeyeceksin, kendinden çok fazla vermeyeceksin, çünkü insanlar, sen verdikçe alan canlılar, ya da gerçekten kendini verdiğinde bunun kıymetini anlayıp sana hak ettiğin değeri verecek insanlarla beraber olacaksın. İkincisi çok daha iyi bir seçenek gibi geliyor bana.
“Ee senin nişan ne zaman yiğenim? Bak elin ekmek tutmaya da başladı, artık bul birini, gelelim düğününe” diyen akrabaya “Emel’in oğlu” olarak şöyle bir bakıyorum ve “Kısmet ya bakalım” diye dünyanın en genel geçer cevabını verip annemin yanına doğru koşuyorum ve sonra anneme soruyorum: Kim bu kadın? Daha cevap gelmeden tahmin edebiliyorum zaten: Bilmem kimin kuzeninin kayınvalidesi.
4 Şubat 2013 Pazartesi
Kaç!
Geçen gün önümdeki 10-15 dakikalık boş vakti doldurmak için kitaplığıma doğru ilerledim ve elimi atıp rastgele bir kitap seçtim. “Babamın Ettiği B*ktan Laflar” kitabı geldi elime. Zamanında bayağı gülerek okumuştum bu kitabı. Yazar, babasıyla başından geçenleri, babasının hayat üzerine yaptığı yorumları falan anlatmış kitabında, cidden eğlenceli bir kitaptı. Son bölümünü açtım kitabın. Kitabın yazarı burada, sevgilisinden ayrıldığından, kendi evinden babasının evine taşındığından ve gerçekten kötü zamanlar geçirdiğinden falan bahsediyor. Yine böyle kötü başladığı bir günün sabahında babası tarafından dışarıda yemek yemek teklif ediliyor kendisine ve baba oğul çıkıyorlar yola.
Yemek yiyecekleri yere geldiklerinde, babası, oğluna ayrıldığı kız arkadaşıyla ilgili neler yapacağını soruyor, geri dönüp dönmeyeceğini ya da en azından bunun için bir şeyler yapıp yapmayacağını. Yazar, elinden geleni yapacağından bahsediyor, tekrar birlikte olmak istediklerini anlatıyor. Baba da bunun üzerine, kendi hayatından bir örnek vermek istiyor ve 20’li yaşlardayken bir kızı deli gibi sevdiğini, bu kızın bir gün kendisine “Sana aşık değilim ve asla olamayacağım” dediğini, bunu duyduğu zaman yıkıldığını ama ona ilişkileri için her şeyi yapacağını ve mutlu olacaklarını anlattığını söylüyor. Baba, hayatındaki bu kızı bir şekilde ilişkiye devam etme konusunda ikna ediyor. Zaman geçtikçe, kızdan sıkıldığını fakat kızın da ağır bir hastalığa yakalanması dolayısıyla kızdan ayrılamadığını anlatıyor. Ve günün birinde kız, kanserden ölüyor. Babanın burada yaptığı çıkarım inanılmaz: Benim yüzümden hayatının son zamanlarını istemediği ve belki de sevmediği birisiyle geçirmek zorunda kaldı. Sen böyle bir şey yapma!
Bunları okuyunca kitabı kapatıp düşündüm. Kitap okumak böyle muhteşem bir şey işte, geyik yapan, amacı insanları güldürmek olan bir kitaptan bile inanılmaz şeyler çıkarabiliyoruz. Adamın zaman içinde kazandığı olgunluğa bakar mısınız? Aşık olduğu bir kız var ve bu kız kendisinden ayrılmak istedi fakat kendisi bunu kabul etmedi diye inanılmaz bir pişmanlık duyuyor. “Gidebilmeyi bilmek lazım” diyor.
Şimdi sadece aşk meşk hayatından bahsedecek değilim. Hepimiz bizi istemeyen insanların peşinden koşuyoruz, tamam, bunu inkar edemeyiz. Aşık olduğumuzu, onsuz yapamayacağımızı, kötü giden her şeyi düzeltip eskisi gibi mutlu olabileceğimizi anlatıyor ve bunların hepsi için bize bir şans verilmesi konusunda karşı tarafı ikna etmeye çalışıyoruz. Hepimiz yaptık bunu, yapıyoruz, yapacağız da belki. Sevgi olayı hayatımızda çok büyük bir yer kaplıyor, kabul. Ama hayatımızdaki her şeye şöyle bir baktığımızda olmayan şeyler için sınırları zorlamak bize ne getiriyor? Ya da bazı şeylerin olmamasını isteyen insanlara ne sunabiliyoruz bunların olması karşılığında? Kesin cevaplar vermemiz mümkün değil bu sorulara.
Yaşım çok büyük değil, belki çok da fazla çıkarım yapabileceğim şeyler geçmedi başımdan ama yirmi beş yaşına gelmiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İnsanoğlu bencildir sevgili dostlarım. İstediğimiz şeylerin çoğunu ne yazık ki sadece kendimiz için istiyoruz. Çoğunlukla sadece kendimizi düşünüp öyle kararlar alıyoruz. Karşı taraf bizim istediğimiz şey için ne düşünüyor, bu durum onun hayatını nasıl etkiliyor, bunları idrak edebilmek için çok büyük bir çaba sarf ettiğimiz söylenemez. Ben önümdeki yemeği yemek istemiyorum mesela ama yemezsem ertesi güne kalacak yemek ve çöpe dökülecek. Sırf dökülmesin diye ya da annem yememi istedi diye yiyorum onu. Çok basit bir örnek verdim, belki çok klişe şeylerden bahsediyorum ama anlatmak istediğim şeyin özü bu aslında. Annem yememi istedi o yemeği ve yemek bittiği için mutlu oldu. Ben yemek istemediğim bir şeyi yedim ve mutlu olmadım.
İkili ilişkilerde de aynı şey söz konusu. Başlangıçta her şeyin çok güzel gideceğine inandığınız o ilişki, bir yerden sonra sarpa sarmaya başlıyor, bunun üzerine bir taraf ayrılmak istiyor, diğer taraf için de yalvarma aşaması başlıyor. Kendim de yaşadım bunu, etraftaki onlarca insandan da gördüm aynı şeyleri. “Biz birlikte olalım, ben mutlu olayım”. Aslında o yalvarmaların çoğunun vardığı yer bu. “Sen olmazsan ben çok kötü olurum” falan. “Ben kötü olurum” diyoruz, karşımızdakini düşünmeden. “Hata yaptım ama düzeltme şansı vermiyor bana” gibi bir söylem de var mesela. Ee yapmasaydın!
İstenmemek kadar normal bir şey yok, bunu da yeni anladım. Belki de biz olmazsak karşı taraf mutlu olacak. Bunun farkına varmak ciddi bir olgunluk gerektiriyor, farkındayım. Tamam, bazen çok anlamsız sebeplerle terk edilebiliyoruz, karşımızdaki insan kendi kafasında yaptığı garip çıkarımları bize mal edebiliyor ama tüm bunlara rağmen yine de belli bir olgunluk seviyesinde olmamız gerekmez mi? Zaten o seviyeye gelemeyince de son günlerin moda terimiyle, Kezban ya da Kamil moduna geçiyor hemen insanlar. “Sen kaybedersin, kal böyle tek başına, kendi cehenneminde yan!” falan diyorlar ki daha beter komik duruma düşürüyorlar kendilerini. “Ben o kadar uğraştım ama beni kaybettin, şimdi gör gününü, öfke ve gurur içinde yan”. Lan! İstemiyor işte adam seni. Ya da kadın, her neyse. Hem bir şeylerin olması için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, hem de egomuzdan geçilmiyor. Sensiz daha mutlu ki, sen yoksun şu an hayatında. Niye senle birlikte olup daha az mutlu olsun ki? Sordun mu bunu kendine? Hayır. Biz olmadan karşı tarafın hayatının cehenneme döneceği fikrine ne zaman kapıldık ki? Niye böyle bir şeyi düşünüyoruz? Bir de karşı tarafı yargılama durumu var, “Sen mükemmelsin değil mi!” diyerek. Ee sen adama “Cehenneminde yan” derken kendinin mükemmel olduğunu iddia etmiyor musun yokluğunun cehennem olduğunu ima ederek. Nasıl bir kafa bu? Jean Paul Sartre ne güzel demiş halbuki: Cehennem başkalarıdır!
Geçen gün şirkette yaptığımız bir Ar-Ge çalışması için literatür araştırması yapıyordum ve karşıma Alüminyum Sülfat çıktı. Yazılanlara bakılırsa, cidden işimize yarayabilirdi. Hemen numune istedim bir yerden, iki gün sonra kargoyla ulaştı elime. Baktım böyle, bembeyaz bir şey. Çok sevimli duruyor. Yani okuduğum kadar var, resmen “Beni araştırmanda kullan ve mükemmel bir sonuç elde et” diyor paketinin içinden. Formülasyonları hazırladım falan, bir de inanmışım, olacak yani, süper bir sonuçla karşılaşacağım. Yaptım bütün işlemleri, bir baktım, hiç öyle umduğum gibi bir sonuç yok. Hatta Alüminyum Sülfat kullanmadan yapılan şeyler daha başarılı. İnsanın umutlarının kırılması kadar kötü bir şey yok. Yıkıldım resmen sonuçları görünce. Ama birden aklıma o okuduğum şey geldi. Çalışmak istemiyor işte Alüminyum Sülfat, niye zorluyorum ki? Kapadım kapağını numunenin, dolaba kaldırdım. Olmuyorsa, olmuyordu. Yapacak bir şey yok. Alüminyum Sülfat işime yarasın diye onu niye manyak manyak bileşikler haline sokayım ki? O kendi halinde, Alüminyum Sülfat olarak, mutlu demek ki. (Allah’ım verdiğim örneklere bak!)
En başa dönersek, gitmeyi bilmeliyiz. Arkada bıraktıklarımız kaldı orada artık. Eğer istenmiyorsak, istenmeyi istememeliyiz. Biz olmadan daha mutlu olabilen insanlar varsa, böyle olsunlar. İnsanların istemedikleri şeyleri yapmalarına neden sebep olalım ki? Biz ne yapabiliriz peki? Biz de kendimize yeni bir hayat kurarız. Uğruna dil döktüğümüz, çaba sarf ettiğimiz insan olmadan da kurarız o hayatı. Belki bir çölün en kurak yerinde durup istenmek, bir dağın tepesinde durup istenmemekten daha iyidir. Böylece isteyen de mutlu olur, istemeyen de. Yazımı, 25. Saat filminin final sahnesinde bir babanın, arabada ilerlerken yaralı oğluna söylediği sözlerle bitirmek istiyorum. Sanırım asla geri dönmeden, önümüze bakmamız gerekiyor her zaman, olanlarla ve olmayanlarla…
“İstersen buradan sola dönebilirim. George Washington köprüsünden batıya. Yaralarına baktırır, yola devam ederiz. Küçük bir kasaba buluruz. … Sen yeter ki iste, gideriz, kaçarız. İnsanları nasıl buluyorlar, biliyor musun? Evlerine geri döndüklerinde. Kaçan insanlar şu ya da bu şekilde evlerine geri döner ve yakalanır. Kaçacaksan bir daha dönmeyeceksin. Evine asla dönmeyeceksin. Gideceğiz, sürekli gideceğiz. Tanrı’nın bile unuttuğu yerlere. Yolun bizi götürdüğü yere. Hiç Philadelphia’dan batıya gitmedin değil mi? Çok güzel yerlerdir Monty, çok güzel topraklardır. Farklı bir dünya gibidir, dağlar, tepeler, sığırlar, çiftlikler, bembeyaz kiliseler… Bir keresinde annenle batıya gitmiştik. Sen daha doğmamıştın. Brooklyn’den Pasifik’e üç günde gittik. Ancak benzin, sandviç ve kahveye yetecek kadar paramız vardı. Ama başardık. Her erkek, kadın ve çocuk ölmeden önce çölü bir kez görmelidir. Kilometrelerce çevrende hiçbir şey olmaz, sadece kum, kayalar, kaktüsler ve de masmavi gökyüzü. Tek bir canlı göremezsin. Sirenler çalmaz, araba alarmları da. Kimse sana korna çalmaz, küfreden, sokaklara işeyen insanlar yoktur. Çölde sessizlik vardır. Çölde huzur vardır. Çölde Tanrı vardır. Batıya gideriz. Küçük, güzel bir kasaba buluncaya kadar gideriz. Çöldeki kasabalar… O kasabalar neden çöldedir, biliyor musun? İnsanlar başka bir yerden uzaklaşmak istediği için. Çöl yeni bir başlangıçtır. Bir bar bulur ve içki ısmarlarız. 2 yıldır hiç içki içmedim ama seninle bir tek atarım oğlum. Oğlumla son bir viski içerim. İçkinin tadını çıkarırsın. Sonra ben giderim. Bana hiç yazmamanı söylerim, hiç ziyarete gelmemeni. Bu hayatta olmasa da annen ve seninle cennette bir araya geleceğimize inanmanı söylerim. Bir yerde bir iş bulursun. Nakit ücret ödeyen bir iş. Soru sormayan bir patronun olur. Kendine yeni bir hayat kurar ve asla dönmezsin. Monty, insanlar seni seviyor. Bu bir armağandır. Gittiğin her yerde arkadaş edinebilirsin. Çok ama çok çalışırsın. Başını eğer, dikkat çekmez, çeneni kapalı tutarsın. Çölde kendine yeni bir yaşam, yeni bir dünya kurarsın. Sen bir New Yorklusun. Bu asla değişmeyecek. New York senin kanında var artık. Hayatının kalanını batıda geçirebilirsin ama sen yine de New Yorklusun. Arkadaşlarını, köpeğini özleyeceksin. Ama sen güçlüsündür. Sen de annenin iradesi ve metaneti var çünkü. Sen de onun gibi güçlüsün. Doğru insanları bulur ve yeni belgeler hazırlatırsın. Bir sürücü ehliyeti… Eski hayatını unutacaksın. Çünkü dönemezsin. Arayamazsın. Yazamazsın. Geçmişi unutmalısın. Kendine yeni bir yaşam kurmalı ve onu yaşamalısın. Beni anladın mı? Hayatını olması gerektiği gibi yaşarsın. Bir aile kurar ve kendi çocuklarını yetiştirirsin. Duyuyor musun? Onlara iyi bir hayat sağlarsın Monty, ihtiyaçları olan sevgiyi verirsin. Bir oğlun olur, belki de ismini James koyarsın. Güzel, güçlü bir isimdir. Hatta belki bir gün, bundan yıllar sonra, ben ölüp biricik annenin yanına gittikten çok sonra, aileni karşına alır ve onlara bütün gerçeği anlatırsın. Kim olduğunu ve nereden geldiğini. Olan biten her şeyi anlatırsın. Sonra onlara ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı diye sorarsın. Neredeyse hiç gerçekleşmeyecekti. Bu yaşam neredeyse hiç gerçekleşmeyecekti.”
Kaçacaksan, bir daha dönmeyeceksin…
Yemek yiyecekleri yere geldiklerinde, babası, oğluna ayrıldığı kız arkadaşıyla ilgili neler yapacağını soruyor, geri dönüp dönmeyeceğini ya da en azından bunun için bir şeyler yapıp yapmayacağını. Yazar, elinden geleni yapacağından bahsediyor, tekrar birlikte olmak istediklerini anlatıyor. Baba da bunun üzerine, kendi hayatından bir örnek vermek istiyor ve 20’li yaşlardayken bir kızı deli gibi sevdiğini, bu kızın bir gün kendisine “Sana aşık değilim ve asla olamayacağım” dediğini, bunu duyduğu zaman yıkıldığını ama ona ilişkileri için her şeyi yapacağını ve mutlu olacaklarını anlattığını söylüyor. Baba, hayatındaki bu kızı bir şekilde ilişkiye devam etme konusunda ikna ediyor. Zaman geçtikçe, kızdan sıkıldığını fakat kızın da ağır bir hastalığa yakalanması dolayısıyla kızdan ayrılamadığını anlatıyor. Ve günün birinde kız, kanserden ölüyor. Babanın burada yaptığı çıkarım inanılmaz: Benim yüzümden hayatının son zamanlarını istemediği ve belki de sevmediği birisiyle geçirmek zorunda kaldı. Sen böyle bir şey yapma!
Bunları okuyunca kitabı kapatıp düşündüm. Kitap okumak böyle muhteşem bir şey işte, geyik yapan, amacı insanları güldürmek olan bir kitaptan bile inanılmaz şeyler çıkarabiliyoruz. Adamın zaman içinde kazandığı olgunluğa bakar mısınız? Aşık olduğu bir kız var ve bu kız kendisinden ayrılmak istedi fakat kendisi bunu kabul etmedi diye inanılmaz bir pişmanlık duyuyor. “Gidebilmeyi bilmek lazım” diyor.
Şimdi sadece aşk meşk hayatından bahsedecek değilim. Hepimiz bizi istemeyen insanların peşinden koşuyoruz, tamam, bunu inkar edemeyiz. Aşık olduğumuzu, onsuz yapamayacağımızı, kötü giden her şeyi düzeltip eskisi gibi mutlu olabileceğimizi anlatıyor ve bunların hepsi için bize bir şans verilmesi konusunda karşı tarafı ikna etmeye çalışıyoruz. Hepimiz yaptık bunu, yapıyoruz, yapacağız da belki. Sevgi olayı hayatımızda çok büyük bir yer kaplıyor, kabul. Ama hayatımızdaki her şeye şöyle bir baktığımızda olmayan şeyler için sınırları zorlamak bize ne getiriyor? Ya da bazı şeylerin olmamasını isteyen insanlara ne sunabiliyoruz bunların olması karşılığında? Kesin cevaplar vermemiz mümkün değil bu sorulara.
Yaşım çok büyük değil, belki çok da fazla çıkarım yapabileceğim şeyler geçmedi başımdan ama yirmi beş yaşına gelmiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İnsanoğlu bencildir sevgili dostlarım. İstediğimiz şeylerin çoğunu ne yazık ki sadece kendimiz için istiyoruz. Çoğunlukla sadece kendimizi düşünüp öyle kararlar alıyoruz. Karşı taraf bizim istediğimiz şey için ne düşünüyor, bu durum onun hayatını nasıl etkiliyor, bunları idrak edebilmek için çok büyük bir çaba sarf ettiğimiz söylenemez. Ben önümdeki yemeği yemek istemiyorum mesela ama yemezsem ertesi güne kalacak yemek ve çöpe dökülecek. Sırf dökülmesin diye ya da annem yememi istedi diye yiyorum onu. Çok basit bir örnek verdim, belki çok klişe şeylerden bahsediyorum ama anlatmak istediğim şeyin özü bu aslında. Annem yememi istedi o yemeği ve yemek bittiği için mutlu oldu. Ben yemek istemediğim bir şeyi yedim ve mutlu olmadım.
İkili ilişkilerde de aynı şey söz konusu. Başlangıçta her şeyin çok güzel gideceğine inandığınız o ilişki, bir yerden sonra sarpa sarmaya başlıyor, bunun üzerine bir taraf ayrılmak istiyor, diğer taraf için de yalvarma aşaması başlıyor. Kendim de yaşadım bunu, etraftaki onlarca insandan da gördüm aynı şeyleri. “Biz birlikte olalım, ben mutlu olayım”. Aslında o yalvarmaların çoğunun vardığı yer bu. “Sen olmazsan ben çok kötü olurum” falan. “Ben kötü olurum” diyoruz, karşımızdakini düşünmeden. “Hata yaptım ama düzeltme şansı vermiyor bana” gibi bir söylem de var mesela. Ee yapmasaydın!
İstenmemek kadar normal bir şey yok, bunu da yeni anladım. Belki de biz olmazsak karşı taraf mutlu olacak. Bunun farkına varmak ciddi bir olgunluk gerektiriyor, farkındayım. Tamam, bazen çok anlamsız sebeplerle terk edilebiliyoruz, karşımızdaki insan kendi kafasında yaptığı garip çıkarımları bize mal edebiliyor ama tüm bunlara rağmen yine de belli bir olgunluk seviyesinde olmamız gerekmez mi? Zaten o seviyeye gelemeyince de son günlerin moda terimiyle, Kezban ya da Kamil moduna geçiyor hemen insanlar. “Sen kaybedersin, kal böyle tek başına, kendi cehenneminde yan!” falan diyorlar ki daha beter komik duruma düşürüyorlar kendilerini. “Ben o kadar uğraştım ama beni kaybettin, şimdi gör gününü, öfke ve gurur içinde yan”. Lan! İstemiyor işte adam seni. Ya da kadın, her neyse. Hem bir şeylerin olması için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, hem de egomuzdan geçilmiyor. Sensiz daha mutlu ki, sen yoksun şu an hayatında. Niye senle birlikte olup daha az mutlu olsun ki? Sordun mu bunu kendine? Hayır. Biz olmadan karşı tarafın hayatının cehenneme döneceği fikrine ne zaman kapıldık ki? Niye böyle bir şeyi düşünüyoruz? Bir de karşı tarafı yargılama durumu var, “Sen mükemmelsin değil mi!” diyerek. Ee sen adama “Cehenneminde yan” derken kendinin mükemmel olduğunu iddia etmiyor musun yokluğunun cehennem olduğunu ima ederek. Nasıl bir kafa bu? Jean Paul Sartre ne güzel demiş halbuki: Cehennem başkalarıdır!
Geçen gün şirkette yaptığımız bir Ar-Ge çalışması için literatür araştırması yapıyordum ve karşıma Alüminyum Sülfat çıktı. Yazılanlara bakılırsa, cidden işimize yarayabilirdi. Hemen numune istedim bir yerden, iki gün sonra kargoyla ulaştı elime. Baktım böyle, bembeyaz bir şey. Çok sevimli duruyor. Yani okuduğum kadar var, resmen “Beni araştırmanda kullan ve mükemmel bir sonuç elde et” diyor paketinin içinden. Formülasyonları hazırladım falan, bir de inanmışım, olacak yani, süper bir sonuçla karşılaşacağım. Yaptım bütün işlemleri, bir baktım, hiç öyle umduğum gibi bir sonuç yok. Hatta Alüminyum Sülfat kullanmadan yapılan şeyler daha başarılı. İnsanın umutlarının kırılması kadar kötü bir şey yok. Yıkıldım resmen sonuçları görünce. Ama birden aklıma o okuduğum şey geldi. Çalışmak istemiyor işte Alüminyum Sülfat, niye zorluyorum ki? Kapadım kapağını numunenin, dolaba kaldırdım. Olmuyorsa, olmuyordu. Yapacak bir şey yok. Alüminyum Sülfat işime yarasın diye onu niye manyak manyak bileşikler haline sokayım ki? O kendi halinde, Alüminyum Sülfat olarak, mutlu demek ki. (Allah’ım verdiğim örneklere bak!)
En başa dönersek, gitmeyi bilmeliyiz. Arkada bıraktıklarımız kaldı orada artık. Eğer istenmiyorsak, istenmeyi istememeliyiz. Biz olmadan daha mutlu olabilen insanlar varsa, böyle olsunlar. İnsanların istemedikleri şeyleri yapmalarına neden sebep olalım ki? Biz ne yapabiliriz peki? Biz de kendimize yeni bir hayat kurarız. Uğruna dil döktüğümüz, çaba sarf ettiğimiz insan olmadan da kurarız o hayatı. Belki bir çölün en kurak yerinde durup istenmek, bir dağın tepesinde durup istenmemekten daha iyidir. Böylece isteyen de mutlu olur, istemeyen de. Yazımı, 25. Saat filminin final sahnesinde bir babanın, arabada ilerlerken yaralı oğluna söylediği sözlerle bitirmek istiyorum. Sanırım asla geri dönmeden, önümüze bakmamız gerekiyor her zaman, olanlarla ve olmayanlarla…
“İstersen buradan sola dönebilirim. George Washington köprüsünden batıya. Yaralarına baktırır, yola devam ederiz. Küçük bir kasaba buluruz. … Sen yeter ki iste, gideriz, kaçarız. İnsanları nasıl buluyorlar, biliyor musun? Evlerine geri döndüklerinde. Kaçan insanlar şu ya da bu şekilde evlerine geri döner ve yakalanır. Kaçacaksan bir daha dönmeyeceksin. Evine asla dönmeyeceksin. Gideceğiz, sürekli gideceğiz. Tanrı’nın bile unuttuğu yerlere. Yolun bizi götürdüğü yere. Hiç Philadelphia’dan batıya gitmedin değil mi? Çok güzel yerlerdir Monty, çok güzel topraklardır. Farklı bir dünya gibidir, dağlar, tepeler, sığırlar, çiftlikler, bembeyaz kiliseler… Bir keresinde annenle batıya gitmiştik. Sen daha doğmamıştın. Brooklyn’den Pasifik’e üç günde gittik. Ancak benzin, sandviç ve kahveye yetecek kadar paramız vardı. Ama başardık. Her erkek, kadın ve çocuk ölmeden önce çölü bir kez görmelidir. Kilometrelerce çevrende hiçbir şey olmaz, sadece kum, kayalar, kaktüsler ve de masmavi gökyüzü. Tek bir canlı göremezsin. Sirenler çalmaz, araba alarmları da. Kimse sana korna çalmaz, küfreden, sokaklara işeyen insanlar yoktur. Çölde sessizlik vardır. Çölde huzur vardır. Çölde Tanrı vardır. Batıya gideriz. Küçük, güzel bir kasaba buluncaya kadar gideriz. Çöldeki kasabalar… O kasabalar neden çöldedir, biliyor musun? İnsanlar başka bir yerden uzaklaşmak istediği için. Çöl yeni bir başlangıçtır. Bir bar bulur ve içki ısmarlarız. 2 yıldır hiç içki içmedim ama seninle bir tek atarım oğlum. Oğlumla son bir viski içerim. İçkinin tadını çıkarırsın. Sonra ben giderim. Bana hiç yazmamanı söylerim, hiç ziyarete gelmemeni. Bu hayatta olmasa da annen ve seninle cennette bir araya geleceğimize inanmanı söylerim. Bir yerde bir iş bulursun. Nakit ücret ödeyen bir iş. Soru sormayan bir patronun olur. Kendine yeni bir hayat kurar ve asla dönmezsin. Monty, insanlar seni seviyor. Bu bir armağandır. Gittiğin her yerde arkadaş edinebilirsin. Çok ama çok çalışırsın. Başını eğer, dikkat çekmez, çeneni kapalı tutarsın. Çölde kendine yeni bir yaşam, yeni bir dünya kurarsın. Sen bir New Yorklusun. Bu asla değişmeyecek. New York senin kanında var artık. Hayatının kalanını batıda geçirebilirsin ama sen yine de New Yorklusun. Arkadaşlarını, köpeğini özleyeceksin. Ama sen güçlüsündür. Sen de annenin iradesi ve metaneti var çünkü. Sen de onun gibi güçlüsün. Doğru insanları bulur ve yeni belgeler hazırlatırsın. Bir sürücü ehliyeti… Eski hayatını unutacaksın. Çünkü dönemezsin. Arayamazsın. Yazamazsın. Geçmişi unutmalısın. Kendine yeni bir yaşam kurmalı ve onu yaşamalısın. Beni anladın mı? Hayatını olması gerektiği gibi yaşarsın. Bir aile kurar ve kendi çocuklarını yetiştirirsin. Duyuyor musun? Onlara iyi bir hayat sağlarsın Monty, ihtiyaçları olan sevgiyi verirsin. Bir oğlun olur, belki de ismini James koyarsın. Güzel, güçlü bir isimdir. Hatta belki bir gün, bundan yıllar sonra, ben ölüp biricik annenin yanına gittikten çok sonra, aileni karşına alır ve onlara bütün gerçeği anlatırsın. Kim olduğunu ve nereden geldiğini. Olan biten her şeyi anlatırsın. Sonra onlara ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı diye sorarsın. Neredeyse hiç gerçekleşmeyecekti. Bu yaşam neredeyse hiç gerçekleşmeyecekti.”
Kaçacaksan, bir daha dönmeyeceksin…
29 Ocak 2013 Salı
26
“Aslında uzun hikâye ama sana değmez. Kısa kesmek gerekli, yalanına değmez” diye başlıyor şarkı kulağımda. Binlerce kez uyanıp kendimi tekrar uyumaya zorladığım gece bitti ve her sabah olduğu gibi yollara düştüm işe gitmek için. Hikaye hep aynı, monoton bir yaşam işte. Bunun için de yapılabilecek pek fazla bir şey yok. Kafanda binlerce düşünce ve önünde uzayan yol. Garip bir devinim halindeler ve onlara ayak uyduruyorsun.
Elimizde olan şeylerin miktarının artması güzel bir şey gibi gelir hepimize. Mesela para. Ya da umut. Mutluluk. Ama bazı şeylerin adedi arttıkça, aslında kötü şeylerle karşılaşabileceğini de fark ediyorsun. Düşünce bunlardan biri. Çok fazla düşündükçe gittikçe çöküyorsun gibi geliyor bana. Kafanda üzerinde düşünülmesi gereken ne kadar çok şey varsa, o kadar da kapatıyorsun kendini hayata. En kötüsü de düşünerek çözebileceğini sandığın şeyleri, düşündükçe düğümlemek. Düşünceleri hayata geçiremedikten sonra “Şunu şöyle yapsam, bu böyle olsa” demek, aptalca bir avuntudan başka bir şey değil ne yazık ki.
Peki, ne düşünüyorum bu kadar? Zamanında “Şunu şöyle yaparım, bu böyle olur” diye düşündüğüm ama şimdi hayatıma baktığımda, aslında çoğunu gerçekleştiremediğim ya da çoğu gerçekleşmeyen şeyleri düşünüyorum. Umut dolu başlıyorsun hayata. Daha 3-5 yaşındayken sana sorulan büyüyünce ne olacağın sorusuna inanarak cevap vermenden belli zaten gelecek adına çok büyük umutlar beslediğin. “Bilmiyorum” cevabı veremezsin mesela bu soruya. Etrafındakiler hoş bakmazlar sana o zaman. Çünkü bir şeylerin farkında olmanı istiyor herkes, önüne hedefler koymanı ve bunlara ulaşabilmen için de her yolu denemen gerektiğini söylüyorlar. Ne kadarını gerçekleştirebiliyoruz bunların? Cevap muamma.
Bir de kendi kendimize düşünüp hedeflediğimiz şeyler var. Bunları etraftan da duyuyoruz ama önce kendi kendimizi ikna ediyoruz bunların gerçekleşmesi gerektiği hakkında. Düzgün bir eğitim hayatı, düzgün bir iş, düzgün bir evlilik, çok yakışıklı veya çok güzel bir çocuk sahibi olma, hayatın boyunca maddi ve manevi hiçbir sıkıntı çekmeme gibi şeyler işte. İyi bir üniversitede okudum, çalıştığım bir işim de var çok şükür. Uzaktan bakıldığında bazı insanlara yetebilecek kadar sahibim belki bir şeylere ama içimde hep bir eksiklik duygusu var. Bazı şeylere uzaktan bakmanın ne demek olduğunu öğrendim diyebilirim aslında. Onlar olmasa da olur. Ama bunların dışında kalanlar hayatında olmadan rahat hissedemiyorsun sanki. Ergenlikteyken her şeyin süper olacağına kendini inandırıyorsun ama yaşın ilerledikçe kafandaki her şeye sahip olmayacağını fark ediyorsun ya, aslında hayatın o zaman başlıyor. Maddi ve manevi her şeyi düşünebiliriz burada. “Bir arabam olsun istedim ama olmadı” da diyebiliriz, “Çok güzel bir sevgilim olsun isterdim, olmadı” da. Maddi şeyleri belki bir gün bir yerlerde elde edebilmek mümkün ama insana manevi doygunluk yaşatacak şeylerle karşılaşmak çok da planlanacak bir şey değil. Tam “Evet, oldu bu kez” diyorsun ama ne olduğunu anlamadan bir sürü insan girip çıkıyor hayatına. Bazısı üzerine yapışan ufacık bir tüy gibi, bir fiskeyle uzaklaştırabiliyorsun ama kimi kazınıyor sanki bir yerlerine, atıp kurtulmak çok kolay olmuyor. Terk ediliyorsun, acı çekiyorsun ve çektiriyorsun, belki bazen gülüp geçiyorsun ama en sonunda hissettiğin hep bir yoksunluk duygusu oluyor. Sonra hep bunları düşünüyorsun ve birkaç düğüm daha atıyorsun her şeyin üzerine.
Şimdi bu konularda çok masummuşum gibi görünmek istemem. Ben de çok fazla kişiyi kırdım, ağlattım. Karşısına geçip ağladığım insan oldu, evet ama telefonun diğer ucunda yalvaran sesleri hiç umursamadığım da oldu. Sen acı çekerken “Ya beni nasıl istemez! Nasıl!” diye dövünüp duruyorsun ama senle konuşmaya çalışan insan da aynı şeyi düşünüyor senin hakkında. Sanırım burada asıl fark etmemiz gereken şey şu üzülmeyi bırakabilmek için: Sensiz yapabilen, zaten sensizdir. Birini seveceğiz tabii ki ama buna cidden değmesi gerekiyor o insanın. Günün birinde “Ayh ben sıkıldım ya” diyerek gidebilecek değersizlikteki insanları hayatımıza almamamız gerekiyor ki kafamızda binlerce düşünce oluşup bizi iyice yormasın. Çünkü bazen olgunluk kaçmayı değil, mücadele etmeyi gerektiriyor. Ama ne yazık ki çoğumuz bunun farkında değiliz. Söylediklerimizi anlamıyor insanlar, şekle bakıyorlar, kelimelerin arasında garip anlamlar arıyorlar. Hassasiyet duyduğumuz şeyler küçümseniyor, eksikliklerimizle dalga geçiliyor, iyi yanlarımız ise görülmüyor ya da görülmek istenmiyor. Değer vermek de sözle belirtilecek bir şey değil, bunu da fark etmemiz gerekiyor sanırım. “Sen benim için çok önemlisin” lafını duymak artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor mesela. Ben de hiçbir şey yapmadığım insanlar için bu lafı kullanmıyorum artık. Çünkü, “Sen hayatımdaki en önemli insansın” diyen kişilerin bu sözlerinde samimiyet hissetmediklerini görmek kadar yaralayıcı bir şey yok. Ben de yapmışımdır zamanında belki bunu. Ama artık yapmamalıyım.
Geçen gün şirket sahibimiz yanına çağırdı beni. Gittim odasına. “Erdem, sana bir şey diyeceğim, bunu hayatın boyunca sakın aklından çıkarma” diye başladı söze. Hayatımdaki en küçük insandan en büyüğüne kadar hepsinden bir şeyler öğreneceğime inanıyorum. O yüzden herkesin söylediği şey, benim için önemli. “Aile terbiyesi, karakter, eğitim düzeyi olarak çok çok iyi bir insansın ama şunu unutma, hayatındaki insanlar sadece kendi çıkarları için senin yanında olur. Hep senin yanında olan, yüzüne gülen insanlar, istedikleri olmadığı zaman, arkalarını döner. Bu dediğimi hayatın boyunca aklında tut ve az önce saydığım sahip olduğun o değerlerin kıymetini bilip yaşamını ona göre sürdür” diye tamamladı sözlerini. Onlarca kişi ve durum geldi aklıma bu sözleri duyunca. Beyin çok ilginç bir organ, ufacık bir zaman diliminde milyonlarca şey düşünebiliyor. “Haklısınız” dedim patronuma. Haklıydı.
Çok fazla düşünce var kafamda bu aralar. “Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor” sözünün canlı bir örneğiyim. İsteyip yapamadıklarım, benim elimde olmayan şeyler, aklımda olup yanımda olmayanlar falan ne bileyim, dolduruyor işte kafanı. Çok karışık bir yazı oldu, farkındayım ama sanki minibüse yolcuların inip binmesi gibi benim de kafama bir o düşünce geliyor, onu kovuyorum, bu sefer başkası geliyor. Bulutsuzluk Özlemi’nin “Sözlerimi Geri Alamam” şarkısında bir söz geçer ya “Bir umuttu yaşatan insanı…” diye, o geldi şimdi aklıma. Kafandaki sayısız düşüncenin yanına biraz umut sıkıştırınca her şey düzelecek gibi geliyor işte. Ne zaman bilmiyorsun ama düzelecek. Belki o zaman aslında bu hayatın çok güzel olduğunu, kimsenin uğrunda ölmeye ya da yaşamaya değer olmadığını, kendi bencillikleriyle savrulup giden insanların yanında aslında kendi benliğimize sahip olmamız gerektiğini fark ederim. O zaman da geride bıraktığım herkese, her düşünceye şöyle bir dönüp, aslında yaşattıklarından çok uzun hikâyeler çıkarılabileceğini ama bunlara değmeyeceklerini anlatır ve kısa keserek kulağımdaki şarkının biterken dediği gibi seslenirim: Affetme, affetme beni!
Elimizde olan şeylerin miktarının artması güzel bir şey gibi gelir hepimize. Mesela para. Ya da umut. Mutluluk. Ama bazı şeylerin adedi arttıkça, aslında kötü şeylerle karşılaşabileceğini de fark ediyorsun. Düşünce bunlardan biri. Çok fazla düşündükçe gittikçe çöküyorsun gibi geliyor bana. Kafanda üzerinde düşünülmesi gereken ne kadar çok şey varsa, o kadar da kapatıyorsun kendini hayata. En kötüsü de düşünerek çözebileceğini sandığın şeyleri, düşündükçe düğümlemek. Düşünceleri hayata geçiremedikten sonra “Şunu şöyle yapsam, bu böyle olsa” demek, aptalca bir avuntudan başka bir şey değil ne yazık ki.
Peki, ne düşünüyorum bu kadar? Zamanında “Şunu şöyle yaparım, bu böyle olur” diye düşündüğüm ama şimdi hayatıma baktığımda, aslında çoğunu gerçekleştiremediğim ya da çoğu gerçekleşmeyen şeyleri düşünüyorum. Umut dolu başlıyorsun hayata. Daha 3-5 yaşındayken sana sorulan büyüyünce ne olacağın sorusuna inanarak cevap vermenden belli zaten gelecek adına çok büyük umutlar beslediğin. “Bilmiyorum” cevabı veremezsin mesela bu soruya. Etrafındakiler hoş bakmazlar sana o zaman. Çünkü bir şeylerin farkında olmanı istiyor herkes, önüne hedefler koymanı ve bunlara ulaşabilmen için de her yolu denemen gerektiğini söylüyorlar. Ne kadarını gerçekleştirebiliyoruz bunların? Cevap muamma.
Bir de kendi kendimize düşünüp hedeflediğimiz şeyler var. Bunları etraftan da duyuyoruz ama önce kendi kendimizi ikna ediyoruz bunların gerçekleşmesi gerektiği hakkında. Düzgün bir eğitim hayatı, düzgün bir iş, düzgün bir evlilik, çok yakışıklı veya çok güzel bir çocuk sahibi olma, hayatın boyunca maddi ve manevi hiçbir sıkıntı çekmeme gibi şeyler işte. İyi bir üniversitede okudum, çalıştığım bir işim de var çok şükür. Uzaktan bakıldığında bazı insanlara yetebilecek kadar sahibim belki bir şeylere ama içimde hep bir eksiklik duygusu var. Bazı şeylere uzaktan bakmanın ne demek olduğunu öğrendim diyebilirim aslında. Onlar olmasa da olur. Ama bunların dışında kalanlar hayatında olmadan rahat hissedemiyorsun sanki. Ergenlikteyken her şeyin süper olacağına kendini inandırıyorsun ama yaşın ilerledikçe kafandaki her şeye sahip olmayacağını fark ediyorsun ya, aslında hayatın o zaman başlıyor. Maddi ve manevi her şeyi düşünebiliriz burada. “Bir arabam olsun istedim ama olmadı” da diyebiliriz, “Çok güzel bir sevgilim olsun isterdim, olmadı” da. Maddi şeyleri belki bir gün bir yerlerde elde edebilmek mümkün ama insana manevi doygunluk yaşatacak şeylerle karşılaşmak çok da planlanacak bir şey değil. Tam “Evet, oldu bu kez” diyorsun ama ne olduğunu anlamadan bir sürü insan girip çıkıyor hayatına. Bazısı üzerine yapışan ufacık bir tüy gibi, bir fiskeyle uzaklaştırabiliyorsun ama kimi kazınıyor sanki bir yerlerine, atıp kurtulmak çok kolay olmuyor. Terk ediliyorsun, acı çekiyorsun ve çektiriyorsun, belki bazen gülüp geçiyorsun ama en sonunda hissettiğin hep bir yoksunluk duygusu oluyor. Sonra hep bunları düşünüyorsun ve birkaç düğüm daha atıyorsun her şeyin üzerine.
Şimdi bu konularda çok masummuşum gibi görünmek istemem. Ben de çok fazla kişiyi kırdım, ağlattım. Karşısına geçip ağladığım insan oldu, evet ama telefonun diğer ucunda yalvaran sesleri hiç umursamadığım da oldu. Sen acı çekerken “Ya beni nasıl istemez! Nasıl!” diye dövünüp duruyorsun ama senle konuşmaya çalışan insan da aynı şeyi düşünüyor senin hakkında. Sanırım burada asıl fark etmemiz gereken şey şu üzülmeyi bırakabilmek için: Sensiz yapabilen, zaten sensizdir. Birini seveceğiz tabii ki ama buna cidden değmesi gerekiyor o insanın. Günün birinde “Ayh ben sıkıldım ya” diyerek gidebilecek değersizlikteki insanları hayatımıza almamamız gerekiyor ki kafamızda binlerce düşünce oluşup bizi iyice yormasın. Çünkü bazen olgunluk kaçmayı değil, mücadele etmeyi gerektiriyor. Ama ne yazık ki çoğumuz bunun farkında değiliz. Söylediklerimizi anlamıyor insanlar, şekle bakıyorlar, kelimelerin arasında garip anlamlar arıyorlar. Hassasiyet duyduğumuz şeyler küçümseniyor, eksikliklerimizle dalga geçiliyor, iyi yanlarımız ise görülmüyor ya da görülmek istenmiyor. Değer vermek de sözle belirtilecek bir şey değil, bunu da fark etmemiz gerekiyor sanırım. “Sen benim için çok önemlisin” lafını duymak artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor mesela. Ben de hiçbir şey yapmadığım insanlar için bu lafı kullanmıyorum artık. Çünkü, “Sen hayatımdaki en önemli insansın” diyen kişilerin bu sözlerinde samimiyet hissetmediklerini görmek kadar yaralayıcı bir şey yok. Ben de yapmışımdır zamanında belki bunu. Ama artık yapmamalıyım.
Geçen gün şirket sahibimiz yanına çağırdı beni. Gittim odasına. “Erdem, sana bir şey diyeceğim, bunu hayatın boyunca sakın aklından çıkarma” diye başladı söze. Hayatımdaki en küçük insandan en büyüğüne kadar hepsinden bir şeyler öğreneceğime inanıyorum. O yüzden herkesin söylediği şey, benim için önemli. “Aile terbiyesi, karakter, eğitim düzeyi olarak çok çok iyi bir insansın ama şunu unutma, hayatındaki insanlar sadece kendi çıkarları için senin yanında olur. Hep senin yanında olan, yüzüne gülen insanlar, istedikleri olmadığı zaman, arkalarını döner. Bu dediğimi hayatın boyunca aklında tut ve az önce saydığım sahip olduğun o değerlerin kıymetini bilip yaşamını ona göre sürdür” diye tamamladı sözlerini. Onlarca kişi ve durum geldi aklıma bu sözleri duyunca. Beyin çok ilginç bir organ, ufacık bir zaman diliminde milyonlarca şey düşünebiliyor. “Haklısınız” dedim patronuma. Haklıydı.
Çok fazla düşünce var kafamda bu aralar. “Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor” sözünün canlı bir örneğiyim. İsteyip yapamadıklarım, benim elimde olmayan şeyler, aklımda olup yanımda olmayanlar falan ne bileyim, dolduruyor işte kafanı. Çok karışık bir yazı oldu, farkındayım ama sanki minibüse yolcuların inip binmesi gibi benim de kafama bir o düşünce geliyor, onu kovuyorum, bu sefer başkası geliyor. Bulutsuzluk Özlemi’nin “Sözlerimi Geri Alamam” şarkısında bir söz geçer ya “Bir umuttu yaşatan insanı…” diye, o geldi şimdi aklıma. Kafandaki sayısız düşüncenin yanına biraz umut sıkıştırınca her şey düzelecek gibi geliyor işte. Ne zaman bilmiyorsun ama düzelecek. Belki o zaman aslında bu hayatın çok güzel olduğunu, kimsenin uğrunda ölmeye ya da yaşamaya değer olmadığını, kendi bencillikleriyle savrulup giden insanların yanında aslında kendi benliğimize sahip olmamız gerektiğini fark ederim. O zaman da geride bıraktığım herkese, her düşünceye şöyle bir dönüp, aslında yaşattıklarından çok uzun hikâyeler çıkarılabileceğini ama bunlara değmeyeceklerini anlatır ve kısa keserek kulağımdaki şarkının biterken dediği gibi seslenirim: Affetme, affetme beni!
22 Ocak 2013 Salı
Çocuk
Zeynep’ten bir mesaj geldi bugün otururken, işte çocukluğumuza dönmekle ilgili bir şeyler yazmış. Biz dört kuzen, hep beraber büyüdük, evlerimiz çok yakındı birbirine ve bunun yanında yaşlarımız da çok yakındı, birkaç ay var aramızda. Ee hal böyle olunca çocukluk dönemini birlikte geçiriyorsun tabii. Şu an şöyle bir geriye dönüp baktığında çok saçma gelebilecek şeylerden kendimize öyle oyunlar çıkarırdık ki, o zamanlar dünyanın en keyifli insanları biz olurduk. Ninja kaplumbağa olup Shredder’a mı dalmadık, sokakta sek sek mi oynamadık, Alman kale denen ve genelde erkeklerin oynadığı oyuna Zeynep’i falan alıp kaptırmadık mı kendimizi! (Ee tabii erkekler sek sek oynayıp, lastik atlayınca, kızların da maç yapması gerekiyor bazı durumlarda ehehe)
Güzel zamanlardı. Kesinlikle. Bir kere düşünebileceğin en büyük sorun o an oynamak istemediğin oyunun yerine başka bir şey bulabilmek ve bunu diğerlerine kabul ettirebilmekti. Yemek yemekle alakalı bir sıkıntın yok zaten, börek, çörek yapılıp getiriliyor önüne. Karnını doyurunca da ver kendini oyuna. Eve gidince de ödevini yaparsın ve sana yüklenen en büyük sorumluluğu da halledersin. Ne güzel değil mi?
Ama zaman ilerledikçe ister istemez değişiyor bir şeyler hayatında ve bunu engellemek çok mümkün değil ne yazık ki. Bir kere, oyundan başka bir şeyler düşünmek durumunda kalıyorsun. “Düzgün bir okul kazanayım” düşüncesiyle başlayan ve adım “Düzgün maaş alayım, faturamı yatırayım, kredi kartı ekstresi gelmiş, bana niye böyle dedi, niye trip atıyor şimdi bana, ayrılacak mıyız, ayrılsam mı, mutlu değilim, ben bunu hak etmedim” şeklinde devam eden şeyler işte. Kendi hayatına ve yaşadığın olumsuzluklara o kadar çok odaklanıyorsun ki, bu hayatın sadece kendi etrafında döndüğü gibi bir yanılsamaya kapılıp geride kalan hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi düşünemiyorsun. Yani yaşın 30 olsa bile gidip sokakta bağırış çağırış içinde birbirini kovalayacak değilsin tabii ki ama ne bileyim hayattan tamamen soyutlanıyorsun sanki ve zaman zaman geriye dönüp “Ne güzeldi o günler ya!” diyorsun.
Şimdi burada arabesk bir biçimde “Ühü çok özledim çocukluğumu, çocukken toz pembe hayallerim vardı, gerçekleştiremedim hiçbirini, çok kötüyüm bu yüzden” falan diyecek değilim. Zaten çocukluğun apayrı bir dönem olduğunu ve hayatının hiçbir döneminde o zamanki kadar mutlu, en azından hevesli olamayacağının farkındayım. Gerçekçi olmak gerek. Büyüdükçe sıkıntıların artıyor, daha da artacak, bu kesin. Ama öyle bir zaman geliyor ki işte, o dönemlere dönmek için içinde inanılmaz bir istek duyuyorsun. Bunun pek çok sebebi var tabii, içinde bulunduğun koşullar, hayal kırıklığı yaşatan şeyler, güvenini sarsan şeyler, sana asla yıkılmayacak gibi gelen ama ummadığın bir anda yerle bir olan şeyler, hayatına giren insanlar, hayatından giden insanlar… Çok daha rahat bir şekilde uzatılabilir bu liste. Bunlar birikip karşında koca bir dağ gibi durunca, o dağın arkasında çocukluğun oluyor işte. Dağı aşıp ona ulaşmak istiyorsun ama adım attıkça dağ daha da büyüyor gözünde. Boş bir umutla tırmanırken her köşede sende iz bırakan şeyleri görüyorsun. Artık bunlara dayanamayınca da sanırım “Bir şey olmuyorsa, olmuyordur işte” deyip vazgeçiyorsun. Ya da vazgeçiriliyorsun. Çünkü bir şey olmuyorsa, olmuyordur.
Güzel zamanlardı. Kesinlikle. Bir kere düşünebileceğin en büyük sorun o an oynamak istemediğin oyunun yerine başka bir şey bulabilmek ve bunu diğerlerine kabul ettirebilmekti. Yemek yemekle alakalı bir sıkıntın yok zaten, börek, çörek yapılıp getiriliyor önüne. Karnını doyurunca da ver kendini oyuna. Eve gidince de ödevini yaparsın ve sana yüklenen en büyük sorumluluğu da halledersin. Ne güzel değil mi?
Ama zaman ilerledikçe ister istemez değişiyor bir şeyler hayatında ve bunu engellemek çok mümkün değil ne yazık ki. Bir kere, oyundan başka bir şeyler düşünmek durumunda kalıyorsun. “Düzgün bir okul kazanayım” düşüncesiyle başlayan ve adım “Düzgün maaş alayım, faturamı yatırayım, kredi kartı ekstresi gelmiş, bana niye böyle dedi, niye trip atıyor şimdi bana, ayrılacak mıyız, ayrılsam mı, mutlu değilim, ben bunu hak etmedim” şeklinde devam eden şeyler işte. Kendi hayatına ve yaşadığın olumsuzluklara o kadar çok odaklanıyorsun ki, bu hayatın sadece kendi etrafında döndüğü gibi bir yanılsamaya kapılıp geride kalan hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi düşünemiyorsun. Yani yaşın 30 olsa bile gidip sokakta bağırış çağırış içinde birbirini kovalayacak değilsin tabii ki ama ne bileyim hayattan tamamen soyutlanıyorsun sanki ve zaman zaman geriye dönüp “Ne güzeldi o günler ya!” diyorsun.
Şimdi burada arabesk bir biçimde “Ühü çok özledim çocukluğumu, çocukken toz pembe hayallerim vardı, gerçekleştiremedim hiçbirini, çok kötüyüm bu yüzden” falan diyecek değilim. Zaten çocukluğun apayrı bir dönem olduğunu ve hayatının hiçbir döneminde o zamanki kadar mutlu, en azından hevesli olamayacağının farkındayım. Gerçekçi olmak gerek. Büyüdükçe sıkıntıların artıyor, daha da artacak, bu kesin. Ama öyle bir zaman geliyor ki işte, o dönemlere dönmek için içinde inanılmaz bir istek duyuyorsun. Bunun pek çok sebebi var tabii, içinde bulunduğun koşullar, hayal kırıklığı yaşatan şeyler, güvenini sarsan şeyler, sana asla yıkılmayacak gibi gelen ama ummadığın bir anda yerle bir olan şeyler, hayatına giren insanlar, hayatından giden insanlar… Çok daha rahat bir şekilde uzatılabilir bu liste. Bunlar birikip karşında koca bir dağ gibi durunca, o dağın arkasında çocukluğun oluyor işte. Dağı aşıp ona ulaşmak istiyorsun ama adım attıkça dağ daha da büyüyor gözünde. Boş bir umutla tırmanırken her köşede sende iz bırakan şeyleri görüyorsun. Artık bunlara dayanamayınca da sanırım “Bir şey olmuyorsa, olmuyordur işte” deyip vazgeçiyorsun. Ya da vazgeçiriliyorsun. Çünkü bir şey olmuyorsa, olmuyordur.
18 Ocak 2013 Cuma
Kokla Beni
Yaşlı kokusu diye bir şey var. Hepimiz farkındayız bunun değil mi? Artık ne oluyorsa, insanlar belli bir yaştan sonra belli bir şekilde kokmaya başlıyorlar. Ya vücudumuz artık güzel güzel kokmaktan vazgeçip garip enzimlerle kendince bir şeyler yapmaya çalışıyor ya da insanlar belli bir yaşa geldikten sonra “Amaaan ne uğraşıcam ya” mantığıyla kendilerine bakmaktan vazgeçiyor.
Ben kendimden biliyorum, mesela iki haftadır kendimi berbere gitmeye razı etmeye çalışıyorum, çünkü saçlarım uzayınca gerçekten ucube gibi oluyorum ama artık nasıl soğuduysam hayattan “Kalsın ya böyle zaten bir getirisi olmadı kısa saçın bana bugüne kadar, bir de yorgunum, hem kestirsem ne olacak ki! Kim dönüp bakar bana! Anca aynada kendimi izlerim!” diye düşünüp vazgeçiyorum. Zaten bir de surat orantısız olup, kocaman gözler ve küçücük bir ağız, saçlar da arkadan dalgalı, önden tanımlanamayan bir şekil alınca iyice çirkinleşiyorum. Bir de berberden dönünce milletin “Ulan zaten iki tel saçın var, onları da kestirmişsin, tam olmuş!” gibi tepkileriyle iyice iğreniyorsun kendinden. Hele bir de şöyle bir şey düşünün, birkaç kişiden oluşan bir ortama giriyorsun, iş arkadaşların falan, iş yerindesin, saçlarını yeni kestirmişsin, kendini iyi göründüğüne inandırıyorsun, oradaki insanlar da “Aa iyi olmuş böyle ya valla yakışıklı olmuşsun” falan deyince iyice gaza geliyorsun, sonra kız arkadaşın sana dönüp diyor ki: Çok kötü olmuş. Bakamıyorum yüzüne. Hee aferin! Bakma! Yani bir bakıma da haklıyız belki, kendine baksan ne olacak, sonuçta eve gidince seni bir Kadriye ya da Necmi bekliyor. Bir insan neden Necmi gibi birisine güzel kokmak ya da iyi görünmek istesin ki!
Sabah minibüse bindim. Minibüs yaklaşırken bayağı boş koltuk olduğunu görünce sevindim hatta, “İyi lan adam gibi oturup giderim bari ohh!” falan diye, hatta kapılar açılınca da önce ben atladım dana gibi, maksat yerler dolmasın. Şoföre parayı verdim, arkamı bir döndüm, boş yer kalmamış. Ulan önce otur, sonra paranı uzat işte milletin yaptığı gibi! Ama yok olmaz! Ben paramı vereyim de isterse şoför beni tavana bağlasın. Çünkü yolda giderken şoför şöyle bir kesiyor ya minibüsü “Evet ücretleri gönderelim” diyerek, ben manyakça bir paranoyaya kapılıyorum o zaman, “Bana mı diyo lan! Ee verdim ben!” diye. O yüzden başım gözüm sağken minibüs ücretinin oluşturduğu iç sıkıntısından kurtulmak istiyorum. Neyse, baktım yer yok, ayakta durmak için güzel bir yer seçmeye çalıştım. Minibüste yer seçmek çok önemli çünkü. Aptal gibi en önde durursan, bir zaman sonra muavin oluyorsun para uzatıp, para üstünü geri göndermekten. Bir de garip insanlar çıkıyor arada, gelip sana soruyorlar, “Ben 2 lira gönderdim, para üstü gelmedi, niye?” diye. Ücret tarifesi miyim ben! Ne bileyim niye gelmedi! Sonra yolcuyla şoför arasında köprü oluyorsun şöyle:
Erdem: Abi 2 lira vermiş abla, para üstü gelmemiş
Şoför: Nereye gidecekmiş?
Erdem: Abla nereye gideceksin?
Yolcu: Beykent’e gidicem
Erdem: Beykent’e gidecekmiş abi.
Şoför: Bize öyle bir para gelmedi.
Erdem: Abla öyle bir para gelmemiş.
Yolcu: Nasıl gelmedi ya!
Erdem: Abi nasıl gelmemiş!
Şoför: Bilemem
Erdem: Bilmiyormuş.
Yolcu: Bileceksin. Şoförsen bileceksin.
Erdem: Abi bilmek zorundaymışsın.
Heh işte böyle anlamsız konuşmalara katılmamak için güzel bir yere sotelendim. Bir zaman sonra bir adet teyze bindi minibüse. Parayı uzattı falan, sonra başka yer yokmuş gibi yanıma gelip önce sol tarafımdaki demiri, sonra da sağ tarafımdaki demiri tutarak etrafımda garip bir kafes sistemi oluşturdu. Sonradan anladım ki zaten tek başına binmemiş, bir de yanında bildiğin ayrı bir vücut oluşturan bir koku da varmış. Hani zorlasan kokuyu burnunla hissetmeyi bırak, gözlerinle bile görürsün. O derece. Garip bir aura var kadının etrafında ama tanımlayamıyorsun da nasıl bir şey olduğunu. Dışarıda satılan herhangi bir parfümü sıkmış olamaz, çünkü böyle bir parfümü üreten bir firmanın çoktan batıp artık üretim yapamıyor olması gerekir. Yemek ya da yağ kokusu falan da değil, hani öyle olsa “Yazık lan sabah yemek yapıp mı çıktı ne yaptı akşama çocuklar gelecek, eşi gelecek tabii” diye düşünüp yine saygı duymaya çalışırım. Ama yok yani, tanımlayamıyorum kokuyu. Bir de kimyager olmanın getirdiği avantajlardan dolayı, kokulara daha hassas bir burnum var artık. Yani etraftaki kokuları duyup “Aha sülfür kokuyor; amonyak bu ya; ester bu ester kokudan belli; m-pyrol abi bu, kesin yani; amonyum boran işte abi, başka ne olabilir ki!” gibi cümleler kuruyorum. Hatta geçen gün suya bile bir koku uydurmaya çalıştım, “Su koksa, böyle kokar bence” diye. Ama teyze bambaşka bir şey ya! Kafanızda koku ile ilgili herhangi bir şey oluşmasına izin vermiyor kesinlikle. “Kokumu duyun ama ne olduğunu anlamayın” diyor. “Kokudan başınız dönsün ama yine de kafanızda en küçük bir fikir oluşmasın ne olduğuna dair” diye kafa tutuyor size. Ciddi bir baş dönmesi nasıl olur, yaşadım onu. Bir de bir yerden sonra burnun kokuya alışıyor ama şoför kapıyı açıp temiz hava dolduruyor içeri, sonra o koku yeniden varlığını hissettirmeye başlıyor. “Buranın tek hakimi benim!” diyor, “Bırakın oksijeni, beni teneffüs edin!” diyor. Azıcık kıpırdanmaya çalıştım, etrafımdaki teyzeden oluşan duvarı yıkmaya çalıştım falan ama bu kez de kokuyu farklı açılardan duymaya başladım. Ulan hacı yağı falan değil, garip kokulu kremlerden de değil, ne bu! Bir ara düşündüm, “Acaba” dedim, “Teyzenin annesi küçükken bir mont aldı da ‘Seneye de giyersin’ dedi ama o kadar büyük almış ki 50 yıldır falan mı giyiyor?”. Yani kıyafet mi eski? Ama yok. O da yeni gibi duruyor. “Herhalde” dedim, “Bu teyzenin özel bir salgısı, artık kadın vücuduna nasıl kötü davrandıysa, vücut da golgi cisimciklerinin böyle bir salgı oluşturması sağlayıp, kadından intikam alıyor”. Yaşlı kokusu bu sanırım! Peki bir insan bu kadar mı vazgeçer hayattan, duş almayacak kadar! Ulan duş almak 15 dakika ama minibüste insanların hayatından 25 sene çalıyorsun! Kendi hayatından 15 dakika kaybetmek istemiyorsun ama beni anında 50 yaşıma getiriyorsun! Reva mı bu bana! Bayılıp kalsan, hastaneye götürseler, millet inanmaz da “Kokudan bayılmışım, ne olduğunu hatırlamıyorum” diye. İlgi toplamak için yapıyorsun zannederler.
Baktım kadının inmeye niyeti yok, şoföre dönüp “Dur abi, inicem” dedim. Yani tabii inmeye gücüm kaldıysa ineceğim. Çünkü bastığım yeri görmüyorum artık. Koku o kadar ağır ki, bütün duyu almaçlarım burnumda toplandı, ne ses duyuyorum, ne bir şey görüyorum. Kendimi imdat çekicini kullanmaya bu kadar yakın hissetmemiştim hiç. Adam kapıyı açıp da temiz hava içeri dolunca, kadından yayılan koku, temiz havayı öyle bir basınçla itti ki dışarı, ben de fırladım kapıdan. Sapanla attılar sanki beni. İndikten sonra koşmaya başladım. Ama nasıl koşuyorum! Koku moleküllerinin beni takip ettiğini düşünerek nasıl koşuyorum! Duramıyorum! Karşıma birisinin çıkmasını umarak koşuyorum! Kucağına atlayıp, “Kurtar beni bu hayattan!” deme hayaliyle koşuyorum! Peşimdeler, geliyorlar, kurtar beni! N’olur!
Ben kendimden biliyorum, mesela iki haftadır kendimi berbere gitmeye razı etmeye çalışıyorum, çünkü saçlarım uzayınca gerçekten ucube gibi oluyorum ama artık nasıl soğuduysam hayattan “Kalsın ya böyle zaten bir getirisi olmadı kısa saçın bana bugüne kadar, bir de yorgunum, hem kestirsem ne olacak ki! Kim dönüp bakar bana! Anca aynada kendimi izlerim!” diye düşünüp vazgeçiyorum. Zaten bir de surat orantısız olup, kocaman gözler ve küçücük bir ağız, saçlar da arkadan dalgalı, önden tanımlanamayan bir şekil alınca iyice çirkinleşiyorum. Bir de berberden dönünce milletin “Ulan zaten iki tel saçın var, onları da kestirmişsin, tam olmuş!” gibi tepkileriyle iyice iğreniyorsun kendinden. Hele bir de şöyle bir şey düşünün, birkaç kişiden oluşan bir ortama giriyorsun, iş arkadaşların falan, iş yerindesin, saçlarını yeni kestirmişsin, kendini iyi göründüğüne inandırıyorsun, oradaki insanlar da “Aa iyi olmuş böyle ya valla yakışıklı olmuşsun” falan deyince iyice gaza geliyorsun, sonra kız arkadaşın sana dönüp diyor ki: Çok kötü olmuş. Bakamıyorum yüzüne. Hee aferin! Bakma! Yani bir bakıma da haklıyız belki, kendine baksan ne olacak, sonuçta eve gidince seni bir Kadriye ya da Necmi bekliyor. Bir insan neden Necmi gibi birisine güzel kokmak ya da iyi görünmek istesin ki!
Sabah minibüse bindim. Minibüs yaklaşırken bayağı boş koltuk olduğunu görünce sevindim hatta, “İyi lan adam gibi oturup giderim bari ohh!” falan diye, hatta kapılar açılınca da önce ben atladım dana gibi, maksat yerler dolmasın. Şoföre parayı verdim, arkamı bir döndüm, boş yer kalmamış. Ulan önce otur, sonra paranı uzat işte milletin yaptığı gibi! Ama yok olmaz! Ben paramı vereyim de isterse şoför beni tavana bağlasın. Çünkü yolda giderken şoför şöyle bir kesiyor ya minibüsü “Evet ücretleri gönderelim” diyerek, ben manyakça bir paranoyaya kapılıyorum o zaman, “Bana mı diyo lan! Ee verdim ben!” diye. O yüzden başım gözüm sağken minibüs ücretinin oluşturduğu iç sıkıntısından kurtulmak istiyorum. Neyse, baktım yer yok, ayakta durmak için güzel bir yer seçmeye çalıştım. Minibüste yer seçmek çok önemli çünkü. Aptal gibi en önde durursan, bir zaman sonra muavin oluyorsun para uzatıp, para üstünü geri göndermekten. Bir de garip insanlar çıkıyor arada, gelip sana soruyorlar, “Ben 2 lira gönderdim, para üstü gelmedi, niye?” diye. Ücret tarifesi miyim ben! Ne bileyim niye gelmedi! Sonra yolcuyla şoför arasında köprü oluyorsun şöyle:
Erdem: Abi 2 lira vermiş abla, para üstü gelmemiş
Şoför: Nereye gidecekmiş?
Erdem: Abla nereye gideceksin?
Yolcu: Beykent’e gidicem
Erdem: Beykent’e gidecekmiş abi.
Şoför: Bize öyle bir para gelmedi.
Erdem: Abla öyle bir para gelmemiş.
Yolcu: Nasıl gelmedi ya!
Erdem: Abi nasıl gelmemiş!
Şoför: Bilemem
Erdem: Bilmiyormuş.
Yolcu: Bileceksin. Şoförsen bileceksin.
Erdem: Abi bilmek zorundaymışsın.
Heh işte böyle anlamsız konuşmalara katılmamak için güzel bir yere sotelendim. Bir zaman sonra bir adet teyze bindi minibüse. Parayı uzattı falan, sonra başka yer yokmuş gibi yanıma gelip önce sol tarafımdaki demiri, sonra da sağ tarafımdaki demiri tutarak etrafımda garip bir kafes sistemi oluşturdu. Sonradan anladım ki zaten tek başına binmemiş, bir de yanında bildiğin ayrı bir vücut oluşturan bir koku da varmış. Hani zorlasan kokuyu burnunla hissetmeyi bırak, gözlerinle bile görürsün. O derece. Garip bir aura var kadının etrafında ama tanımlayamıyorsun da nasıl bir şey olduğunu. Dışarıda satılan herhangi bir parfümü sıkmış olamaz, çünkü böyle bir parfümü üreten bir firmanın çoktan batıp artık üretim yapamıyor olması gerekir. Yemek ya da yağ kokusu falan da değil, hani öyle olsa “Yazık lan sabah yemek yapıp mı çıktı ne yaptı akşama çocuklar gelecek, eşi gelecek tabii” diye düşünüp yine saygı duymaya çalışırım. Ama yok yani, tanımlayamıyorum kokuyu. Bir de kimyager olmanın getirdiği avantajlardan dolayı, kokulara daha hassas bir burnum var artık. Yani etraftaki kokuları duyup “Aha sülfür kokuyor; amonyak bu ya; ester bu ester kokudan belli; m-pyrol abi bu, kesin yani; amonyum boran işte abi, başka ne olabilir ki!” gibi cümleler kuruyorum. Hatta geçen gün suya bile bir koku uydurmaya çalıştım, “Su koksa, böyle kokar bence” diye. Ama teyze bambaşka bir şey ya! Kafanızda koku ile ilgili herhangi bir şey oluşmasına izin vermiyor kesinlikle. “Kokumu duyun ama ne olduğunu anlamayın” diyor. “Kokudan başınız dönsün ama yine de kafanızda en küçük bir fikir oluşmasın ne olduğuna dair” diye kafa tutuyor size. Ciddi bir baş dönmesi nasıl olur, yaşadım onu. Bir de bir yerden sonra burnun kokuya alışıyor ama şoför kapıyı açıp temiz hava dolduruyor içeri, sonra o koku yeniden varlığını hissettirmeye başlıyor. “Buranın tek hakimi benim!” diyor, “Bırakın oksijeni, beni teneffüs edin!” diyor. Azıcık kıpırdanmaya çalıştım, etrafımdaki teyzeden oluşan duvarı yıkmaya çalıştım falan ama bu kez de kokuyu farklı açılardan duymaya başladım. Ulan hacı yağı falan değil, garip kokulu kremlerden de değil, ne bu! Bir ara düşündüm, “Acaba” dedim, “Teyzenin annesi küçükken bir mont aldı da ‘Seneye de giyersin’ dedi ama o kadar büyük almış ki 50 yıldır falan mı giyiyor?”. Yani kıyafet mi eski? Ama yok. O da yeni gibi duruyor. “Herhalde” dedim, “Bu teyzenin özel bir salgısı, artık kadın vücuduna nasıl kötü davrandıysa, vücut da golgi cisimciklerinin böyle bir salgı oluşturması sağlayıp, kadından intikam alıyor”. Yaşlı kokusu bu sanırım! Peki bir insan bu kadar mı vazgeçer hayattan, duş almayacak kadar! Ulan duş almak 15 dakika ama minibüste insanların hayatından 25 sene çalıyorsun! Kendi hayatından 15 dakika kaybetmek istemiyorsun ama beni anında 50 yaşıma getiriyorsun! Reva mı bu bana! Bayılıp kalsan, hastaneye götürseler, millet inanmaz da “Kokudan bayılmışım, ne olduğunu hatırlamıyorum” diye. İlgi toplamak için yapıyorsun zannederler.
Baktım kadının inmeye niyeti yok, şoföre dönüp “Dur abi, inicem” dedim. Yani tabii inmeye gücüm kaldıysa ineceğim. Çünkü bastığım yeri görmüyorum artık. Koku o kadar ağır ki, bütün duyu almaçlarım burnumda toplandı, ne ses duyuyorum, ne bir şey görüyorum. Kendimi imdat çekicini kullanmaya bu kadar yakın hissetmemiştim hiç. Adam kapıyı açıp da temiz hava içeri dolunca, kadından yayılan koku, temiz havayı öyle bir basınçla itti ki dışarı, ben de fırladım kapıdan. Sapanla attılar sanki beni. İndikten sonra koşmaya başladım. Ama nasıl koşuyorum! Koku moleküllerinin beni takip ettiğini düşünerek nasıl koşuyorum! Duramıyorum! Karşıma birisinin çıkmasını umarak koşuyorum! Kucağına atlayıp, “Kurtar beni bu hayattan!” deme hayaliyle koşuyorum! Peşimdeler, geliyorlar, kurtar beni! N’olur!
14 Ocak 2013 Pazartesi
Eksik
Şimdi bir oda düşün. İçinde hayatını geçirebilmen için bütün imkânlar mevcut gibi gözüküyor. Yatak var, yatıp uyuyabilirsin. Küçük bir lavabo var, elini yüzünü yıka orada. Tuvalet de, banyo da var. Buzdolabında ufak tefek şeyler de mevcut. Al içinden bir şeyler git, pişir, kızart, karnını doyur. Etrafında kitaplar dolu, seç aralarından bir tanesini oku, durmadan oku. Film al bir tane karşındaki dolaptan, izle. Dış dünyayla bağlantını sağlamak için bilgisayar ve internet de var. Televizyonla işin olmaz pek ama küçük bir televizyon koymuşlar bir köşeye. Eski püskü bir radyo da var, o an aklında olmayan bir şarkıyı sana getirip en azından 3-4 dakikanı belki kafandakilerden başka şeyler düşünerek geçirirsin diye. Odanın bir camı var, kendini biraz zorlayınca sol tarafta kalan denizi görebiliyorsun. Ya da en kötüsü, canın sıkıldığı zaman, camı açarak esen rüzgârı dinleyebilirsin. Hem hava değişimi de iyidir. Birkaç farklı renkten oluşan ampuller takılmış tavana. Ruh halin nasılsa, ona uygun bir renk seçip, o ışık altında oturuyorsun.
Her şey yolunda gibi gözüküyor. En azından herhangi bir şey için odadan çıkmana gerek yok. Öyle düşünüyorsun. Öyle düşünmen için tasarlanmış. Yat, kalk, otur, zıpla, tepin, ağla, gül, aklına gelen her şeyi yap. Bunları yapabilmen için bir sürü şey koymuşlar oraya. İlk zamanların güzel geçiyor. Aklına gelen şeyi elini attığın an bulabiliyorsun. Keyfin yerinde. Uyumak mı istiyorsun? Akşama kadar uyu. Uykun mu yok? Karışanın, görüşenin yok nasılsa; istersen bir hafta boyunca uyuma, zombi gibi ol. Kimse de gelip bir şey demez, istediğini yaparsın. Bangır bangır dinle müziğini. Odanın ses yalıtımı çok iyi. Sanki içeride hiç kimse yokmuş gibi düşünecek dışarıdaki insanlar. En küçük bir ses dalgası bile dışarıya ulaşmasın ki istediğin gibi yap her şeyini. İstersen bağır, çağır! Duymaz kimse. Duymasın da zaten, çünkü senin hayatın bu ve herkesin senin ihtiyaç duyabileceğini düşündükleri her şey en fazla üç metre uzağında.
Bir zaman sonra bir şeylerin farkına varmaya başlayacaksın ama. Mesela uyanınca yüzünü yıkadığın lavabonun gideri sorunlu. Damlatıyor zemine suları. Onları temizlemek için uğraşıyorsun. Masa sabit durmuyor yerinde. Düşünüp bulduğunu sandığın yüzyıllık gerçekleri kullanıp masanın altına kâğıt sıkıştırıyorsun sabit dursun diye, o kâğıt da kayıp gidiyor arada. Her seferinde buna daha iyi bir çözüm bulmak için zorluyorsun ama yine en sonunda bir parça katlanmış kâğıtla masanın altında buluyorsun kendini. Buzdolabı ağzına kadar dolu olsa da sana bomboş gibi geliyor, çünkü karanlıkta sanki karşında karnı çok aç ve seni yutacak gibi gözüken kocaman bir devmişçesine duruyor ve gecenin bir yarısı gözlerini açtığında korkutuyor seni. Kimseye alışmamışsın ki çünkü, onu görünce, odana birisi girdi sanıp korkuyorsun deli gibi. Odanın kapıları kapalı bir de. Kimseye açmadın. Nasıl girdi peki içeri? Nasıl gösterdin kendini ona bu kadar? En savunmasız halini bile? Cevabın yok işte bunlara. Televizyon aptal kutusu zaten, kumandasını bile nereye koyduğunu hatırlamıyorsun. İzlediğin filmlerin hepsi aynı sonla bitiyor, herkes mutlu oluyor. Filmler, hayatının bundan sonraki dönemini mükemmel geçirmeni sağlayacak şeyleri 2 saatte gösterip, bunları yapabileceğine inandırmaya çalışıyor seni. Filmdekiler öyle çünkü. Her şeyi yapabiliyorlar. Sen ne yaptın peki 2 saatte? Mal mal oturup, sana bu fikri verenleri izleyip, sonunda acı acı gülerek, DVD’yi kutusuna yerleştirdin ve başka bir kandırmacayı daha izlemek için gözünü kapatarak seçtiğin başka bir kutunun içindeki DVD’yi aldın. Böyle bir döngü oluşturmuşsun. Döngünün olayı bu zaten, başladığın yere geri dönmek. Oda bile zaten sağ tarafından başlayıp yine sağ tarafında bitiyor. Yani içinde bulunduğun koşullar bile sana yeni bir şey göstermiyor ki kendini nasıl iyi hissedebilirsin? Odanın kapısının altından dışardaki insanların gölgesini görüyorsun. 3-5 saniyelik görüntüler bunlar. Geçip gidiyorlar. İçeride senin çok mutlu olduğunu düşünüyor olmalılar, çünkü zaten bütün ihtiyaç duyabileceğin şeyler var yanında. Öyle düşünüyorlar. O yüzden girip bakmıyor olabilirler. Bazen kapıyı aralayıp dışarıya şöyle bir göz atmak istiyorsun ama her şeyin tam olduğunu sandığın odada, aslında ayna yok ve çok uzun bir süredir nasıl göründüğünü bilmiyorsun. “İnsan kendi suratına bakarak kendisiyle yüzleşmeden, içindekileri kendi gözlerinin içine bakarak söylemeden kendini dışarıya atmamalı” diye düşünüyorsun. İnanmışsın buna. İnsan en iyi kendini kandırır ama aslında en iyi kendisiyle konuşup gerçekleri söyler. Baktığın aynada kimseyi görememekten de korktuğunu fısıldıyorsun kendine. Zaten saçın başın çok dağınıktır ve her zaman bir kusur bulduğun bu tiple dışarı çıkmak “utanç” gibi bir kavram daha getirecektir belki hayatına. Çünkü tek başına kaldığın bu odada kendinden utanmayıp her şeyi açık açık kendine itiraf etmeyi yavaş yavaş öğrendin ama başkalarından utanma gibi bir durumu kaldırabilecek koşullarda değilsin şu an.
Ama içinde karşı konulmaz bir merak da var. Tamam, sen bir odanın içindesin, etrafında var bir şeyler ama dışarıda ne var? Bu odaya girmeden önce neler vardı ve şimdi ne oldular? İnsan? Senin dışındaki başka bir canlı? Şu kapının önünden geçip gidenler işte. Kapıyı vurma zahmetine bile katlanmıyorlar belki ama sen, kendini hatırlatabilir misin acaba? Tamam, seni koydular buraya ama unuttuklarından emin misin? Ya da kapıyı çalıp girdiklerinde karşılarına çıkacak manzaradan korktukları için mi akıllarından anında atıyorlar içeri girme düşüncesini? Sen varsın içeride ama seninle ilgili, senden kaynaklanan bir sürü şey daha var. Hepsiyle yüzleşebilecekler mi? Bundan çekiniyor olabilirler mi? Peki sadece seni düşünüyor olsalar, ama sadece seni, başka hiçbir şeyi değil, yine de girmekten korkarlar mıydı? Seni ve geleceğini? Odaya girerken kapıda bıraktığın hayallerini? Birlikte üzerinize yazdığınız hayallerinizi? Birlikte üzerinize yazdığınız her şeyi? Sokağın en sonundaki sokak lambası gibi amaçsızca beklediğini? Işık saçıyor gibi gözüksen de geceleri gözlerin kapalı halde o sokakta beklediğini? Aranızda olan değil olmasını istediğin şeyleri? Senin onları düşündüğün kadar onlar da seni düşünüyor mu peki? Seni düşünebiliyor olsalar, seni buraya atarlar mıydı? Hayat adına sana bütün imkânları sağladıklarını söyleyerek seni koydukları bu odada, aslında asla kendini düşünmeyeceğini bilmiyor olabilirler miydi? Belki odadan dışarı adımını atmamanı bile buna bağlıyorlardır. Yani keyfin yerinde, tek başınasın, istediğini yaparsın ve o odanın içinde sadece kendini düşünürsün. Zaten kendini düşünmesen çıkıp gelirsin. Sadece kendini düşünüyorsun ki, o odada tek başına yaşıyorsun. Hatta keyfin o kadar yerinde ki girdiğinden beri hala oradasın. Sesin çıkmıyor, çıksa bile duymayacaklar ki zaten. Çıksa da ne kadar önemli ki? Çıksa bile kendini düşündüğün için çıkacak. Öyle zannedecekler. Buna inanacaklar. Ama galiba bilmiyorlar ki insanlar sahip olduklarından çok sahip olmadıklarını düşünür. Eksikliğini her hücresinde hissettiği şeyleri arar, ister. Mesela kurşun kalemi olmayan bir çocuk, “Kurşun kalemim olsa, onun ucunu hiç kırmam, gözüm gibi bakarım ona” der. Belki tükenmez kalemle de yazar yazacağı şeyleri ama aslında istediği kurşun kalemdir. Tükenmez kalemle yazdığı her şey, kendisindeki kurşun kalem özlemini tetikleyecektir. Tükenmez kalemi eline her aldığında aklına gelecek olan şey kurşun kalem olacaktır. Hani şu ucunu hiç kırmak istemediği kurşun kalem. Sadece onu düşündüğü için, ona zarar vermek istemediği kurşun kalem. Çünkü o kurşun kalem onun gözünde çok önemli bir yerdedir. Kurşun kalem onu başka bir yere götürecektir. Başka bir dünyaya. O gittiği yerde de kendinden çok kurşun kalemi düşünür, çünkü onu buraya kurşun kalem getirmiştir. Kurşun kaleme bir şey olduğu an, artık o başka dünyanın bir anlamı kalmayacaktır o çocuk için, kurşun kalemi yokken hala o dünyada ya da bambaşka bir dünyada olmasının ne önemi olabilir ki?
Peki odaya biraz kendine gel diye bırakılmış olabilir misin? Bir süre oyalan böyle, kendini şu hayatta her şeyin tam olduğuna, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmediğine inandır ama aslında yavaş yavaş kabuk bağla diye. Bir gün bir kitap oku, bir gün başka bir kitap, sonra gözünü odadaki bir eşyaya dikip düşün, bir gün başka bir eşyaya, eşyalar bitince duvardaki bir ize, sonra da duvardaki her bir sıva damlasına. Böyle böyle bitir her şeyi. Sonra olaylar içinden çıkılmaz bir hal alınca da otur, düşün. Bertolt Brecht gelsin aklına. Odada beklerken okuduğun kitaplarından bir cümleyi söyle kendi kendine: Savaşırsan kaybedebilirsin, ama savaşmazsan zaten kaybetmişsindir.
Savaşmak? Peki neyle? Kimle? Karşındaki lavaboyla mı? Ya da duvardaki posterle? Dilinden bir türlü düşüremediğin, her sözünü teker teker söylediğin ve sen bunu yaptıkça her seferinde beynini oyan o şarkının notalarıyla mı? Yoksa dışarıdakilerle mi? Tanıdığın ve tanımadıklarınla mı? İstediklerinle mi istemediklerinle mi? Olanlar mı olmayanlarla mı? Buzdolabının kapağını her açtığında gözlerini kamaştıran salak ışıkla mı? Telefonunun çalmayan melodisiyle mi? Sesini geçirmeyen duvarla mı? Okuduğun kitaplardaki altını çizdiğin cümlelerle mi? Asla müdahale edemediğin ve her sabah uyandığında bilinçaltına sayılmadık küfür bıraktırmayan rüyalarınla mı? En sevdiğin insanlardan birini bu dünyadan götürüp senin hiçbir zaman onun olduğu zamanlardaki gibi hissetmemeni sağlayacak kaderle mi? Asla kaybetmeyeceğine, seni asla bırakıp gitmeyeceğine inandığın ve karşında bir kaya gibi sağlam duran insanın üzerine kendi elinle toprak atarken duyduğun o tarif edilmez acıyla mı? Onun karanlığa gömüldüğünü gören gözlerinin önünden gitmeyen o görüntüyle mi? Kafandaki hiçbir yere varmayan düşüncelerinle mi? Kafandaki düşüncelerin belki de saçma sapan bir şekilde yarattığı ve arada sırada seni gülümseten ama “Ya gerçekleşmezse!” diye korkup tırnaklarını yemeye başlatan umutlarınla mı? Umut? Hala var mı? Yenildin.
Göreceksin bunu. Girdin bu odaya ve yenildin. Her şey tamam gibiydi, eksik yok gibiydi. Önce öne geçtiğini sandın ama yenildin. Denedin. Yenildin. Uğraştın. Olmadı. Saçma sapan şeylere kalkıştın. Kendine asla yakıştıramayacağın şeyler yaptın. Aklına asla gelmeyecek olan şeyler gerçekleşti. O oda bir yalandı. Kaleler yıkıldı. Utandın. Denedin. Olmadı. Yenildin. Yenilirken de bir kitap okudun. Samuel Beckett. Şimdi onu dinle ve odadan çık: Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil!
Her şey yolunda gibi gözüküyor. En azından herhangi bir şey için odadan çıkmana gerek yok. Öyle düşünüyorsun. Öyle düşünmen için tasarlanmış. Yat, kalk, otur, zıpla, tepin, ağla, gül, aklına gelen her şeyi yap. Bunları yapabilmen için bir sürü şey koymuşlar oraya. İlk zamanların güzel geçiyor. Aklına gelen şeyi elini attığın an bulabiliyorsun. Keyfin yerinde. Uyumak mı istiyorsun? Akşama kadar uyu. Uykun mu yok? Karışanın, görüşenin yok nasılsa; istersen bir hafta boyunca uyuma, zombi gibi ol. Kimse de gelip bir şey demez, istediğini yaparsın. Bangır bangır dinle müziğini. Odanın ses yalıtımı çok iyi. Sanki içeride hiç kimse yokmuş gibi düşünecek dışarıdaki insanlar. En küçük bir ses dalgası bile dışarıya ulaşmasın ki istediğin gibi yap her şeyini. İstersen bağır, çağır! Duymaz kimse. Duymasın da zaten, çünkü senin hayatın bu ve herkesin senin ihtiyaç duyabileceğini düşündükleri her şey en fazla üç metre uzağında.
Bir zaman sonra bir şeylerin farkına varmaya başlayacaksın ama. Mesela uyanınca yüzünü yıkadığın lavabonun gideri sorunlu. Damlatıyor zemine suları. Onları temizlemek için uğraşıyorsun. Masa sabit durmuyor yerinde. Düşünüp bulduğunu sandığın yüzyıllık gerçekleri kullanıp masanın altına kâğıt sıkıştırıyorsun sabit dursun diye, o kâğıt da kayıp gidiyor arada. Her seferinde buna daha iyi bir çözüm bulmak için zorluyorsun ama yine en sonunda bir parça katlanmış kâğıtla masanın altında buluyorsun kendini. Buzdolabı ağzına kadar dolu olsa da sana bomboş gibi geliyor, çünkü karanlıkta sanki karşında karnı çok aç ve seni yutacak gibi gözüken kocaman bir devmişçesine duruyor ve gecenin bir yarısı gözlerini açtığında korkutuyor seni. Kimseye alışmamışsın ki çünkü, onu görünce, odana birisi girdi sanıp korkuyorsun deli gibi. Odanın kapıları kapalı bir de. Kimseye açmadın. Nasıl girdi peki içeri? Nasıl gösterdin kendini ona bu kadar? En savunmasız halini bile? Cevabın yok işte bunlara. Televizyon aptal kutusu zaten, kumandasını bile nereye koyduğunu hatırlamıyorsun. İzlediğin filmlerin hepsi aynı sonla bitiyor, herkes mutlu oluyor. Filmler, hayatının bundan sonraki dönemini mükemmel geçirmeni sağlayacak şeyleri 2 saatte gösterip, bunları yapabileceğine inandırmaya çalışıyor seni. Filmdekiler öyle çünkü. Her şeyi yapabiliyorlar. Sen ne yaptın peki 2 saatte? Mal mal oturup, sana bu fikri verenleri izleyip, sonunda acı acı gülerek, DVD’yi kutusuna yerleştirdin ve başka bir kandırmacayı daha izlemek için gözünü kapatarak seçtiğin başka bir kutunun içindeki DVD’yi aldın. Böyle bir döngü oluşturmuşsun. Döngünün olayı bu zaten, başladığın yere geri dönmek. Oda bile zaten sağ tarafından başlayıp yine sağ tarafında bitiyor. Yani içinde bulunduğun koşullar bile sana yeni bir şey göstermiyor ki kendini nasıl iyi hissedebilirsin? Odanın kapısının altından dışardaki insanların gölgesini görüyorsun. 3-5 saniyelik görüntüler bunlar. Geçip gidiyorlar. İçeride senin çok mutlu olduğunu düşünüyor olmalılar, çünkü zaten bütün ihtiyaç duyabileceğin şeyler var yanında. Öyle düşünüyorlar. O yüzden girip bakmıyor olabilirler. Bazen kapıyı aralayıp dışarıya şöyle bir göz atmak istiyorsun ama her şeyin tam olduğunu sandığın odada, aslında ayna yok ve çok uzun bir süredir nasıl göründüğünü bilmiyorsun. “İnsan kendi suratına bakarak kendisiyle yüzleşmeden, içindekileri kendi gözlerinin içine bakarak söylemeden kendini dışarıya atmamalı” diye düşünüyorsun. İnanmışsın buna. İnsan en iyi kendini kandırır ama aslında en iyi kendisiyle konuşup gerçekleri söyler. Baktığın aynada kimseyi görememekten de korktuğunu fısıldıyorsun kendine. Zaten saçın başın çok dağınıktır ve her zaman bir kusur bulduğun bu tiple dışarı çıkmak “utanç” gibi bir kavram daha getirecektir belki hayatına. Çünkü tek başına kaldığın bu odada kendinden utanmayıp her şeyi açık açık kendine itiraf etmeyi yavaş yavaş öğrendin ama başkalarından utanma gibi bir durumu kaldırabilecek koşullarda değilsin şu an.
Ama içinde karşı konulmaz bir merak da var. Tamam, sen bir odanın içindesin, etrafında var bir şeyler ama dışarıda ne var? Bu odaya girmeden önce neler vardı ve şimdi ne oldular? İnsan? Senin dışındaki başka bir canlı? Şu kapının önünden geçip gidenler işte. Kapıyı vurma zahmetine bile katlanmıyorlar belki ama sen, kendini hatırlatabilir misin acaba? Tamam, seni koydular buraya ama unuttuklarından emin misin? Ya da kapıyı çalıp girdiklerinde karşılarına çıkacak manzaradan korktukları için mi akıllarından anında atıyorlar içeri girme düşüncesini? Sen varsın içeride ama seninle ilgili, senden kaynaklanan bir sürü şey daha var. Hepsiyle yüzleşebilecekler mi? Bundan çekiniyor olabilirler mi? Peki sadece seni düşünüyor olsalar, ama sadece seni, başka hiçbir şeyi değil, yine de girmekten korkarlar mıydı? Seni ve geleceğini? Odaya girerken kapıda bıraktığın hayallerini? Birlikte üzerinize yazdığınız hayallerinizi? Birlikte üzerinize yazdığınız her şeyi? Sokağın en sonundaki sokak lambası gibi amaçsızca beklediğini? Işık saçıyor gibi gözüksen de geceleri gözlerin kapalı halde o sokakta beklediğini? Aranızda olan değil olmasını istediğin şeyleri? Senin onları düşündüğün kadar onlar da seni düşünüyor mu peki? Seni düşünebiliyor olsalar, seni buraya atarlar mıydı? Hayat adına sana bütün imkânları sağladıklarını söyleyerek seni koydukları bu odada, aslında asla kendini düşünmeyeceğini bilmiyor olabilirler miydi? Belki odadan dışarı adımını atmamanı bile buna bağlıyorlardır. Yani keyfin yerinde, tek başınasın, istediğini yaparsın ve o odanın içinde sadece kendini düşünürsün. Zaten kendini düşünmesen çıkıp gelirsin. Sadece kendini düşünüyorsun ki, o odada tek başına yaşıyorsun. Hatta keyfin o kadar yerinde ki girdiğinden beri hala oradasın. Sesin çıkmıyor, çıksa bile duymayacaklar ki zaten. Çıksa da ne kadar önemli ki? Çıksa bile kendini düşündüğün için çıkacak. Öyle zannedecekler. Buna inanacaklar. Ama galiba bilmiyorlar ki insanlar sahip olduklarından çok sahip olmadıklarını düşünür. Eksikliğini her hücresinde hissettiği şeyleri arar, ister. Mesela kurşun kalemi olmayan bir çocuk, “Kurşun kalemim olsa, onun ucunu hiç kırmam, gözüm gibi bakarım ona” der. Belki tükenmez kalemle de yazar yazacağı şeyleri ama aslında istediği kurşun kalemdir. Tükenmez kalemle yazdığı her şey, kendisindeki kurşun kalem özlemini tetikleyecektir. Tükenmez kalemi eline her aldığında aklına gelecek olan şey kurşun kalem olacaktır. Hani şu ucunu hiç kırmak istemediği kurşun kalem. Sadece onu düşündüğü için, ona zarar vermek istemediği kurşun kalem. Çünkü o kurşun kalem onun gözünde çok önemli bir yerdedir. Kurşun kalem onu başka bir yere götürecektir. Başka bir dünyaya. O gittiği yerde de kendinden çok kurşun kalemi düşünür, çünkü onu buraya kurşun kalem getirmiştir. Kurşun kaleme bir şey olduğu an, artık o başka dünyanın bir anlamı kalmayacaktır o çocuk için, kurşun kalemi yokken hala o dünyada ya da bambaşka bir dünyada olmasının ne önemi olabilir ki?
Peki odaya biraz kendine gel diye bırakılmış olabilir misin? Bir süre oyalan böyle, kendini şu hayatta her şeyin tam olduğuna, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmediğine inandır ama aslında yavaş yavaş kabuk bağla diye. Bir gün bir kitap oku, bir gün başka bir kitap, sonra gözünü odadaki bir eşyaya dikip düşün, bir gün başka bir eşyaya, eşyalar bitince duvardaki bir ize, sonra da duvardaki her bir sıva damlasına. Böyle böyle bitir her şeyi. Sonra olaylar içinden çıkılmaz bir hal alınca da otur, düşün. Bertolt Brecht gelsin aklına. Odada beklerken okuduğun kitaplarından bir cümleyi söyle kendi kendine: Savaşırsan kaybedebilirsin, ama savaşmazsan zaten kaybetmişsindir.
Savaşmak? Peki neyle? Kimle? Karşındaki lavaboyla mı? Ya da duvardaki posterle? Dilinden bir türlü düşüremediğin, her sözünü teker teker söylediğin ve sen bunu yaptıkça her seferinde beynini oyan o şarkının notalarıyla mı? Yoksa dışarıdakilerle mi? Tanıdığın ve tanımadıklarınla mı? İstediklerinle mi istemediklerinle mi? Olanlar mı olmayanlarla mı? Buzdolabının kapağını her açtığında gözlerini kamaştıran salak ışıkla mı? Telefonunun çalmayan melodisiyle mi? Sesini geçirmeyen duvarla mı? Okuduğun kitaplardaki altını çizdiğin cümlelerle mi? Asla müdahale edemediğin ve her sabah uyandığında bilinçaltına sayılmadık küfür bıraktırmayan rüyalarınla mı? En sevdiğin insanlardan birini bu dünyadan götürüp senin hiçbir zaman onun olduğu zamanlardaki gibi hissetmemeni sağlayacak kaderle mi? Asla kaybetmeyeceğine, seni asla bırakıp gitmeyeceğine inandığın ve karşında bir kaya gibi sağlam duran insanın üzerine kendi elinle toprak atarken duyduğun o tarif edilmez acıyla mı? Onun karanlığa gömüldüğünü gören gözlerinin önünden gitmeyen o görüntüyle mi? Kafandaki hiçbir yere varmayan düşüncelerinle mi? Kafandaki düşüncelerin belki de saçma sapan bir şekilde yarattığı ve arada sırada seni gülümseten ama “Ya gerçekleşmezse!” diye korkup tırnaklarını yemeye başlatan umutlarınla mı? Umut? Hala var mı? Yenildin.
Göreceksin bunu. Girdin bu odaya ve yenildin. Her şey tamam gibiydi, eksik yok gibiydi. Önce öne geçtiğini sandın ama yenildin. Denedin. Yenildin. Uğraştın. Olmadı. Saçma sapan şeylere kalkıştın. Kendine asla yakıştıramayacağın şeyler yaptın. Aklına asla gelmeyecek olan şeyler gerçekleşti. O oda bir yalandı. Kaleler yıkıldı. Utandın. Denedin. Olmadı. Yenildin. Yenilirken de bir kitap okudun. Samuel Beckett. Şimdi onu dinle ve odadan çık: Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil!
11 Ocak 2013 Cuma
İç Çekiş
Geçen gün bir arkadaşım yüzüme hayretle bakarak “Erdem, sen ne kadar olgunlaşmışsın!” dedi. Ben de içimden “Aa” diye şaşırıp, “Nasıl ya?” diye sordum. Çünkü bazen fark edemiyorsun kendinde meydana gelen değişiklikleri ya da bunlara inanman zor oluyor. “İşe falan başladın, ondan mı acaba? Bir ağırlık gelmiş üstüne” diye devam etti.
Belli bir ağırlık aslında hep vardı bende. Yani belki bunu dışarıya çok net bir şekilde yansıtamıyordum ama kendim fark edebiliyordum bunu zaman zaman. Gerçi çoğu insan da küçüklüğümden beri “Ayy ne akıllı ne uslu! Ne terbiyeli!” falan dedi bazen benim için ama yine de şebeklik yaptığım zamanlar da fazlaydı. Yani bunun yaşla da direkt alakası var tabii ki. Ergenlik dönemini yaşayan hiçbir bünyeyi çok ekstrem durumlar dışında, hiçbir şey yapmadan, idiotça oturarak görmek mümkün değil. İlla ki bir şımarıklık, bir ayarsızlık oluyor. Bunun için de yapacak bir şey yok sanırım.
Ama yaş ilerledikçe şu gerçeği iyice fark ettim ki benim kendimi anlatabilmem her zaman çok zor oldu. Ne zaman bir sıkıntım olsa onu kendi içimde çözmeye çalıştım. Ee hal böyle olunca, hak verirsiniz ki insanoğlu giderek sessizleşebiliyor. Bu sürecin de garip bir işleyişi var sanırım. Mesela önce sadece sessiz kalıyorsun, belli bir dönem sonra sessiz kalmakla beraber yüz ifaden değişiyor, bir süre daha geçtikten sonra da sessiz kalıp yüz ifadeni değiştirmekle birlikte bir de içinde bulunduğun durumu insanlara iyice hissettirmeye başlıyorsun. Gelip soruyorlar sana, “Bir sıkıntın mı var?” ya da “Keyfin yok sanki, niye?” diye ama işte kendini anlatmaktan çekinince de bu sorular cevapsız kalıyor. Ya da “Yok bir şey ya iyiyim ben” diyorsun, karşındaki insanın sana gerçekten inanmasını umarak. Tabii böyle durumlarda da iki tip insanla karşılaşmak mümkün. İlk insan “Hee iyi o zaman!” derken, ikinci tip insan “Hayır! Var bir şey! Anlat lütfen!” diyerek seni dinleyebileceğine ve yardım edebileceğine inandırıyor kendini. He gerçi ben yine anlatmıyorum, o ayrı bir konu. Ama bunun da çok sıkıntısını çektim zamanında ve hala daha çekiyorum.
Çünkü “Anlatsaydın dinlerdim, yardımcı olmaya çalışırdım sana” diyerek çekiliyor insanlar bir yerden sonra. Böyle bir durumda kimseyi yargılama gibi hakkımız da yok aslında. Kimse, kimseyi çekmek zorunda değil. Mesela yılların öğrettiği şeylerden biri de bu oldu. “Adam anlatmıyor ya ne yapabilirim artık!” diye bir karar almanın bazen tek yol olabildiğini düşünüyor insanlar. Sen de anlatmadığınla kalıp bir de üstüne böyle bir şey yaşamanın getirdiği sıkıntıyla yaşamaya başlıyorsun.
Peki bu tarz şeylerin insanın olgunlaşmasına katkısı var mı? Olgunlaşma kavramı aslında birçok etmenden beslenen bir şey. İnsanın kendi yapısına bağlı olduğu kadar, yetiştiği ortam ve çevresiyle de çok alakalı. Yaşadıklarıyla da. Hissetmek zorunda bırakıldıklarıyla da. Vurdumduymaz ve genel anlamda biraz daha rahat bir hayat yaşayan insanların, bu olgunlaşma sürecini biraz daha sıkıntılı atlattıkları ve bunu uzun bir sürece yaydıklarını görmek mümkün. Biraz daha içine kapanık insanlar daha rahat, daha erken farkına varabiliyor bazı şeylerin ve bunun da hayatlarına, yaşam tarzlarına, düşüncelerine etkileri daha hızlı gerçekleşiyor. Yani çevremden gördüğüm kadarıyla böyle. Çok da genel yargılara varmak mümkün değil gibi aslında.
Şimdi burada, “Olgunlaştım ben, mükemmel bir insanım!” diyecek falan değilim. Hayatımızda bazı şeyler var ki, onların asıl diğer insanlar tarafından görülmesi gerekiyor zaten. Zaten böyle çok olgun, süper bir birey olduğumu falan da düşünmüyorum. He belki biraz büyümüş olabilirim. Çünkü gerçekten sıkıntı çektiğim zamanlar oldu ve aslında devam ediyor hala. Yaşın küçükken etrafında gerçekleşen bazı şeylerin çok net bir şekilde farkına varamıyorsun belki ama yaşın ilerledikçe ve yaşadığın şeyler de büyüdükçe bu olaylara daha net tepkiler verip, onlardan daha çok etkileniyorsun. Bunun da “olgunlaşma” kavramının gelişmesinde çok etkisi oluyor tabii ki. Bir kere ciddi ciddi omuzlarında bir ağırlık hissetmeye başlıyorsun. Okul bitiyor, işe giriyorsun, herkesin dediği gibi hayat asıl şimdi başlıyor. Ee hayatın gerçek anlamda başlayınca da geçmişine sahip çıkman ve aynı zamanda kendi geleceğini de hazırlaman gerekiyor. Bunun kariyeri var, evliliği var, çoluk çocuğa karışma olayı var, hastalığı var, kavgası gürültüsü var, emekliliği var, geride bırakacağın insanlara bir şey sunarak çekip gitmek var. Var da var yani. Bir de şunu fark ediyorsun ki artık hayatın belli bir düzene uymak zorunda ister istemez. Okul varken, yatarsın evde, gitmezsin okuluna, son gün çalışıp sınavına kıl payı da olsa geçer gidersin. Ama bazı şeyler artık bir yerden sonra bu kadar kolay bir şekilde işlemiyor. Sorumluluk duygusu ve gelecek kaygısı “Çat!” diye dayanıyor kapına. O yüzden eskisi gibi “lay lay lom” takılamıyorum. Yani böyle bir isteğim yok, “gezip tozayım, bir akşam orada, bir akşam burada ohh” falan gibi. Zaten böyle bir isteğim olsa da bunun için bir güç bulabileceğimi de sanmıyorum. Kısır tartışmalar içine girerek “Ayy Mert şunu demiş, Melisa da çok kızmış, Aleyna da gülüp geçmiş buna!” gibi muhabbetler canımı sıkmaktan öteye gitmiyor. Zamanında kendi hayatımla ya da başkalarının hayatlarıyla da ilgili yaptım bu tarz muhabbetler ister istemez ama artık ciddi bir yorgunluk var üzerimde. Zaten bunu da belli ediyorum. İşe gidiyorum, gerekli olmadıkça konuşmuyorum, işten gelince de odama kapanıp 1-2 saat bilgisayarda salak salak, anlamsız bir şekilde vakit geçirdikten sonra yatıp uyuyorum. He annemle, babamla, kardeşimle konuşmak, dertleşmek tabii ki çok iyi geliyor ama son birkaç aydır iyice içime kapanmışım gibi hissediyorum. Mesela bir mesaj geliyor bir arkadaşımdan, eskiden olsa mesajı gönderene daha mesajın iletildiğine dair rapor gitmeden cevap yazardım ama şimdi görüyorum mesajı, koyuyorum telefona bir kenara ve bir ara aklıma gelince veriyorum cevap. Çoğu da cevapsız kalıyor aslında. Her hafta bir buluşma programı ayarlayıp, sonra buna uymamakla da nam salmış olabilirim hatta. Bir sürü sebepten ötürü denk gelmiyor işte, ne bileyim!
Ne istiyorum peki? Bunun cevabını vermek de zor geliyor aslında bana bu aralar. Belli başlı bazı şeyler hakkında ne istediğimi biliyorum ama geriye kalanlar için ya zamanında hayatım ilerledikçe çok süper şeyler yaşayacağıma inandırmışım kendimi ve şimdi bunların çok da gerçekleşmediğini görünce bir hayal kırıklığı yaşayıp bundan dolayı sorulara cevap veremiyorum ya da olur olmadık her şeyden soyutlanmak istiyorum. Bu yaşıma kadar aldığım her kararda ya da düşündüğüm her şeyde çok net oldum ama bu özelliğimi de kaybetmişim sanırım. Neyi yaparsam iyi olur, neyi yaparsam istemediğim bir şeyle karşılaşırım, çok belirgin fikirler üretemiyorum kafamda. O yüzden saçmalayıp genellikle sonu çok büyük pişmanlıklarla biten şeyler yapıyorum. Bunlar çok daha yorucu. Ama kafamdaki en net şey sanırım artık gereksiz hiçbir şey düşünmeden, hayatımda olması gerektiğine inandığım insanlarla birlikte huzurlu bir hayat geçirme isteği.
Ama zaten herkesin böyle bir isteği var değil mi? Peki bu isteği gerçekleştirmek için neler yapıyoruz? Zamanında hayalini kurduğumuz ama bazı sebeplerden ötürü yıkılıp giden şeylerin peşinden koşmak ve onları yeniden “olur” haline getirmek için çalışmak yerine, daha beter kazıyoruz üzerinde bulunduğumuz toprağı. İyice dibe vurmak için. İyice acı çekmek için. İyice karanlıkta kalmak için. Tutarsızız, ne istediğimizi bilmiyoruz çoğu zaman ve giderek daha da fazla yoruyoruz kendimizi. Yaşadığımız şeylerden de ders çıkardığımızı zannedip aptal aptal kandırıyoruz birilerini. En çok da kendimizi. Gerçek anlamda ders çıkarabilmiş olsak zaten bu kadar yorulmayacağız da. Ama bunun da farkına varamıyoruz, bir sürü şeyin farkına varmayıp hepsini es geçtiğimiz gibi.
Zaman zaman şunu düşünüyorum, “Neyi değiştirebilmek isterdim hayatımda?”. Çok fazla seçenek gelmiyor aklıma. Belki biraz umursamaz olabilirdim. Belki biraz daha kendi değerimin farkına varıp ona göre bir hayat geçirebilirdim. Ama bunları zamanında yapmadığım için şimdi söylemek çok büyük bir fayda getirmiyor ne yazık ki. Bunlar gerçekleşmediği için de zaman ilerledikçe insanlara karşı daha tahammülsüz olduğumu fark ediyorum. Eskiden olsa gülüp geçebileceğim şeyleri, artık kesin bir dille reddediyorum ve tepkimi koyuyorum. Bunun zararlarını da gördüm, faydalarını da. Aklına uymayan bazı şeylere tepkini koyunca karakterini tam olarak yansıtıyorsun ve bu da senin gerçek bir birey olma yolunda ciddi adımlar atmanı sağlıyor ama bazen de bu durum, aklına daha önce hiç gelmemiş şeyleri ve asla yaşanmayacağına dair yıkılmaz inançlarının olduğu olayları yaşatıyor sana. Sonra yine hayal kırıklıkları ve yorgunluklar…
Bu yaşadığım, hissettiğim şeylere ve bunların dışarıya olan yansımalarına “olgunluk” denebilir mi, bilmiyorum aslında tam olarak. Bildiğim çok da fazla bir şey yok ama bildiğim şeylere bildiğim kadarıyla sahip çıkmaya çalışmak da bundan sonrası için yapmaya çalışacağım şey olacak sanırım. İstediğim şeyler gerçekleşir mi, emin değilim. Hepsi direkt olarak bana bağlı değil sonuçta. Onların da gözlerinin ya da moda tabirlerden biriyle çakralarının açılıp enerjilerinin falan saçılması lazım sanırım. Bir şeyler gerçekleşene kadar da çelişki içinde yaşayıp umut etmek de yapılacaklardan birisi. Bertolt Brecht ne güzel demiş zaten: Umut çelişkilerdedir.
Bir iç dökme yazısı oldu bu yazı. Birisinin karşısına geçip söyleyemezdim bunları belki ama her zaman yaptığım gibi bilgisayarın karşısına geçip bunları yazmak daha kolay geliyor bana. En azından yazı yazarken iç çektiğini kimse görmüyor.
Belli bir ağırlık aslında hep vardı bende. Yani belki bunu dışarıya çok net bir şekilde yansıtamıyordum ama kendim fark edebiliyordum bunu zaman zaman. Gerçi çoğu insan da küçüklüğümden beri “Ayy ne akıllı ne uslu! Ne terbiyeli!” falan dedi bazen benim için ama yine de şebeklik yaptığım zamanlar da fazlaydı. Yani bunun yaşla da direkt alakası var tabii ki. Ergenlik dönemini yaşayan hiçbir bünyeyi çok ekstrem durumlar dışında, hiçbir şey yapmadan, idiotça oturarak görmek mümkün değil. İlla ki bir şımarıklık, bir ayarsızlık oluyor. Bunun için de yapacak bir şey yok sanırım.
Ama yaş ilerledikçe şu gerçeği iyice fark ettim ki benim kendimi anlatabilmem her zaman çok zor oldu. Ne zaman bir sıkıntım olsa onu kendi içimde çözmeye çalıştım. Ee hal böyle olunca, hak verirsiniz ki insanoğlu giderek sessizleşebiliyor. Bu sürecin de garip bir işleyişi var sanırım. Mesela önce sadece sessiz kalıyorsun, belli bir dönem sonra sessiz kalmakla beraber yüz ifaden değişiyor, bir süre daha geçtikten sonra da sessiz kalıp yüz ifadeni değiştirmekle birlikte bir de içinde bulunduğun durumu insanlara iyice hissettirmeye başlıyorsun. Gelip soruyorlar sana, “Bir sıkıntın mı var?” ya da “Keyfin yok sanki, niye?” diye ama işte kendini anlatmaktan çekinince de bu sorular cevapsız kalıyor. Ya da “Yok bir şey ya iyiyim ben” diyorsun, karşındaki insanın sana gerçekten inanmasını umarak. Tabii böyle durumlarda da iki tip insanla karşılaşmak mümkün. İlk insan “Hee iyi o zaman!” derken, ikinci tip insan “Hayır! Var bir şey! Anlat lütfen!” diyerek seni dinleyebileceğine ve yardım edebileceğine inandırıyor kendini. He gerçi ben yine anlatmıyorum, o ayrı bir konu. Ama bunun da çok sıkıntısını çektim zamanında ve hala daha çekiyorum.
Çünkü “Anlatsaydın dinlerdim, yardımcı olmaya çalışırdım sana” diyerek çekiliyor insanlar bir yerden sonra. Böyle bir durumda kimseyi yargılama gibi hakkımız da yok aslında. Kimse, kimseyi çekmek zorunda değil. Mesela yılların öğrettiği şeylerden biri de bu oldu. “Adam anlatmıyor ya ne yapabilirim artık!” diye bir karar almanın bazen tek yol olabildiğini düşünüyor insanlar. Sen de anlatmadığınla kalıp bir de üstüne böyle bir şey yaşamanın getirdiği sıkıntıyla yaşamaya başlıyorsun.
Peki bu tarz şeylerin insanın olgunlaşmasına katkısı var mı? Olgunlaşma kavramı aslında birçok etmenden beslenen bir şey. İnsanın kendi yapısına bağlı olduğu kadar, yetiştiği ortam ve çevresiyle de çok alakalı. Yaşadıklarıyla da. Hissetmek zorunda bırakıldıklarıyla da. Vurdumduymaz ve genel anlamda biraz daha rahat bir hayat yaşayan insanların, bu olgunlaşma sürecini biraz daha sıkıntılı atlattıkları ve bunu uzun bir sürece yaydıklarını görmek mümkün. Biraz daha içine kapanık insanlar daha rahat, daha erken farkına varabiliyor bazı şeylerin ve bunun da hayatlarına, yaşam tarzlarına, düşüncelerine etkileri daha hızlı gerçekleşiyor. Yani çevremden gördüğüm kadarıyla böyle. Çok da genel yargılara varmak mümkün değil gibi aslında.
Şimdi burada, “Olgunlaştım ben, mükemmel bir insanım!” diyecek falan değilim. Hayatımızda bazı şeyler var ki, onların asıl diğer insanlar tarafından görülmesi gerekiyor zaten. Zaten böyle çok olgun, süper bir birey olduğumu falan da düşünmüyorum. He belki biraz büyümüş olabilirim. Çünkü gerçekten sıkıntı çektiğim zamanlar oldu ve aslında devam ediyor hala. Yaşın küçükken etrafında gerçekleşen bazı şeylerin çok net bir şekilde farkına varamıyorsun belki ama yaşın ilerledikçe ve yaşadığın şeyler de büyüdükçe bu olaylara daha net tepkiler verip, onlardan daha çok etkileniyorsun. Bunun da “olgunlaşma” kavramının gelişmesinde çok etkisi oluyor tabii ki. Bir kere ciddi ciddi omuzlarında bir ağırlık hissetmeye başlıyorsun. Okul bitiyor, işe giriyorsun, herkesin dediği gibi hayat asıl şimdi başlıyor. Ee hayatın gerçek anlamda başlayınca da geçmişine sahip çıkman ve aynı zamanda kendi geleceğini de hazırlaman gerekiyor. Bunun kariyeri var, evliliği var, çoluk çocuğa karışma olayı var, hastalığı var, kavgası gürültüsü var, emekliliği var, geride bırakacağın insanlara bir şey sunarak çekip gitmek var. Var da var yani. Bir de şunu fark ediyorsun ki artık hayatın belli bir düzene uymak zorunda ister istemez. Okul varken, yatarsın evde, gitmezsin okuluna, son gün çalışıp sınavına kıl payı da olsa geçer gidersin. Ama bazı şeyler artık bir yerden sonra bu kadar kolay bir şekilde işlemiyor. Sorumluluk duygusu ve gelecek kaygısı “Çat!” diye dayanıyor kapına. O yüzden eskisi gibi “lay lay lom” takılamıyorum. Yani böyle bir isteğim yok, “gezip tozayım, bir akşam orada, bir akşam burada ohh” falan gibi. Zaten böyle bir isteğim olsa da bunun için bir güç bulabileceğimi de sanmıyorum. Kısır tartışmalar içine girerek “Ayy Mert şunu demiş, Melisa da çok kızmış, Aleyna da gülüp geçmiş buna!” gibi muhabbetler canımı sıkmaktan öteye gitmiyor. Zamanında kendi hayatımla ya da başkalarının hayatlarıyla da ilgili yaptım bu tarz muhabbetler ister istemez ama artık ciddi bir yorgunluk var üzerimde. Zaten bunu da belli ediyorum. İşe gidiyorum, gerekli olmadıkça konuşmuyorum, işten gelince de odama kapanıp 1-2 saat bilgisayarda salak salak, anlamsız bir şekilde vakit geçirdikten sonra yatıp uyuyorum. He annemle, babamla, kardeşimle konuşmak, dertleşmek tabii ki çok iyi geliyor ama son birkaç aydır iyice içime kapanmışım gibi hissediyorum. Mesela bir mesaj geliyor bir arkadaşımdan, eskiden olsa mesajı gönderene daha mesajın iletildiğine dair rapor gitmeden cevap yazardım ama şimdi görüyorum mesajı, koyuyorum telefona bir kenara ve bir ara aklıma gelince veriyorum cevap. Çoğu da cevapsız kalıyor aslında. Her hafta bir buluşma programı ayarlayıp, sonra buna uymamakla da nam salmış olabilirim hatta. Bir sürü sebepten ötürü denk gelmiyor işte, ne bileyim!
Ne istiyorum peki? Bunun cevabını vermek de zor geliyor aslında bana bu aralar. Belli başlı bazı şeyler hakkında ne istediğimi biliyorum ama geriye kalanlar için ya zamanında hayatım ilerledikçe çok süper şeyler yaşayacağıma inandırmışım kendimi ve şimdi bunların çok da gerçekleşmediğini görünce bir hayal kırıklığı yaşayıp bundan dolayı sorulara cevap veremiyorum ya da olur olmadık her şeyden soyutlanmak istiyorum. Bu yaşıma kadar aldığım her kararda ya da düşündüğüm her şeyde çok net oldum ama bu özelliğimi de kaybetmişim sanırım. Neyi yaparsam iyi olur, neyi yaparsam istemediğim bir şeyle karşılaşırım, çok belirgin fikirler üretemiyorum kafamda. O yüzden saçmalayıp genellikle sonu çok büyük pişmanlıklarla biten şeyler yapıyorum. Bunlar çok daha yorucu. Ama kafamdaki en net şey sanırım artık gereksiz hiçbir şey düşünmeden, hayatımda olması gerektiğine inandığım insanlarla birlikte huzurlu bir hayat geçirme isteği.
Ama zaten herkesin böyle bir isteği var değil mi? Peki bu isteği gerçekleştirmek için neler yapıyoruz? Zamanında hayalini kurduğumuz ama bazı sebeplerden ötürü yıkılıp giden şeylerin peşinden koşmak ve onları yeniden “olur” haline getirmek için çalışmak yerine, daha beter kazıyoruz üzerinde bulunduğumuz toprağı. İyice dibe vurmak için. İyice acı çekmek için. İyice karanlıkta kalmak için. Tutarsızız, ne istediğimizi bilmiyoruz çoğu zaman ve giderek daha da fazla yoruyoruz kendimizi. Yaşadığımız şeylerden de ders çıkardığımızı zannedip aptal aptal kandırıyoruz birilerini. En çok da kendimizi. Gerçek anlamda ders çıkarabilmiş olsak zaten bu kadar yorulmayacağız da. Ama bunun da farkına varamıyoruz, bir sürü şeyin farkına varmayıp hepsini es geçtiğimiz gibi.
Zaman zaman şunu düşünüyorum, “Neyi değiştirebilmek isterdim hayatımda?”. Çok fazla seçenek gelmiyor aklıma. Belki biraz umursamaz olabilirdim. Belki biraz daha kendi değerimin farkına varıp ona göre bir hayat geçirebilirdim. Ama bunları zamanında yapmadığım için şimdi söylemek çok büyük bir fayda getirmiyor ne yazık ki. Bunlar gerçekleşmediği için de zaman ilerledikçe insanlara karşı daha tahammülsüz olduğumu fark ediyorum. Eskiden olsa gülüp geçebileceğim şeyleri, artık kesin bir dille reddediyorum ve tepkimi koyuyorum. Bunun zararlarını da gördüm, faydalarını da. Aklına uymayan bazı şeylere tepkini koyunca karakterini tam olarak yansıtıyorsun ve bu da senin gerçek bir birey olma yolunda ciddi adımlar atmanı sağlıyor ama bazen de bu durum, aklına daha önce hiç gelmemiş şeyleri ve asla yaşanmayacağına dair yıkılmaz inançlarının olduğu olayları yaşatıyor sana. Sonra yine hayal kırıklıkları ve yorgunluklar…
Bu yaşadığım, hissettiğim şeylere ve bunların dışarıya olan yansımalarına “olgunluk” denebilir mi, bilmiyorum aslında tam olarak. Bildiğim çok da fazla bir şey yok ama bildiğim şeylere bildiğim kadarıyla sahip çıkmaya çalışmak da bundan sonrası için yapmaya çalışacağım şey olacak sanırım. İstediğim şeyler gerçekleşir mi, emin değilim. Hepsi direkt olarak bana bağlı değil sonuçta. Onların da gözlerinin ya da moda tabirlerden biriyle çakralarının açılıp enerjilerinin falan saçılması lazım sanırım. Bir şeyler gerçekleşene kadar da çelişki içinde yaşayıp umut etmek de yapılacaklardan birisi. Bertolt Brecht ne güzel demiş zaten: Umut çelişkilerdedir.
Bir iç dökme yazısı oldu bu yazı. Birisinin karşısına geçip söyleyemezdim bunları belki ama her zaman yaptığım gibi bilgisayarın karşısına geçip bunları yazmak daha kolay geliyor bana. En azından yazı yazarken iç çektiğini kimse görmüyor.
10 Ocak 2013 Perşembe
Beyin
Hayatımda kendimce değişiklikler yapmak için dışarı çıktım. Yani aslında dışarı çıkmaktan kastettiğim şey servisten indiğim. Servis de en nihayetinde kapalı bir mekan olduğu için ondan inince dışarı çıkmış oluyorsun diye düşündüm. Neyse, spontane gelişecek bir yol izleyecektim. Eve gitmek için hemen minibüse binmeyecek ve aklıma ne gelirse onu yapacaktım. “Allah ne verdiyse!” de denebilir bu duruma. Benim değişiklikten anladığım bu; her zaman yaptığım şeyler yerine o an aklıma ne geliyorsa onu yapmak. Ne bileyim işte durup dururken akbil doldurmak falan gibi garip şeyler işte.
Bu düşünceler eşliğinde ilerleyip, neler yaparsam çok ilginç bir serüven yaşarım diye fikir yürüterek birtakım kararlar almaya çalışırken, üniversite hayatımın son senesinde çalıştığım İngilizce kursunun bulunduğu alışveriş merkezinin önüne geldiğimi fark ettim. İçeri girip, eğer kapıdaki güvenlik de tanıdıksa, cebimdeki hiçbir şeyi çıkarmadan o metal şeyin içinden geçebilir ve bu sayede alışveriş merkezine giren diğer insanların gözünde çok önemli bir bireymişim gibi bir imaj uyandırabilirdim. İnsanoğlu olarak nasıl bir doğamız varsa en salak şey sayesinde bile takdir edilmeyi bekliyor. Ya da ben mi böyle idiot bir yaradılışa sahibim, bilmiyorum. Çantayı falan teslim etmeden gireceğim oraya ve değerli biri olduğum düşünülecek. Allah’ım bazen gerçekten sapıtıyorum!
Aklıma gelen bu ilk fikir, üzerinde biraz düşününce çok cazip gelmedi bana. Güvenliğin tanıdık çıkması durumunda, kendisiyle konuşmak durumunda kalabilirdim ve o an için, bir alışveriş merkezini korumakla görevli bir insanla paylaşabileceğime inandığım bir konu bulamadım. Zaten yirmi dört saat içinde bulduğum konuşulabilecek konu sayısı en fazla üçken, bir tanesini bu adamla harcayamazdım. Ne harcayacağım zaten ya! Başka adam mı yok konuşacak da benle konuşuyor! Zaten bütün gün boş boş duruyorlar! “Lanet olsun güvenlik kavramına da, insanlığa duyulan güvensizliğe de” diye saydırarak alışveriş merkezini geçtim.
Evet, ortada hiçbir sebep yokken, güvenliğin birine karşı hınçla dolmuştum! Hayatımda daha önce hiçbir güvenliğe karşı hınçla dolmadığım için, bir değişiklik sayılabilirdi bu benim adıma. (Bu arada yürürken, “hınçla dolmak” eyleminin ne kadar komik ve anlamsız olduğunu düşündüm, hatta bu iki kelime iyice saçma gelsin diye en az yirmi kere “hınç hınç hınç” falan dedim. Köpek görünce istemsiz olarak “tuts oğlum tuts tuts tuts” diyen mahalle serserileri gibi olmuştum)
Niye böyle salak hareketler yapıyordum ben? Nereden geliyordu aklıma böyle anlamsız şeyler? Neyim eksikti? Neyim tam olmamıştı? Hangi genleri alırken sıkıntı yaşamıştım? Neden manyaklık ve boş boş şeyler düşünme genlerini gereğinden fazla almıştım? Yediğim ne dokunmuştu bana da beynimin normal fonksiyonları engellenirken, gereğinden fazla aptallık ve anormal şeyler yapmama neden olan fonksiyonlar devreye girmişti? Nasıl bir su içmiştim ki vücudumun doğal seyri bozulmuş ve saçma kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirecek hale gelmiştim? Neden kendimi doğru düzgün yetiştirememiş ve insanlığa hayrı dokunacak şeyler düşünmeyip, yerine ipe sapa gelmez şeyler düşünüyordum? Resmen beni çekip çevirecek ikinci bir beyne daha ihtiyacım vardı. Beyin takımımızı oluşturup, hayatımı idame ettirmemi sağlamalıydık. Biraz bencilce bir istekti bu belki ama buna ihtiyacım vardı. Yoksa böyle tek başıma olursam, affedersiniz ama sığır gibi yaşayıp gidecektim. Birinin kolumdan tutup “Dur, oraya gitme!”; ağzımı kapatıp “Dur, ‘hınç hınç hınç’ deme!”; tipime bakıp, çünkü tipimden anlaşılıyor benim salakça şeyler düşündüğüm, “Dur, öyle düşünme!” falan demesi gerekiyordu. Çok büyük misyonlar mı yükledim o kişiye bilmiyorum ama bana birazcık sahip çıkabilirse iyi olurdu yani. Ben de güvenlikle muhabbet edeceğime, onunla muhabbet ederdim. Vaatte bulunduğum tek şeyin şimdilik bu olması da çok komikti gerçi. Olsun yavaş yavaş hepsi olurdu. Beynimi çalıştırmayı öğrenecektim nasılsa.
“Değişiklik yapayım lan biraz!” diye çıktığım yolda sadece bir güvenliğe durup dururken sinirlenerek ilginç bir aktivite içerisine girmiştim ama bu sinir sonradan kendime dönünce, “Neyse hafiften bir aydınlanır gibi oldum, biraz daha bu konu üzerinde düşünürsem tam olarak ışıl ışıl olup o zaman yaparım asıl değişiklikleri beyin takımımla ehehehe” diye sevindim. Böyle birden durup dururken, ortada elle tutulacak doğru düzgün bir şey yokken bile sevinebilirim ben. Saçma bir huy daha! Sevinince yaptığım en önemli şey de müzik dinlemek. Ne zaman böyle bir karar aldıysam artık, “Dur lan mutlu olunca müzik dinleyip, başka bir şey yapmayayım” diye, yine bu kararı uygulamaya karar verdim. İnsan sığ olmaktan anında kurtulamıyor dostlarım! O yüzden shuffle modunda ilk çıkacak şarkıyı dinleyecektim. Kulaklıklarımı taktım, Pain of Salvation’dan “People Passing By*” çıktı karşıma ve artık kulaklarımda sesini duymaya başladığım şarkı şöyle bitecekti:
Once he was strong, and filled with visions.
With life ahead he set his aims.
Then things went wrong.
Now his ambitions have turned to smiles conserved in frames.
Still could be strong could be a prophet!
He would teach truth to every man!
He'd see the light through every shadow, but Entropia denies he can!
Şarkının ilk notalarını da dinlerken, arkamdan bir araba korna çalarak geçip gidecekti. Kornayı duymayacaktım ve araba geçip gidecekti. Bir sürü şey gibi beni arkasında bırakacak ve gidecekti…
* “People passing by”, “insanlar geçip giderken” gibi bir anlama sahip.
http://www.youtube.com/watch?v=f47atyeCmrE
Bu düşünceler eşliğinde ilerleyip, neler yaparsam çok ilginç bir serüven yaşarım diye fikir yürüterek birtakım kararlar almaya çalışırken, üniversite hayatımın son senesinde çalıştığım İngilizce kursunun bulunduğu alışveriş merkezinin önüne geldiğimi fark ettim. İçeri girip, eğer kapıdaki güvenlik de tanıdıksa, cebimdeki hiçbir şeyi çıkarmadan o metal şeyin içinden geçebilir ve bu sayede alışveriş merkezine giren diğer insanların gözünde çok önemli bir bireymişim gibi bir imaj uyandırabilirdim. İnsanoğlu olarak nasıl bir doğamız varsa en salak şey sayesinde bile takdir edilmeyi bekliyor. Ya da ben mi böyle idiot bir yaradılışa sahibim, bilmiyorum. Çantayı falan teslim etmeden gireceğim oraya ve değerli biri olduğum düşünülecek. Allah’ım bazen gerçekten sapıtıyorum!
Aklıma gelen bu ilk fikir, üzerinde biraz düşününce çok cazip gelmedi bana. Güvenliğin tanıdık çıkması durumunda, kendisiyle konuşmak durumunda kalabilirdim ve o an için, bir alışveriş merkezini korumakla görevli bir insanla paylaşabileceğime inandığım bir konu bulamadım. Zaten yirmi dört saat içinde bulduğum konuşulabilecek konu sayısı en fazla üçken, bir tanesini bu adamla harcayamazdım. Ne harcayacağım zaten ya! Başka adam mı yok konuşacak da benle konuşuyor! Zaten bütün gün boş boş duruyorlar! “Lanet olsun güvenlik kavramına da, insanlığa duyulan güvensizliğe de” diye saydırarak alışveriş merkezini geçtim.
Evet, ortada hiçbir sebep yokken, güvenliğin birine karşı hınçla dolmuştum! Hayatımda daha önce hiçbir güvenliğe karşı hınçla dolmadığım için, bir değişiklik sayılabilirdi bu benim adıma. (Bu arada yürürken, “hınçla dolmak” eyleminin ne kadar komik ve anlamsız olduğunu düşündüm, hatta bu iki kelime iyice saçma gelsin diye en az yirmi kere “hınç hınç hınç” falan dedim. Köpek görünce istemsiz olarak “tuts oğlum tuts tuts tuts” diyen mahalle serserileri gibi olmuştum)
Niye böyle salak hareketler yapıyordum ben? Nereden geliyordu aklıma böyle anlamsız şeyler? Neyim eksikti? Neyim tam olmamıştı? Hangi genleri alırken sıkıntı yaşamıştım? Neden manyaklık ve boş boş şeyler düşünme genlerini gereğinden fazla almıştım? Yediğim ne dokunmuştu bana da beynimin normal fonksiyonları engellenirken, gereğinden fazla aptallık ve anormal şeyler yapmama neden olan fonksiyonlar devreye girmişti? Nasıl bir su içmiştim ki vücudumun doğal seyri bozulmuş ve saçma kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirecek hale gelmiştim? Neden kendimi doğru düzgün yetiştirememiş ve insanlığa hayrı dokunacak şeyler düşünmeyip, yerine ipe sapa gelmez şeyler düşünüyordum? Resmen beni çekip çevirecek ikinci bir beyne daha ihtiyacım vardı. Beyin takımımızı oluşturup, hayatımı idame ettirmemi sağlamalıydık. Biraz bencilce bir istekti bu belki ama buna ihtiyacım vardı. Yoksa böyle tek başıma olursam, affedersiniz ama sığır gibi yaşayıp gidecektim. Birinin kolumdan tutup “Dur, oraya gitme!”; ağzımı kapatıp “Dur, ‘hınç hınç hınç’ deme!”; tipime bakıp, çünkü tipimden anlaşılıyor benim salakça şeyler düşündüğüm, “Dur, öyle düşünme!” falan demesi gerekiyordu. Çok büyük misyonlar mı yükledim o kişiye bilmiyorum ama bana birazcık sahip çıkabilirse iyi olurdu yani. Ben de güvenlikle muhabbet edeceğime, onunla muhabbet ederdim. Vaatte bulunduğum tek şeyin şimdilik bu olması da çok komikti gerçi. Olsun yavaş yavaş hepsi olurdu. Beynimi çalıştırmayı öğrenecektim nasılsa.
“Değişiklik yapayım lan biraz!” diye çıktığım yolda sadece bir güvenliğe durup dururken sinirlenerek ilginç bir aktivite içerisine girmiştim ama bu sinir sonradan kendime dönünce, “Neyse hafiften bir aydınlanır gibi oldum, biraz daha bu konu üzerinde düşünürsem tam olarak ışıl ışıl olup o zaman yaparım asıl değişiklikleri beyin takımımla ehehehe” diye sevindim. Böyle birden durup dururken, ortada elle tutulacak doğru düzgün bir şey yokken bile sevinebilirim ben. Saçma bir huy daha! Sevinince yaptığım en önemli şey de müzik dinlemek. Ne zaman böyle bir karar aldıysam artık, “Dur lan mutlu olunca müzik dinleyip, başka bir şey yapmayayım” diye, yine bu kararı uygulamaya karar verdim. İnsan sığ olmaktan anında kurtulamıyor dostlarım! O yüzden shuffle modunda ilk çıkacak şarkıyı dinleyecektim. Kulaklıklarımı taktım, Pain of Salvation’dan “People Passing By*” çıktı karşıma ve artık kulaklarımda sesini duymaya başladığım şarkı şöyle bitecekti:
Once he was strong, and filled with visions.
With life ahead he set his aims.
Then things went wrong.
Now his ambitions have turned to smiles conserved in frames.
Still could be strong could be a prophet!
He would teach truth to every man!
He'd see the light through every shadow, but Entropia denies he can!
Şarkının ilk notalarını da dinlerken, arkamdan bir araba korna çalarak geçip gidecekti. Kornayı duymayacaktım ve araba geçip gidecekti. Bir sürü şey gibi beni arkasında bırakacak ve gidecekti…
* “People passing by”, “insanlar geçip giderken” gibi bir anlama sahip.
http://www.youtube.com/watch?v=f47atyeCmrE
31 Aralık 2012 Pazartesi
2012 Almanak
Geçen sene bugün, boş bir anımda kendimi düşünmeye verip hakkında “Bu sene olmadı ama önümüzdeki sene adam olacağım artık!” diye bir cümle kurduğum ve her sene olduğu gibi büyük umutlarla girdiğim 2012 bitiyor. Hatta benim gözümde birkaç gün önceden bitmişti. Benim böyle bir yapım var, dibinde 3-4 parmak kalınlığında çay kalan kupayı da fırlatıp atıyorum mesela bir kenara “Bitmiş çayım” diye. O yüzden 20 Aralık’ta falan bitmişti benim için 2012. Ama yine de bugüne kısmet oldu koskoca bir yılda neler yaptıklarımı yazmak.
Ocak
“Okulda son dönemlerimi yaşıyorum, artık bitirmeliyim bu okulu” diye düşündüğümden 85 tane falan ders almıştım dönem başında. Bunun için de Ocak ayı finallerle dolu geçti. Bildiğin ders çalıştım falan. “Yumurta kapıya gelince” diye bir deyim var ya, çok güzel bir şekilde örneklendirdim bunu. Hatta bana göre gayet yüksek bir puan aldığım finalin sonrasında, dersin hocası “Bak, isteyince oluyormuş değil mi Erdem?” gibi sarkastik bir soru sorunca, hocaya göre de gayet yüksek bir puan aldığımı fark edip ilk aydınlanmamı yaşadım. Aydınlanmam geçince de “Laf mı soktu lan bana bu hoca! Bir dk ya!” gibi cümleler kurup kendi içimde atarlandım. Ama genellikle sığ bir insan gibi davrandığımdan, bu durumu da “Ehehehe” diye geçiştirdim. Sonuçta dersi geçiyordum. Hocanın karşısında geçip “Erdem, ne öküzsün ya! Armutsun hatta!” gibi cümleler duysaydım bile sırıtırdım yine. Vermem gereken tüm dersleri verip sadece bir tanesi kalınca, çok da dert etmedim bunu. Zira “Tek Ders Sınavı” diye bir seçenek vardı önümde ve Haziran’da bu hakkımı kullanıp okulu bitirebilirdim. Ama dersin hocası kalanlardan bazılarına bir sınav daha yapma gibi bir karar alıp ve finalin cevap anahtarını da göstererek “Fotoğrafını çeker gibi bakın buna!” falan deyince; “Demek ki aynı soruları soracak lan! 2 dk ezberlerim soruları ne var yani!” diye düşündüm. Hatta bir arkadaşım “Fotoğrafını çeker gibi bakın!” cümlesinin içerdiği anlamı, sanırım “Ne çeker gibi bakıcam lan! Adam gibi çekerim fotoğrafını!” diye düşündüğünden sorular da geçti elimize. Sınav sabahı köpekler gibi rahattım. Hepimiz “Nasılsa aynı sorular çıkacak hehehe!” diye bir fikir birliği sonucunda normal zamanda yapmadığımız kadar geyik yaptık. Ama sınava girince önümüze ansiklopedi kondu resmen. Hoca aklına gelen her soruyu sormuş, hatta zorlasa “Nasılsınız?” gibi genel geçer sorular bile soracakmış, maksat soru sormak olsun diye. Ama sonunda geçtim dersi. Bazen kafam çalışıyordu.
Şubat
Her sene olduğu gibi bomboş geçirilmiş bir ay. Bir de bu sene Şubat 29 gün çektiği için, fazladan boş bir gün daha geçirdim. Ömürden gidiyor tabii hep bunlar.
Mart
Son dönemime başlamıştım artık. İnsan gibi çalışıp, zaten az dersim vardı, okulu bitirecektim. Seçmeli ders olarak tiyatro dersleri aldığım için verdim kendimi Epik Tiyatro’ya, verdim kendimi Absürt Tiyatro’ya. Bertolt Brecht, Samuel Beckett falan artık emmi gibi olmuştu benim için. Her akşam yemeğinde soğan kırıp yiyorduk sanki. Fizik dersi alıyordum bir de yine ama tabii ki anlamıyordum.
Nisan
Şöyle bir düşündüm “Nisan’da ne yaptım lan ben!” diye yemin ederim aklıma bir şey gelmedi. Hatta geçen senelerde yazdığım şeylere baktım, onlarda da Nisan ayını hiç hatırlamamışım. Allah’ım neden unutuyorum ben Nisan ayını ya! Niye değer vermiyorum ona!
Mayıs
Finaller başlamıştı sanırım Mayıs’ın sonunda. Hepi topu 3 ders aldığım için “Aman yeaa geçeriz yeaa” gibi cümleler kurup kendimi finallere hazırladım. Fizikten geçemedim.
Haziran
“Lan geçemedim fizikten ne olacak şimdi!” diye düşünmeye başladım Haziran ayına gelince. Sonra geçmişi hatırlama metoduyla kendimi bir anda Ocak ayında buldum ve “Tek Ders Sınavı” geldi aklıma. “Aa doğru lan, girerim tek derse, bitiririm okulu!” diye düşünüp mutlu oldum. Ama o süreç çok sıkıcıydı. Günlerce ders çalış, sınava gir, sınav sonuçları açıklansın diye kafayı ye, hatta stresten gözüne kan otursun ve ilk çağlarda yaşadığı varsayılan canavarlara dön. Kırmızı gözlü bir mahlukattan bahsediyoruz sonuçta. Sonunda artık bu tipime dayanamayıp hocaya “Hocam ne oldu bizim iş? Bir haber verin!” tadında mail atmam ve hocadan anında “Geçtiniz, tebrikler!” diye bir cevap gelmesi. Maili okuduktan sonraki 2-3 saati inanın hatırlamıyorum. Okul bitmişti! Ne yani kimyager mi olmuştum ben artık! Oha! İnanamıyordum. Zira kendimi 3. sınıftayken falan artık mezun olmayacağıma gayet de güzel ikna etmiştim. Şimdi nasıl olur da mezun olurdum! Bir hata olmalıydı! Sonra bir silkinip kendime geldim, “Ne hatası lan! Bitmiş işte okul! Ne kurcukluyorsun! Hata olduysa oldu! Yapmasalardı! Bitti okul banane!” gibi düşünceler eşliğinde. Okulla ilişiğimi kestim, kep fırlattım, diplomamı aldım ve içindeyken bir azap gibi gelen ama son gün okulun meşhur yokuşunu çıkıp da şöyle bir geriye dönüp baktığımda aslında bir rüya olduğunu fark ettiğim yolculuğun sonuna gelmiştim. Hep dedikleri gibi hayat aslında şimdi başlıyordu.
Temmuz
Temmuz’un ilk günlerini aptalca geçirdim. “Mezun oldum lan banane köpek gibi yatarım!” falan dedim. Sonra askerlik işlerini halletmek üzere hayat adına bir şeyler yapabilmek için ilk adımımı attım dışarı. Askerlik şubesi, hastane falan derken yaklaşık bir haftada terhis oldum, zira muaftım askerlikten. Gözümün bozukluğu ilk defa bir işe yaramıştı, eve dönünce gözlerimi sevdim. İş görüşmelerine de başlamıştım artık. Beni görüşmeye kendileri davet eden bir şirkette, benle görüşen bir adamın sorduğu “İngilizce’ne niye çok iyi yazdın?” sorusuna önce gülüp sonra da “Ee Boğaziçi mezunuyum” diye cevap verince şirketten geri dönüş olmadı. Sanırım adam, ben cevap verirken suratımdaki “Oha! Ciddi ciddi soruyor musun bu soruyu! Şimdi bir şey diyeceğim ama neyse! Te allam ya!” ifadesini gördü.
Ağustos
Ağustos’ta da iş baktım ama doğru düzgün bir şey yoktu. Zaten hayatımın en salak ayıydı Ağustos. Neyse…
Eylül
Doğum günümün olduğu ay. 25 yılı tamamladım bu sene. Adam olmuştum be artık! Yani yaş itibariyle öyle düşünülebilirdi. Çocukça hareketlerim var çünkü hala ve bunları yapmak çok eğlenceli yeaa! He bir de iş buldum Eylül’de. Ar-Ge elemanıydım artık. Araştırıp, geliştirip ülke ekonomisine katkıda bulunacaktım, bilim adına ilerlememizi sağlayacaktım. Heyt be!
Ekim
İşte yeni işe alışma durumları falan. Çok ekstra şeyler yapmadım. Bir tek şunu fark ettim, çalışma hayatı başlayınca monotona bağlıyorsun ciddi ciddi.
Kasım
Şirket yeni fabrikaya taşındı, yorgunluğun ne demek olabileceğini gördüm ben de. Eskiden gece 3’te 4’te hala uyumayan ben, işten eve gelip saat 8 gibi yatağa attım kendimi. Pis telefonun pis alarmı olmasaydı daha da uyurdum sabah ama işe gitmek de gerektiğinden erkenden kalkıp yine yoruldum. Yoruldum, uyudum, yoruldum, uyudum şeklinde bir düzen oturttum bu ay.
Aralık
İşe iyice adapte olup deli gibi boya yapmaya başladım. Bir de çok pis olduğumu fark ettim. Boya yaparken her yeri boyuyorum, kollarım, yüzüm bile kıpkırmızı oluyor mesela. Yolda falan bir gören olsa, “Erdem ne oldu sana hasta mısın?” ya da “Erdem sen neden utandın böyle kıpkırmızı olmuşsun?” diye sorabilir. O kadar kırmızı oluyorum çünkü. Aralık yılın son ayı olduğu için de çok önem vermedim kendisine, o yüzden çok da bir şey yapmadım. Bitmiş bir yıl sonuçta, 11 ay boyunca bir şey yapmamışım da son ay mı yapacağım? Bence çok saçma.
En çok büyüdüğümü anladığım yıl oldu 2012. Ergenmişim gibi demiyorum bunu. Hani öyle bir trip değil bu, “Tanıdım artık dünyayı” falan gibi. “Tanıttılar dünyayı” desem daha güzel olur aslında. Hayatın boyunca tanıdığın insanların hepsinin sana çok fazla şey katabileceğine dair sarsılmaz bir inancım var ve bu sene bu gerçeği çok da iyi bir şekilde gördüm. Bunun için de teşekkür edeyim herkese. Getirdikleriyle, götürdükleriyle, gelenlerle, gidenlerle en yoğun senem oldu 2012. 32 tane yazı yazmışım 2012 boyunca. Bir sürü kitap okumuşum. Yine çok çok müzik dinledim. En çok dinlediğim şarkılardan biriyle bitireyim yazıyı:
http://www.youtube.com/watch?v=-UJX0QpkhhU
Ocak
“Okulda son dönemlerimi yaşıyorum, artık bitirmeliyim bu okulu” diye düşündüğümden 85 tane falan ders almıştım dönem başında. Bunun için de Ocak ayı finallerle dolu geçti. Bildiğin ders çalıştım falan. “Yumurta kapıya gelince” diye bir deyim var ya, çok güzel bir şekilde örneklendirdim bunu. Hatta bana göre gayet yüksek bir puan aldığım finalin sonrasında, dersin hocası “Bak, isteyince oluyormuş değil mi Erdem?” gibi sarkastik bir soru sorunca, hocaya göre de gayet yüksek bir puan aldığımı fark edip ilk aydınlanmamı yaşadım. Aydınlanmam geçince de “Laf mı soktu lan bana bu hoca! Bir dk ya!” gibi cümleler kurup kendi içimde atarlandım. Ama genellikle sığ bir insan gibi davrandığımdan, bu durumu da “Ehehehe” diye geçiştirdim. Sonuçta dersi geçiyordum. Hocanın karşısında geçip “Erdem, ne öküzsün ya! Armutsun hatta!” gibi cümleler duysaydım bile sırıtırdım yine. Vermem gereken tüm dersleri verip sadece bir tanesi kalınca, çok da dert etmedim bunu. Zira “Tek Ders Sınavı” diye bir seçenek vardı önümde ve Haziran’da bu hakkımı kullanıp okulu bitirebilirdim. Ama dersin hocası kalanlardan bazılarına bir sınav daha yapma gibi bir karar alıp ve finalin cevap anahtarını da göstererek “Fotoğrafını çeker gibi bakın buna!” falan deyince; “Demek ki aynı soruları soracak lan! 2 dk ezberlerim soruları ne var yani!” diye düşündüm. Hatta bir arkadaşım “Fotoğrafını çeker gibi bakın!” cümlesinin içerdiği anlamı, sanırım “Ne çeker gibi bakıcam lan! Adam gibi çekerim fotoğrafını!” diye düşündüğünden sorular da geçti elimize. Sınav sabahı köpekler gibi rahattım. Hepimiz “Nasılsa aynı sorular çıkacak hehehe!” diye bir fikir birliği sonucunda normal zamanda yapmadığımız kadar geyik yaptık. Ama sınava girince önümüze ansiklopedi kondu resmen. Hoca aklına gelen her soruyu sormuş, hatta zorlasa “Nasılsınız?” gibi genel geçer sorular bile soracakmış, maksat soru sormak olsun diye. Ama sonunda geçtim dersi. Bazen kafam çalışıyordu.
Şubat
Her sene olduğu gibi bomboş geçirilmiş bir ay. Bir de bu sene Şubat 29 gün çektiği için, fazladan boş bir gün daha geçirdim. Ömürden gidiyor tabii hep bunlar.
Mart
Son dönemime başlamıştım artık. İnsan gibi çalışıp, zaten az dersim vardı, okulu bitirecektim. Seçmeli ders olarak tiyatro dersleri aldığım için verdim kendimi Epik Tiyatro’ya, verdim kendimi Absürt Tiyatro’ya. Bertolt Brecht, Samuel Beckett falan artık emmi gibi olmuştu benim için. Her akşam yemeğinde soğan kırıp yiyorduk sanki. Fizik dersi alıyordum bir de yine ama tabii ki anlamıyordum.
Nisan
Şöyle bir düşündüm “Nisan’da ne yaptım lan ben!” diye yemin ederim aklıma bir şey gelmedi. Hatta geçen senelerde yazdığım şeylere baktım, onlarda da Nisan ayını hiç hatırlamamışım. Allah’ım neden unutuyorum ben Nisan ayını ya! Niye değer vermiyorum ona!
Mayıs
Finaller başlamıştı sanırım Mayıs’ın sonunda. Hepi topu 3 ders aldığım için “Aman yeaa geçeriz yeaa” gibi cümleler kurup kendimi finallere hazırladım. Fizikten geçemedim.
Haziran
“Lan geçemedim fizikten ne olacak şimdi!” diye düşünmeye başladım Haziran ayına gelince. Sonra geçmişi hatırlama metoduyla kendimi bir anda Ocak ayında buldum ve “Tek Ders Sınavı” geldi aklıma. “Aa doğru lan, girerim tek derse, bitiririm okulu!” diye düşünüp mutlu oldum. Ama o süreç çok sıkıcıydı. Günlerce ders çalış, sınava gir, sınav sonuçları açıklansın diye kafayı ye, hatta stresten gözüne kan otursun ve ilk çağlarda yaşadığı varsayılan canavarlara dön. Kırmızı gözlü bir mahlukattan bahsediyoruz sonuçta. Sonunda artık bu tipime dayanamayıp hocaya “Hocam ne oldu bizim iş? Bir haber verin!” tadında mail atmam ve hocadan anında “Geçtiniz, tebrikler!” diye bir cevap gelmesi. Maili okuduktan sonraki 2-3 saati inanın hatırlamıyorum. Okul bitmişti! Ne yani kimyager mi olmuştum ben artık! Oha! İnanamıyordum. Zira kendimi 3. sınıftayken falan artık mezun olmayacağıma gayet de güzel ikna etmiştim. Şimdi nasıl olur da mezun olurdum! Bir hata olmalıydı! Sonra bir silkinip kendime geldim, “Ne hatası lan! Bitmiş işte okul! Ne kurcukluyorsun! Hata olduysa oldu! Yapmasalardı! Bitti okul banane!” gibi düşünceler eşliğinde. Okulla ilişiğimi kestim, kep fırlattım, diplomamı aldım ve içindeyken bir azap gibi gelen ama son gün okulun meşhur yokuşunu çıkıp da şöyle bir geriye dönüp baktığımda aslında bir rüya olduğunu fark ettiğim yolculuğun sonuna gelmiştim. Hep dedikleri gibi hayat aslında şimdi başlıyordu.
Temmuz
Temmuz’un ilk günlerini aptalca geçirdim. “Mezun oldum lan banane köpek gibi yatarım!” falan dedim. Sonra askerlik işlerini halletmek üzere hayat adına bir şeyler yapabilmek için ilk adımımı attım dışarı. Askerlik şubesi, hastane falan derken yaklaşık bir haftada terhis oldum, zira muaftım askerlikten. Gözümün bozukluğu ilk defa bir işe yaramıştı, eve dönünce gözlerimi sevdim. İş görüşmelerine de başlamıştım artık. Beni görüşmeye kendileri davet eden bir şirkette, benle görüşen bir adamın sorduğu “İngilizce’ne niye çok iyi yazdın?” sorusuna önce gülüp sonra da “Ee Boğaziçi mezunuyum” diye cevap verince şirketten geri dönüş olmadı. Sanırım adam, ben cevap verirken suratımdaki “Oha! Ciddi ciddi soruyor musun bu soruyu! Şimdi bir şey diyeceğim ama neyse! Te allam ya!” ifadesini gördü.
Ağustos
Ağustos’ta da iş baktım ama doğru düzgün bir şey yoktu. Zaten hayatımın en salak ayıydı Ağustos. Neyse…
Eylül
Doğum günümün olduğu ay. 25 yılı tamamladım bu sene. Adam olmuştum be artık! Yani yaş itibariyle öyle düşünülebilirdi. Çocukça hareketlerim var çünkü hala ve bunları yapmak çok eğlenceli yeaa! He bir de iş buldum Eylül’de. Ar-Ge elemanıydım artık. Araştırıp, geliştirip ülke ekonomisine katkıda bulunacaktım, bilim adına ilerlememizi sağlayacaktım. Heyt be!
Ekim
İşte yeni işe alışma durumları falan. Çok ekstra şeyler yapmadım. Bir tek şunu fark ettim, çalışma hayatı başlayınca monotona bağlıyorsun ciddi ciddi.
Kasım
Şirket yeni fabrikaya taşındı, yorgunluğun ne demek olabileceğini gördüm ben de. Eskiden gece 3’te 4’te hala uyumayan ben, işten eve gelip saat 8 gibi yatağa attım kendimi. Pis telefonun pis alarmı olmasaydı daha da uyurdum sabah ama işe gitmek de gerektiğinden erkenden kalkıp yine yoruldum. Yoruldum, uyudum, yoruldum, uyudum şeklinde bir düzen oturttum bu ay.
Aralık
İşe iyice adapte olup deli gibi boya yapmaya başladım. Bir de çok pis olduğumu fark ettim. Boya yaparken her yeri boyuyorum, kollarım, yüzüm bile kıpkırmızı oluyor mesela. Yolda falan bir gören olsa, “Erdem ne oldu sana hasta mısın?” ya da “Erdem sen neden utandın böyle kıpkırmızı olmuşsun?” diye sorabilir. O kadar kırmızı oluyorum çünkü. Aralık yılın son ayı olduğu için de çok önem vermedim kendisine, o yüzden çok da bir şey yapmadım. Bitmiş bir yıl sonuçta, 11 ay boyunca bir şey yapmamışım da son ay mı yapacağım? Bence çok saçma.
En çok büyüdüğümü anladığım yıl oldu 2012. Ergenmişim gibi demiyorum bunu. Hani öyle bir trip değil bu, “Tanıdım artık dünyayı” falan gibi. “Tanıttılar dünyayı” desem daha güzel olur aslında. Hayatın boyunca tanıdığın insanların hepsinin sana çok fazla şey katabileceğine dair sarsılmaz bir inancım var ve bu sene bu gerçeği çok da iyi bir şekilde gördüm. Bunun için de teşekkür edeyim herkese. Getirdikleriyle, götürdükleriyle, gelenlerle, gidenlerle en yoğun senem oldu 2012. 32 tane yazı yazmışım 2012 boyunca. Bir sürü kitap okumuşum. Yine çok çok müzik dinledim. En çok dinlediğim şarkılardan biriyle bitireyim yazıyı:
http://www.youtube.com/watch?v=-UJX0QpkhhU
25 Aralık 2012 Salı
Türkü Baba
Mesai saatini tamamlamış olmanın verdiği iç huzurla servise biniyorum. İnsanoğlu yapması gereken işleri tamamlayınca garip bir mutluluk duyuyor içinde. Beynin sorumluluk duygusundan sorumlu bölgesinin bir şekilde tatmin olmasıyla sonuçlanan bir dizi reaksiyonu bitirmiş oluyorsun sanırım. Nöronlar beyne sinyal gönderiyor, “Bak bu çocuk işini gücünü bitirdi, aferin ona, hadi şimdi biraz keyif yapalım” diyerek. Ya da şu an bilim dünyasının benden çok fazla utanacağı bir şekilde saçma çıkarımlar yapıyorum. Binlerce bilim adamı toplanıp beyne giden sinyalleri falan inceliyor, insanoğlu çağ atlasın, hiçbir şey gizli kalmasın falan diye, ben de burada “Nöronlarım şunu dedi, bunun hakkında fikir yürüttü, oturdu biraz, bir kahve içti” falan diyorum. Bilim adına kendimi hiç yetiştirememişim sanırım.
İç dünyamda kendimle alakalı bu tarz hesaplaşmalar yaparken ve “Gelip geçen yıllarımı keşke daha verimli kullansaydım, üniversite eğitimim boyunca kah orada gezip kah burada uyuyacağıma azıcık araştırma yapsaydım, öküz gibi yetiştirmişim resmen kendimi, anam, babam şu halimi görse ‘ne biçim evlat yetiştirmişiz, tam it kopuk oldu’ diyerek kendilerini derde, kedere verirler yemin ederim, Allah belamı versin benim ya!” şeklinde pişmanlıklar yaşarken, servisin teybinden ilginç müzikler duyuluyor. Bir abla “1,2,3,14” sayılarını bir müziğe uydurarak arka arkaya söylüyor. 3’ten ne ara 14’e geldik, aradaki sayıların neden bir hükmü yok, bilmiyorum. Sanırım bilimden anlamayan tek ben değilim. Buradan da konuyu yârine bağlaması ilginç. 4 tane sayıyla sevdiğin adamın gönlünü fethetmeye çalışmak ve bundan maksimum verim elde edebileceğini düşünmek, nereden bakarsanız bakın çok iyimser bir şey. “Adama 4 sayı söyledim, geldi, beni istedi” falan.
- Hüseyin, 1,2,3,14
+ Ah Necla seni seviyorum bebeğim.
Milletin ilişkisi ne kolay lan! Gidip sevgilimin suratına “7,26 ve inanamayacaksın ama 144” desem, “Erdem sen gerizekalı mısın ya!” der. Ben de sesimi çıkarıp bir şey diyemem tabii. Tıpkı müziği duyduğum anda, “Abi şunu değiştirin, bu ne böyle ya!” diyemediğim gibi. Fakat hoşuma gitmeyen şeyleri mimiklerimle belli etme gibi bir özellik edinmişim zamanında ve teybe ne kadar öfke dolu bakıyorsam artık, öndeki abilerden biri bana dönüp “Erdem değiştirelim istersen” dedi. Tam cevap verecekken de “Başka türkü bulalım mı?” diyerek soruyu genişletti.
Bugüne kadar bir türküden sıkılıp başka bir türkü dinlemek gibi bir aktivite içerisine girmedim hiç. Türkü dinlemedim yani özellikle. “Dur lan bi Karadeniz FM’İ açayım” falan gibi cümleler de kurmadım. Yani olmadı işte, ne bileyim denk gelmedi belki. Ya da bir ara gaza geldim “Ben rock, metal dinlerim abi, hayata bakışım o yönde çünkü. Düzene karşı bir bireyim sonuçta” falan diye. (Gerçi düzene karşı yaptığım en şiddetli başkaldırı hareketi de “Sınav ertelensin bugün ya banane! Erteleyecek abi o hoca bu sınavı! Başka yolu yok bunun!” şeklinde olmuştur) Sonuç olarak türkülerle aramda herhangi bir ilişki yok. O yüzden “Evet abi ya başka bir türkü bulalım şöyle, yanık yanık dinleyelim” şeklinde bir cevap vermem mümkün değil. “Ya ben pek…” diye başlayan bir cevap bulmuşken, abiden, kendilerine Anadolu’nun bağrından kopan türkülerle dolu bir CD hazırlamam ve bunu serviste dinlememiz şeklinde bir istek geliyor. Google’a girip “Anadolu’dan türküler bedava indir” yazarak türkü indirdiğimi düşünüyorum. Flash TV izleyip playlist hazırladığım falan geliyor gözümün önüne. 165 türküden oluşan bir mp3 hazırlayıp üzerine de “Anadolu Türküleri Full Mp3” yazdığımı hayal ediyorum. Allah’ım galiba bunları yapamayacağım. Az önce tamamlayamadığım cümleyi şimdi biraz daha geliştirerek tamamen söylüyorum: Ya ben pek dinlemem öyle türkü falan, anlamam yani, şimdi gider saçma sapan şeyler indiririm, hiç beğenmezsiniz.
“Ya olsun sen yanık türküler diye ara, çıkanları CD’ye at” diyor abi. “Peki” diyorum, çünkü “Hayır” diyemiyorum insanlara. Görevim zorlu. İlla yanık mı olması gerekiyor acaba yoksa hafif şen şakrak da olabilir mi? Mesela samanlıktan samanı kaldıramayan Zühtü’nün başına gelen komikli şeyleri anlatan bir türkü falan da olur mu? Çeşitli sorular var aklımda fakat türkü dağarcığı diye bir kavrama sahip değilim. Yine bilime, teknolojiye başvurup Google’da bir şansımı deneyeyim. Hem sinir sistemimiz hakkında atıp tuttuktan sonra, belki bilim dünyasına kendimi affettirebilirim, teknolojiyi verimli kullanıp.
Not: Olayın gerçekleştiği günün akşamında Erdem, Google’a “türkü indir mp3”, “free download türkü”, “bedava full türkü” yazarak çeşitli araştırmalar yaptı. Bulduğu türkülere kendini kaptırıp flütle eşlik etti. Hatta araştırmasını o kadar uzattı ki türkü dinleye dinleye bir adet pala bıyık sahibi oldu.
İç dünyamda kendimle alakalı bu tarz hesaplaşmalar yaparken ve “Gelip geçen yıllarımı keşke daha verimli kullansaydım, üniversite eğitimim boyunca kah orada gezip kah burada uyuyacağıma azıcık araştırma yapsaydım, öküz gibi yetiştirmişim resmen kendimi, anam, babam şu halimi görse ‘ne biçim evlat yetiştirmişiz, tam it kopuk oldu’ diyerek kendilerini derde, kedere verirler yemin ederim, Allah belamı versin benim ya!” şeklinde pişmanlıklar yaşarken, servisin teybinden ilginç müzikler duyuluyor. Bir abla “1,2,3,14” sayılarını bir müziğe uydurarak arka arkaya söylüyor. 3’ten ne ara 14’e geldik, aradaki sayıların neden bir hükmü yok, bilmiyorum. Sanırım bilimden anlamayan tek ben değilim. Buradan da konuyu yârine bağlaması ilginç. 4 tane sayıyla sevdiğin adamın gönlünü fethetmeye çalışmak ve bundan maksimum verim elde edebileceğini düşünmek, nereden bakarsanız bakın çok iyimser bir şey. “Adama 4 sayı söyledim, geldi, beni istedi” falan.
- Hüseyin, 1,2,3,14
+ Ah Necla seni seviyorum bebeğim.
Milletin ilişkisi ne kolay lan! Gidip sevgilimin suratına “7,26 ve inanamayacaksın ama 144” desem, “Erdem sen gerizekalı mısın ya!” der. Ben de sesimi çıkarıp bir şey diyemem tabii. Tıpkı müziği duyduğum anda, “Abi şunu değiştirin, bu ne böyle ya!” diyemediğim gibi. Fakat hoşuma gitmeyen şeyleri mimiklerimle belli etme gibi bir özellik edinmişim zamanında ve teybe ne kadar öfke dolu bakıyorsam artık, öndeki abilerden biri bana dönüp “Erdem değiştirelim istersen” dedi. Tam cevap verecekken de “Başka türkü bulalım mı?” diyerek soruyu genişletti.
Bugüne kadar bir türküden sıkılıp başka bir türkü dinlemek gibi bir aktivite içerisine girmedim hiç. Türkü dinlemedim yani özellikle. “Dur lan bi Karadeniz FM’İ açayım” falan gibi cümleler de kurmadım. Yani olmadı işte, ne bileyim denk gelmedi belki. Ya da bir ara gaza geldim “Ben rock, metal dinlerim abi, hayata bakışım o yönde çünkü. Düzene karşı bir bireyim sonuçta” falan diye. (Gerçi düzene karşı yaptığım en şiddetli başkaldırı hareketi de “Sınav ertelensin bugün ya banane! Erteleyecek abi o hoca bu sınavı! Başka yolu yok bunun!” şeklinde olmuştur) Sonuç olarak türkülerle aramda herhangi bir ilişki yok. O yüzden “Evet abi ya başka bir türkü bulalım şöyle, yanık yanık dinleyelim” şeklinde bir cevap vermem mümkün değil. “Ya ben pek…” diye başlayan bir cevap bulmuşken, abiden, kendilerine Anadolu’nun bağrından kopan türkülerle dolu bir CD hazırlamam ve bunu serviste dinlememiz şeklinde bir istek geliyor. Google’a girip “Anadolu’dan türküler bedava indir” yazarak türkü indirdiğimi düşünüyorum. Flash TV izleyip playlist hazırladığım falan geliyor gözümün önüne. 165 türküden oluşan bir mp3 hazırlayıp üzerine de “Anadolu Türküleri Full Mp3” yazdığımı hayal ediyorum. Allah’ım galiba bunları yapamayacağım. Az önce tamamlayamadığım cümleyi şimdi biraz daha geliştirerek tamamen söylüyorum: Ya ben pek dinlemem öyle türkü falan, anlamam yani, şimdi gider saçma sapan şeyler indiririm, hiç beğenmezsiniz.
“Ya olsun sen yanık türküler diye ara, çıkanları CD’ye at” diyor abi. “Peki” diyorum, çünkü “Hayır” diyemiyorum insanlara. Görevim zorlu. İlla yanık mı olması gerekiyor acaba yoksa hafif şen şakrak da olabilir mi? Mesela samanlıktan samanı kaldıramayan Zühtü’nün başına gelen komikli şeyleri anlatan bir türkü falan da olur mu? Çeşitli sorular var aklımda fakat türkü dağarcığı diye bir kavrama sahip değilim. Yine bilime, teknolojiye başvurup Google’da bir şansımı deneyeyim. Hem sinir sistemimiz hakkında atıp tuttuktan sonra, belki bilim dünyasına kendimi affettirebilirim, teknolojiyi verimli kullanıp.
Not: Olayın gerçekleştiği günün akşamında Erdem, Google’a “türkü indir mp3”, “free download türkü”, “bedava full türkü” yazarak çeşitli araştırmalar yaptı. Bulduğu türkülere kendini kaptırıp flütle eşlik etti. Hatta araştırmasını o kadar uzattı ki türkü dinleye dinleye bir adet pala bıyık sahibi oldu.
19 Aralık 2012 Çarşamba
Söz Vermiştin Bana
Bir işle uğraşırken birisi yanıma gelip de benle konuşmaya başladığında o kişiye gereken özeni gösteremiyorum. Böyle bir yapım var. Beynim sadece bir işe odaklanabiliyor. Yani işte bilgisayarda falan bir şeyler yaparken yanıma gelen olursa, onun söylediklerine “Evet, tabii ki, hımm” gibi tepkiler vererek sanki o an o konuşmayla çok fazla ilgileniyormuş gibi bir izlenim yaratıyorum. İkiyüzlü müyüm neyim!
Şirkette çalışırken acele bir şekilde aldığım notları temize çekmek için dün masama oturdum. Öyle bir not almışım ki iş yaparken, sanki son nefesimi veriyor ve giderayak bu dünyada bir iz bırakmak istiyormuşum gibi. Yazıyı bulan adam bile o heyecanına rağmen daha düzgün bir şeyler yazmıştır. O derece kötü yazılmış yazılar var yani önümde. Bir önceki gün bu karaladığım şeyleri de şirket sahibine göstermek durumunda kalınca utandım kendimden ve “Artık notlarım düzenli olmalı” şeklinde bir karar aldım. Bu işte ne kadar kararlı olduğumu göstermek için de mesai saati başladıktan bir saniye sonra operasyona başladım. (O bir saniyeyi de “Eveeeeet hadi bakalım!” diyerek kaybettim.)
Bu arada yeni fabrikaya taşındığımız için aksaklıklar çıkabiliyor ve bu yüzden şirketin herhangi bir köşesinde tesisatçı, elektrikçi, sıvacı, boyacı gibi sıfatlara sahip olan insanlar görmek mümkün. Dün de benim bulunduğum Ar-Ge laboratuvarında yapılması gereken bir sıva işi varmış, ben tam çalışmaya başlayınca sıvacı abimiz geldi ve yavaş yavaş işini yapmaya başladı. Ben de baktım, o öyle tek başına takılıyor, işime iyice yoğunlaşıp güzel güzel yazılar yazmaya başladım.
Bir zaman böyle geçti. Herkes işini yapıyordu, güzel bir ortam vardı. Ekmek parası sonuçta, herkes bir yerlerden para kazanıyor. Bu düşünceler eşliğinde işime daha da sıkı sarıldım. Niye bilmiyorum ama. Para kazanmak falan deyince mi keyfim yerine geldi demek ki. Neyse, sonra yanımda bir karartı gördüm. Sıvacı abi işi gücü bırakmış, hazırladığımız formüllere bakarak “Hımm, Aaa, Hee tabii ya” gibi tepkiler veriyordu. 7-8 tane kimyasal adı yazıyor önümdeki kâğıtta, adam da bunlara bakarak, böyle tepkiler veriyor. Kimyager olmama rağmen ben bile bir kimyasal adı görünce bu kadar heyecanlanmıyorum. Gerçi bir insan, n-etil prolidon yazısını görünce neden heyecanlansın değil mi? Ama adamda garip bir hal vardı ve heyecanı da iyice tavan yapınca, ben de adama bakıp gülümsedim. Gülümsemek güzel bir eylem gibi düşünülse de aslında bazen kötü sonuçlar yaratabiliyor. Bir kere, bir adama gülümsemek bile sıkıntı yaratabilecek bir durumken, bu kadar meraklı bir adama gülümsemek çok pis bir reaksiyon başlatabilir. Ve sıvacı abimiz kurduğu cümleyle reaksiyonu ateşledi:
- Formül mü bunlar?
Bazı sorular bumerang gibidir. Cevap verirsin ama o, şekil değiştirip yine sana geri döner. Karşımda böyle bir soru vardı. “Hayır” desem, “Ne peki?” diye soracak abi. Bir de ne uydursam diye ona kafa yoracağım. Hani belki “Evet” dersem daha az soru sorabilir diye düşündüğümden “Evet” dedim ben de. “Yapıldı mı bunlar?” diye başka bir soru geldi, ben daha “Evet”imi tamamlayamadan. Yine “Evet” dedim. Diyalog da durmadı, gelişti tabii:
- Basıldı mı?
Erdem: Neye? (Hep o soru soracak değildi.)
- Kumaşa.
Erdem: Evet.
- Sonuç iyi mi?
Erdem: Evet.
- Ürün olur mu?
Erdem: Bakalım artık.
- Olursa iyi olur.
Erdem: Evet.
Baktım durmadan “Evet” diyorum, artık adamın sorduğu soruları dinlemeden her şeye “Evet” demeye başladım ve işimi yapmaya devam ettim. Adam soru sordukça basıyordum “Evet”i. Bir de adamın şivesi biraz bozuk olduğundan sanki anlamıyormuş gibi yapıp arada “Efendim?” falan da dedim, değişiklik olsun diye.
Abi en son “Olur mu?” diye bir şey sordu. Ben de “Ne istemiş olabilir ki Allah aşkına, olur herhalde” diye düşündüğümden “Olur abi” dedim. Sonra “Ne zaman?” diye sordu. Benden ne istendiğini tam bilmediğimden abinin istemiş olabileceği en zor şey ne olabilir diye düşündüm ve buna uygun bir zaman dilimi uydurmaya çalıştım. (Herhalde “Sonuçlar çıkınca bana söyler misin? Merak ettim, olur mu?” diye sormuştur diye bir fikir ürettim) Cevabımı beklemeden “Neyse, sen yap işini, sonra konuşuruz” diyen abi yanımdan uzaklaştı.
Ben de notlarımı tamamlayıp, ortaya koyduğum eserle bir müddet övündükten sonra bir kahve molasını hak ettiğimi düşündüm. Kahve almaya doğru ilerlerken bir kapının arkasından “Pişt!” diye bir ses duydum. Şirkette kimse bana “Pişt”, “Lan!” “Hop!” gibi tabirlerle seslenmediğinden “Kesin dışarıdan biridir” diye düşündüm ve arkamı döndüğümde kapının arkasından uzanmış bir kafa gördüm. Sıvacı abi bana gülüyor ve “Yapacaksın di mi?” diye soruyordu. Ben hala kendi iç dünyamda yarattığım isteğe inandığım için “Tabii ki” diye cevap verip yoluma devam ettim. Adam sevindi.
Öğle yemeğini yiyip laboratuvara doğru ilerlerken de yine arkamdan “Bak söz verdin!” diyen bir ses duydum. “Tamam abi ya” diyip yine kaçtım. Ne yapacağımı bilmiyor fakat bunu yapabileceğime dair inancım çok kuvvetliymiş gibi davranıyordum. Var böyle garipliklerim.
Akşamüstüne doğru abi yine karşıma çıktı ve “Ne zaman yaparsın bizim işi?” diye bir soru yöneltti. “Ne işi abi?” diye sorma zamanı gelmişti artık. “Hani yapacaktın ya Fenerbahçeli boya, söz vermiştin, kumaşa basınca Fenerbahçe’nin amblemi çıkacaktı” cümleleri karşısında dünyanın en aptal ifadesini takınıp “Fenerbahçe?” diye bir soru sordum. “Söz mü verdim?” dedim bir de. “Evet, öğlen dedin ya, bekliyorum valla ben!” falan diyerek hiddetlendi abimiz. “Abi nasıl yapayım ben onu ya! Hadi Beşiktaş olsa uğraşayım da, kendi takımımdır sonuçta ama Fenerbahçe falan, ne bileyim olmaz o ya! Beşiktaş bile olmaz hatta. Kalıp falan lazım ona herhalde, öyle sanıyorum yani. Hem teknoloji o kadar gelişmedi zannedersem, bir şişe boya yapıp istediğin her şeyin şeklini elde edecek kadar! Geliştiyse bile yine yapmam zaten uyuz oluyorum Fenerbahçe’ye!” falan diyerek upuzun bir konuşma yapıp adamın kafasını bulandırmak istedim ama sonunda “Uyuz oluyorum” deyince olmadı tabii.
Adamın ağzından dökülen son sözcükler “Ama söz vermiştin!” oldu. Demek işe yoğunlaşınca “Evet” kelimesinden başka şeyler de söylemişim ama hiç farkında değilim. Ya da adam sıkıyor “Söz vermiştin!” diye. Hem niye söz vereyim! Ya da verdim mi acaba ya! Aslında millet sevgilisine bile “Ayh canım yha söz veriyorum sana hiç ayrılmayacağız” deyip yine çıkıp gidiyor hayatından. “Fenerbahçeli boya yaparım” diye söz verip tutmadıysam bile çok büyük bir ayıp olmamıştır sanki. Off ama ayıp oldu adama ya! Bir daha dinleyeyim bari insanları. Söz.
Şirkette çalışırken acele bir şekilde aldığım notları temize çekmek için dün masama oturdum. Öyle bir not almışım ki iş yaparken, sanki son nefesimi veriyor ve giderayak bu dünyada bir iz bırakmak istiyormuşum gibi. Yazıyı bulan adam bile o heyecanına rağmen daha düzgün bir şeyler yazmıştır. O derece kötü yazılmış yazılar var yani önümde. Bir önceki gün bu karaladığım şeyleri de şirket sahibine göstermek durumunda kalınca utandım kendimden ve “Artık notlarım düzenli olmalı” şeklinde bir karar aldım. Bu işte ne kadar kararlı olduğumu göstermek için de mesai saati başladıktan bir saniye sonra operasyona başladım. (O bir saniyeyi de “Eveeeeet hadi bakalım!” diyerek kaybettim.)
Bu arada yeni fabrikaya taşındığımız için aksaklıklar çıkabiliyor ve bu yüzden şirketin herhangi bir köşesinde tesisatçı, elektrikçi, sıvacı, boyacı gibi sıfatlara sahip olan insanlar görmek mümkün. Dün de benim bulunduğum Ar-Ge laboratuvarında yapılması gereken bir sıva işi varmış, ben tam çalışmaya başlayınca sıvacı abimiz geldi ve yavaş yavaş işini yapmaya başladı. Ben de baktım, o öyle tek başına takılıyor, işime iyice yoğunlaşıp güzel güzel yazılar yazmaya başladım.
Bir zaman böyle geçti. Herkes işini yapıyordu, güzel bir ortam vardı. Ekmek parası sonuçta, herkes bir yerlerden para kazanıyor. Bu düşünceler eşliğinde işime daha da sıkı sarıldım. Niye bilmiyorum ama. Para kazanmak falan deyince mi keyfim yerine geldi demek ki. Neyse, sonra yanımda bir karartı gördüm. Sıvacı abi işi gücü bırakmış, hazırladığımız formüllere bakarak “Hımm, Aaa, Hee tabii ya” gibi tepkiler veriyordu. 7-8 tane kimyasal adı yazıyor önümdeki kâğıtta, adam da bunlara bakarak, böyle tepkiler veriyor. Kimyager olmama rağmen ben bile bir kimyasal adı görünce bu kadar heyecanlanmıyorum. Gerçi bir insan, n-etil prolidon yazısını görünce neden heyecanlansın değil mi? Ama adamda garip bir hal vardı ve heyecanı da iyice tavan yapınca, ben de adama bakıp gülümsedim. Gülümsemek güzel bir eylem gibi düşünülse de aslında bazen kötü sonuçlar yaratabiliyor. Bir kere, bir adama gülümsemek bile sıkıntı yaratabilecek bir durumken, bu kadar meraklı bir adama gülümsemek çok pis bir reaksiyon başlatabilir. Ve sıvacı abimiz kurduğu cümleyle reaksiyonu ateşledi:
- Formül mü bunlar?
Bazı sorular bumerang gibidir. Cevap verirsin ama o, şekil değiştirip yine sana geri döner. Karşımda böyle bir soru vardı. “Hayır” desem, “Ne peki?” diye soracak abi. Bir de ne uydursam diye ona kafa yoracağım. Hani belki “Evet” dersem daha az soru sorabilir diye düşündüğümden “Evet” dedim ben de. “Yapıldı mı bunlar?” diye başka bir soru geldi, ben daha “Evet”imi tamamlayamadan. Yine “Evet” dedim. Diyalog da durmadı, gelişti tabii:
- Basıldı mı?
Erdem: Neye? (Hep o soru soracak değildi.)
- Kumaşa.
Erdem: Evet.
- Sonuç iyi mi?
Erdem: Evet.
- Ürün olur mu?
Erdem: Bakalım artık.
- Olursa iyi olur.
Erdem: Evet.
Baktım durmadan “Evet” diyorum, artık adamın sorduğu soruları dinlemeden her şeye “Evet” demeye başladım ve işimi yapmaya devam ettim. Adam soru sordukça basıyordum “Evet”i. Bir de adamın şivesi biraz bozuk olduğundan sanki anlamıyormuş gibi yapıp arada “Efendim?” falan da dedim, değişiklik olsun diye.
Abi en son “Olur mu?” diye bir şey sordu. Ben de “Ne istemiş olabilir ki Allah aşkına, olur herhalde” diye düşündüğümden “Olur abi” dedim. Sonra “Ne zaman?” diye sordu. Benden ne istendiğini tam bilmediğimden abinin istemiş olabileceği en zor şey ne olabilir diye düşündüm ve buna uygun bir zaman dilimi uydurmaya çalıştım. (Herhalde “Sonuçlar çıkınca bana söyler misin? Merak ettim, olur mu?” diye sormuştur diye bir fikir ürettim) Cevabımı beklemeden “Neyse, sen yap işini, sonra konuşuruz” diyen abi yanımdan uzaklaştı.
Ben de notlarımı tamamlayıp, ortaya koyduğum eserle bir müddet övündükten sonra bir kahve molasını hak ettiğimi düşündüm. Kahve almaya doğru ilerlerken bir kapının arkasından “Pişt!” diye bir ses duydum. Şirkette kimse bana “Pişt”, “Lan!” “Hop!” gibi tabirlerle seslenmediğinden “Kesin dışarıdan biridir” diye düşündüm ve arkamı döndüğümde kapının arkasından uzanmış bir kafa gördüm. Sıvacı abi bana gülüyor ve “Yapacaksın di mi?” diye soruyordu. Ben hala kendi iç dünyamda yarattığım isteğe inandığım için “Tabii ki” diye cevap verip yoluma devam ettim. Adam sevindi.
Öğle yemeğini yiyip laboratuvara doğru ilerlerken de yine arkamdan “Bak söz verdin!” diyen bir ses duydum. “Tamam abi ya” diyip yine kaçtım. Ne yapacağımı bilmiyor fakat bunu yapabileceğime dair inancım çok kuvvetliymiş gibi davranıyordum. Var böyle garipliklerim.
Akşamüstüne doğru abi yine karşıma çıktı ve “Ne zaman yaparsın bizim işi?” diye bir soru yöneltti. “Ne işi abi?” diye sorma zamanı gelmişti artık. “Hani yapacaktın ya Fenerbahçeli boya, söz vermiştin, kumaşa basınca Fenerbahçe’nin amblemi çıkacaktı” cümleleri karşısında dünyanın en aptal ifadesini takınıp “Fenerbahçe?” diye bir soru sordum. “Söz mü verdim?” dedim bir de. “Evet, öğlen dedin ya, bekliyorum valla ben!” falan diyerek hiddetlendi abimiz. “Abi nasıl yapayım ben onu ya! Hadi Beşiktaş olsa uğraşayım da, kendi takımımdır sonuçta ama Fenerbahçe falan, ne bileyim olmaz o ya! Beşiktaş bile olmaz hatta. Kalıp falan lazım ona herhalde, öyle sanıyorum yani. Hem teknoloji o kadar gelişmedi zannedersem, bir şişe boya yapıp istediğin her şeyin şeklini elde edecek kadar! Geliştiyse bile yine yapmam zaten uyuz oluyorum Fenerbahçe’ye!” falan diyerek upuzun bir konuşma yapıp adamın kafasını bulandırmak istedim ama sonunda “Uyuz oluyorum” deyince olmadı tabii.
Adamın ağzından dökülen son sözcükler “Ama söz vermiştin!” oldu. Demek işe yoğunlaşınca “Evet” kelimesinden başka şeyler de söylemişim ama hiç farkında değilim. Ya da adam sıkıyor “Söz vermiştin!” diye. Hem niye söz vereyim! Ya da verdim mi acaba ya! Aslında millet sevgilisine bile “Ayh canım yha söz veriyorum sana hiç ayrılmayacağız” deyip yine çıkıp gidiyor hayatından. “Fenerbahçeli boya yaparım” diye söz verip tutmadıysam bile çok büyük bir ayıp olmamıştır sanki. Off ama ayıp oldu adama ya! Bir daha dinleyeyim bari insanları. Söz.
4 Aralık 2012 Salı
Spastik Erdem
Geçen gün sevgili kardeşim İrem’in veli toplantısına gitmek için erkenden uyanıp yola çıktım. Veli toplantılarına katılmak gibi garip isteklerim var bu hayatta. Komşu çocuğu da olsa gidip dinlemek isterim öğretmenlerinin onun hakkında söyleyeceklerini. Dedikoduyu seviyor muyum neyim! Durumu kötü olan öğrenciyi çekiştirmenin vazgeçilmez bir tarafı varmış gibi geliyor çünkü bana. “Aa tembel o anam çok tembel, bütün gün yatıyor evde!” diyip düşene bir tekme de ben atsam ölecekmişim gibi olurum mutluluktan. İnsanoğlu acımasız olabiliyor sevgili dostlarım.
Erkenden yola çıktığımı belirtmiştim. Duraktaki otobüsü görünce kendimi bu otobüsün içinde güzelce uyuyabileceğime inandırdım. Zira otobüs, körüklü dediğimiz upuzun olan otobüslerden biriydi ve en arkaya gidip köpek gibi uyusam kimse beni görmezdi. Bir Pazar sabahının 7’sinde benim nasıl uyuduğumu görmek için otobüse binecek olan varsa da saygı duyardım kendisine, beni uyandırsa da ses çıkarmaz, uslu uslu otururdum bir köşede.
Bu düşünceler eşliğinde otobüse adımımı attım. Daha binmeden gözüme kestirdiğim ve uyumak için mükemmel olduğuna kendimi inandırdığım koltuğa kavuşmak için koşmaya başlayacakken, otobüs şoförü beni durdurdu ve güzergahı bilmediğini, mümkünse ona yardımcı olup olamayacağımı sordu. Soruyu düşünmeden “Tamam” diye cevap verdim. Hayattaki en saçma özelliklerimden biri de bu. Neyin ne olabileceğini düşünmeden hemen cevap veriyorum. Düşünme yeteneğim sekteye uğrayabiliyor bazen işte. Şoförün arkasındaki koltuğa oturduğumda nasıl bir pisliğe bulaştığımın daha yeni yeni farkına varıyordum. Bilenler bilir, Beylikdüzü’nde 10 metrede bir durak vardır ve bindiğiniz otobüs bütün Beylikdüzü’nü dolaşmadan rahat edemez. Ara sokakları, orayı burayı kaçırmadan her durağa götürmem gerekiyordu şoförü ve henüz tam anlamıyla uyanmamış olmam işimi daha da zorlaştıracaktı. Bir ara “Ulan direkt gideceğim yere mi götürsem adamı hiçbir durağa uğramadan! Hiç dolaşmadan biter yolculuğum! Banane abi bilseydi yolunu! Bana mı güvendi kontağı çevirirken!” diye düşünsem de birkaç saniye geçtikten sonra içimde garip bir sorumluluk duygusu oluştu. Sorumluluk ilginç bir şey değerli arkadaşlarım. Az önce uykudan açılmayan gözlerim, “Aman durakta bekleyen birini kaçırmayalım, yazıktır, milletimiz gideceği yere zamanında gitsin, zaten hava da soğuk, üşütecekler falan, bir de hastane hastane dolaşacaklar benim aymazlığım yüzünden!” şeklindeki düşüncelerim sayesinde sonuna kadar açıldı. Daha önce hiç bu kadar dikkatli bir halim olduğunu hatırlamıyorum. Şoföre “Sağa dönelim abi, aman abi durak var, yolcuyu alalım, arkaya takılan vaaaaar” dedikçe daha da manyaklaştım. Zira hem otobüsteki yolcuların, hem de dışarıdakilerin kaderi benim elimdeydi. Koskoca otobüs benim direktiflerimle ilerliyor, “Gir” dediğim yere giriyor, “Yok yok oradan değil” dedikçe de o yoldan kaçıyordu. İstesem kimseyi otobüse aldırmam, “Bırak abi bu adam bu otobüsün yolcusu değil, tipe bak bir kere!” der ya da durakta bekleyenlere nanik yaparak kaçar giderdim. İşte kimisine de mevki vermeyeceksin böyle, hemen suyunu çıkarmanın yollarını düşünüyor.
Şoförün de gözlerini açarak durmadan “Şimdi nereden gidiyoruz?”, “Ee sağa mı sapıyorum sola mı?”, “Bir dakika bir dakika anlamadım ben şimdi, bu durakta durmuyor muyuz? Niye?” gibi soruları iyice dengemi bozdu. Zaten koskoca otobüsü kazasız belasız götürmek zorundayım, adam iyice stres yaptırıyor bana bir yandan! Öğrenseydin arkadaşım yolu o zaman! Navigasyon cihazı mıyım ben düğmesine basınca yolu söyleyeyim hemen! İki yardım edelim dedik, “Evet beyler, arkaya doğru ilerleyelim, herkes işine gücüne gidiyor, bak bey amca sağ taraf boş, abla al o çocuğunu kucağına, şu teyze otursun oraya” diye çeşitli yönlendirmeler yapmamı istemediği kaldı koskoca adamın. Bir sabret, dur, anlatacağım işte nasıl gideceğini. Zaten iki gram beynim var, fazla zorlamamak lazım. Sonra saçmalıyorum.
Artık bir yerden sonra adama yol tarif etmekten sıkıldığım için inmem gereken duraktan 3 durak önce indim. Fazla konuşmayı sevmem ama fazladan birkaç adım atarsam, bundan gocunmam. İşte bunlar hep insanın yapısına bağlı şeyler. İrem’in okuluna doğru ilerlerken de kendi yapım hakkında düşünüp bazı çıkarımlar yaptım ve sonuç olarak 3 duraklık yolu kendi salaklığım yüzünden yürüdüğüm sonucuna vardım. Kendimi affedebilmek için de bundan sonra boşuna attığım her adım için gocunma kararı aldım. Kendime gocunarak yine garip işler peşinde koşacaktım ama olsundu. İnsan demek ki hayatında kendisine gocunacak birilerinin olmasını bile istiyor.
Böyle böyle okula vardım. Kimse yoktu. Tam bir idiot gibi toplantı gününü karıştırmış olacağımdan korktum fakat bunu kendime yediremedim ve İrem’in sınıfına çıkıp beklemeye başladım. İnsanoğlu boş kalınca kendine yakışmayacak şeyler yapabiliyor. Baktım gelen giden yok tahtaya çıkıp tebeşirle çeşitli anlamsız şekiller çizdim. Bundan sıkılınca da “Konuşanlar” diye başlık atıp hayalimde yarattığım Şevki’yi ilk sırada yazdım. Necati de rahat durmadığı için onu da listeye ekleyip bir de 2 çarpı attım. Toplantıya çok anlam yüklemiştim ama istediğim gibi gitmeyecek gibiydi. Ortalıkta kimse görünmüyordu ama ben hayalimde bir sınıf oluşturmuştum ve öğretmen içeri girince kimleri şikayet edeceğimi düşünüyor ve pis pis sırıtıyordum. Allah’ım resmen kafayı yiyordum ki bir tane teyze girdi içeri. Akşam eve gidince karşılaştığı manzarayı büyük ihtimalle “İrem’in abisi tahtaya yazı yazıp kendi kendine gülüyordu, spastik galiba o çocuk” diyerek anlatacak olan bir teyze…
Erkenden yola çıktığımı belirtmiştim. Duraktaki otobüsü görünce kendimi bu otobüsün içinde güzelce uyuyabileceğime inandırdım. Zira otobüs, körüklü dediğimiz upuzun olan otobüslerden biriydi ve en arkaya gidip köpek gibi uyusam kimse beni görmezdi. Bir Pazar sabahının 7’sinde benim nasıl uyuduğumu görmek için otobüse binecek olan varsa da saygı duyardım kendisine, beni uyandırsa da ses çıkarmaz, uslu uslu otururdum bir köşede.
Bu düşünceler eşliğinde otobüse adımımı attım. Daha binmeden gözüme kestirdiğim ve uyumak için mükemmel olduğuna kendimi inandırdığım koltuğa kavuşmak için koşmaya başlayacakken, otobüs şoförü beni durdurdu ve güzergahı bilmediğini, mümkünse ona yardımcı olup olamayacağımı sordu. Soruyu düşünmeden “Tamam” diye cevap verdim. Hayattaki en saçma özelliklerimden biri de bu. Neyin ne olabileceğini düşünmeden hemen cevap veriyorum. Düşünme yeteneğim sekteye uğrayabiliyor bazen işte. Şoförün arkasındaki koltuğa oturduğumda nasıl bir pisliğe bulaştığımın daha yeni yeni farkına varıyordum. Bilenler bilir, Beylikdüzü’nde 10 metrede bir durak vardır ve bindiğiniz otobüs bütün Beylikdüzü’nü dolaşmadan rahat edemez. Ara sokakları, orayı burayı kaçırmadan her durağa götürmem gerekiyordu şoförü ve henüz tam anlamıyla uyanmamış olmam işimi daha da zorlaştıracaktı. Bir ara “Ulan direkt gideceğim yere mi götürsem adamı hiçbir durağa uğramadan! Hiç dolaşmadan biter yolculuğum! Banane abi bilseydi yolunu! Bana mı güvendi kontağı çevirirken!” diye düşünsem de birkaç saniye geçtikten sonra içimde garip bir sorumluluk duygusu oluştu. Sorumluluk ilginç bir şey değerli arkadaşlarım. Az önce uykudan açılmayan gözlerim, “Aman durakta bekleyen birini kaçırmayalım, yazıktır, milletimiz gideceği yere zamanında gitsin, zaten hava da soğuk, üşütecekler falan, bir de hastane hastane dolaşacaklar benim aymazlığım yüzünden!” şeklindeki düşüncelerim sayesinde sonuna kadar açıldı. Daha önce hiç bu kadar dikkatli bir halim olduğunu hatırlamıyorum. Şoföre “Sağa dönelim abi, aman abi durak var, yolcuyu alalım, arkaya takılan vaaaaar” dedikçe daha da manyaklaştım. Zira hem otobüsteki yolcuların, hem de dışarıdakilerin kaderi benim elimdeydi. Koskoca otobüs benim direktiflerimle ilerliyor, “Gir” dediğim yere giriyor, “Yok yok oradan değil” dedikçe de o yoldan kaçıyordu. İstesem kimseyi otobüse aldırmam, “Bırak abi bu adam bu otobüsün yolcusu değil, tipe bak bir kere!” der ya da durakta bekleyenlere nanik yaparak kaçar giderdim. İşte kimisine de mevki vermeyeceksin böyle, hemen suyunu çıkarmanın yollarını düşünüyor.
Şoförün de gözlerini açarak durmadan “Şimdi nereden gidiyoruz?”, “Ee sağa mı sapıyorum sola mı?”, “Bir dakika bir dakika anlamadım ben şimdi, bu durakta durmuyor muyuz? Niye?” gibi soruları iyice dengemi bozdu. Zaten koskoca otobüsü kazasız belasız götürmek zorundayım, adam iyice stres yaptırıyor bana bir yandan! Öğrenseydin arkadaşım yolu o zaman! Navigasyon cihazı mıyım ben düğmesine basınca yolu söyleyeyim hemen! İki yardım edelim dedik, “Evet beyler, arkaya doğru ilerleyelim, herkes işine gücüne gidiyor, bak bey amca sağ taraf boş, abla al o çocuğunu kucağına, şu teyze otursun oraya” diye çeşitli yönlendirmeler yapmamı istemediği kaldı koskoca adamın. Bir sabret, dur, anlatacağım işte nasıl gideceğini. Zaten iki gram beynim var, fazla zorlamamak lazım. Sonra saçmalıyorum.
Artık bir yerden sonra adama yol tarif etmekten sıkıldığım için inmem gereken duraktan 3 durak önce indim. Fazla konuşmayı sevmem ama fazladan birkaç adım atarsam, bundan gocunmam. İşte bunlar hep insanın yapısına bağlı şeyler. İrem’in okuluna doğru ilerlerken de kendi yapım hakkında düşünüp bazı çıkarımlar yaptım ve sonuç olarak 3 duraklık yolu kendi salaklığım yüzünden yürüdüğüm sonucuna vardım. Kendimi affedebilmek için de bundan sonra boşuna attığım her adım için gocunma kararı aldım. Kendime gocunarak yine garip işler peşinde koşacaktım ama olsundu. İnsan demek ki hayatında kendisine gocunacak birilerinin olmasını bile istiyor.
Böyle böyle okula vardım. Kimse yoktu. Tam bir idiot gibi toplantı gününü karıştırmış olacağımdan korktum fakat bunu kendime yediremedim ve İrem’in sınıfına çıkıp beklemeye başladım. İnsanoğlu boş kalınca kendine yakışmayacak şeyler yapabiliyor. Baktım gelen giden yok tahtaya çıkıp tebeşirle çeşitli anlamsız şekiller çizdim. Bundan sıkılınca da “Konuşanlar” diye başlık atıp hayalimde yarattığım Şevki’yi ilk sırada yazdım. Necati de rahat durmadığı için onu da listeye ekleyip bir de 2 çarpı attım. Toplantıya çok anlam yüklemiştim ama istediğim gibi gitmeyecek gibiydi. Ortalıkta kimse görünmüyordu ama ben hayalimde bir sınıf oluşturmuştum ve öğretmen içeri girince kimleri şikayet edeceğimi düşünüyor ve pis pis sırıtıyordum. Allah’ım resmen kafayı yiyordum ki bir tane teyze girdi içeri. Akşam eve gidince karşılaştığı manzarayı büyük ihtimalle “İrem’in abisi tahtaya yazı yazıp kendi kendine gülüyordu, spastik galiba o çocuk” diyerek anlatacak olan bir teyze…
28 Kasım 2012 Çarşamba
Ne Desem Bilemedim
Önce çocuğunun dersleri hakkında genel bir bilgi veriyor bana annesi. Matematikte sorun yaşadığını, Türkçe’de de durumun çok farklı olmadığını, aslında şöyle eni konu biraz düşündüğünde tüm derslerinde sıkıntısı olduğunu anlatıyor. Bütün gün bilgisayar ve televizyon karşısında vakit geçirdiğini, toplamayı ve çıkarmayı yapamadığını ama internetteki online oyunlarda mesela “Metin 2”de ninja olup oraya buraya saldırmadaki üstünlüğünü kimseye kaptırmadığından bahsediyor. Karşımda iflah olmaz bir çocuk olmalı. Sayılarla ve dört işlemle bir ninja gibi savaştığını düşünüyorum. 8’i 2’ye böl denince sonucu 4 bulmak yerine, elindeki hayali kılıcı kullanıp 8’i yukarıdan bölerek biri ters biri düz 3 elde edecek gibi sanki. Çocuğun annesinin de “Metin 2” ya da “Counter Strike” gibi oyunları nasıl bu kadar iyi bildiği tam bir muamma. Çocuklarıyla eve kapanıp deli gibi kapışıyor olabilirler. Çocuğunun kafasına oyunda da olsa kurşun sıkan ve bunu yaptığı için de “muhahaha”diye gülen bir anne düşünüyorum. Çok güzel şeyler belirmiyor kafamda.
Çocuğunu yeterince kötüledikten sonra biraz da kendisinden ve ailenin diğer bireylerinden bahsetmeye başlıyor annemiz. Büyük çocuğunun matematik zekası olduğunu ve bunun da öğretmeni tarafından tescillendiğini söylerken mağrur bir ifade takınıyor. Öğretmenin hangi bilimsel yöntemlerle böyle bir kanıya vardığını anlamak güç ama anne büyük oğlunun böyle bir meziyete sahip olmasından memnun. Benim hangi bölümden mezun olduğumu soran annemiz, “Kimya” cevabını alınca lisedeki en iyi derslerinin kimya ve biyoloji olduğunu, bu derslerden 8 veya 9 aldığını fakat matematik ve fizikte anca 1 ya da 2 sonucuyla karşılaştığını söylüyor. “8 veya 9 almak çok büyük bir başarı değil aslında” diye düşünüyorum. “100 puandan 8 almak nedir ki! Bu mu iyi ders kavramı!” diye kafamdan türlü düşünceler geçirirken, annemiz artık suratımda nasıl bir anlamsız ifade gördüyse “10’luk sistemde tabii” diyor. Böyle garip ifadelerim var çünkü benim. Anlamadığım bir şey olunca suratım aptallık kisvesiyle doluyor. Dünyanın en gerizekalısı benmişim gibi duruyorum.
Kimya ve biyolojide bu kadar başarılı olmasına rağmen matematikte sıkıntı yaşamasının sebebini ise “x” ve “y”nin tam olarak kendi zamanında ortaya çıkmasına bağlıyor annemiz. “x ve y geldi, matematik bitti benim için” diyor. Karşımda ölümsüzlüğün sırrını yakalamış bir insan olabilir, zira “x” ve “y” milattan önce bilmem kaç yılında İskenderiyeli bir abi tarafından ilk defa kullanılmış sanırım. O zamandan beri yaşıyorsa eğer bu karşımdaki insan, çok büyük saygı duymalıyım kendisine. Ama kadının düştüğü durum da kötü tabii. Düşünsenize birisi çıkıyor karşınıza ve diyor ki “Su artık hidrojenden olmayacak, zemçük diye bir şey buldum ben, ondan meydana gelecek”. Ee bu durumda kimyayla olan ilişkimiz çok büyük sekteye uğrar gibi duruyor. Daha önce görmemişsin çünkü herhangi bir zemçük.
Daha önce hiç görmediğim insanların hayat hikayelerini biraz daha dinlersem en kısa sürede Müge Anlı’nın programında kadrolu seyirci olmak için başvurabilirim. O derece alıştım böyle bir konsepte çünkü. İşi gücü bırakıp o programa çıkarak “Aa Mehmet Bey hatalı, kızını bırakmayacaktı öyle başı boş, kız da kaçar gider tabii, sonra böyle arar durursun işte, fidan gibi kız cık cık cık” derken hayal ediyorum. İçime sıkıntı basıyor. Bugüne kadar milletin kafasında oturttuğum düşüncelerin, bir akşam özel derse gitmemin ve karakterimin bir anda değişmesinin yüzünden tamamen alt üst olmasını kabul edemem. Hemen derse başlamak için “Ee gelsin artık Eren bari” diyorum. Kadın “Eren uyuyor yeaa” diyor. Ben ders anlatacağım ve adamda en ufak bir istek yok belli ki. Bunu göstermek için de uyumayı tercih etmiş. “Ee uyanmayacak mı?” diye soruyorum. Annemiz “Tamam, uyandırayım bari” diyor. Evet, “Bari” var o cümlenin sonunda. Sanki zorla ders anlatmaya gitmişim gibi. “Tamam, kalksın bari de sen de anlat dersini git” gibi.
Anne çocuğunu uyandırmak için bayağı efor sarf ediyor duyduğum kadarıyla. Fakat başarı oranı düşük, çünkü çocuktan “ımm hımm ndfnpnrbrng” gibi tepkiler geliyor. Kadın pes ederek benim yanıma gelip, “İnanmıyor sizin geldiğinize, bir görünün de uyansın” diyor. Masallarda anlatılan korkunç devler gibi biri olarak gözüküyorum galiba. Çocuk beni görecek ve uykusundan zıplayarak kalkacak. Nasıl bir tipim varsa artık!
Çocuğun odasına gidip en naif halimle “Eren hadi kalk artık diyorum”. Kendi kardeşime bile bu kadar şefkatle yaklaşmadım bu yaşıma kadar. Adam atletiyle falan yatmış yatağına ve bir prenses gibi uyandırılmayı bekliyor resmen. Bir erkeğin de prenses gibi uyandırılmayı beklemesi de çok komik tabii. Gözlerini açıp etrafa bakınıyor ben seslenince. Embesil yaradılışlı gibi gözüküyor ama uyku sersemliğinden olabilir bu durum, bilmiyorum. “Hadi bakalııııııım” diyerek sevimliliğime sevimlilik katıyorum. Bunların acısını birazdan psikopat sorular sorarak çıkaracağım kendisinden.
Önüme koyduğu defteri okumanın herhangi bir yolu yok. Her sayfada en fazla üç kelime var, o kadar büyük yazılmış ama yazıyı ilk bulan Sümerli bile daha düzgün bir şeyler karalamıştır. “Ne yazıyor burada?” diye soruyorum. “Rasyonel sayılar” diyor. Daha çok “rasyenik soyelar” yazılmış gibi gözüküyor aslında. “Hımm demek bunları işliyorsunuz?” diye soruyorum. “Bilmiyorum” diyor. Kafasını iyice karıştırmak için “Bunu işleyip işlemediğinizi mi bilmiyorsun, yoksa rasyonel sayılar konusunu mu bilmiyorsun?” diye soruyorum. Uyanmak için beni odana kadar yorar mısın sen! Al bakalım sana! Biraz yüzüme baktıktan sonra yine “Bilmiyorum” diyor. Çocuğa bakıyorum, hiç de öyle “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” felsefesini düşünebilecekmiş gibi de gözükmüyor aslında. Ya da benle güzelce dalga geçiyor. Dalga geçiyorsa “Sen benim kim olduğumu biliyor musun!” diye çıkışırım ama ona da “Bilmiyorum” diye cevap verir, çünkü ilk defa görüyor beni, haklı yani.
Baktım bir yere varamıyoruz, bari ders anlatmaya başlayayım. Rasyonel sayılar iyi bir seçim. Hem kolay konu. Az önce “Psikopatlık yapacağım sana manyak manyak sorular sorarak” diye aldığım kararı bu konuda uygulayamam. Neyse, bir dahaki sefere daha bir manyaklaşırım artık. Bu arada pay, payda, toplama, çarpma derken çocuğun beyni açılıyor sanki. Arada bir kısa devre yaptığı oluyor gerçi, önündeki işlemi bırakıp “Ne zaman geleceksin haftaya?”, “Kaç kere geleceksin haftada?”gibi sorular sorup bir de kendine “İngilizce, toplama, performans, Namık, uçlu kalem, klavye” gibi kelimeler sayıklıyor. Sayıklamadan arta kalan zamanda kendisine sorulan 20 sorudan 19 tanesini doğru cevaplayınca “Tamam, olmuş bu” diyip dersi bitiriyorum.
Ders bitince çocuğun annesi geliyor, çocuğunun nasıl olduğunu soruyor, her zaman kullandığım kalıpları kullanıyorum ben de: Aslında çalışsa olur ama dikkatsizlik var. Kendini verince yapıyor yani ama istekli yaklaşması lazım. Kadın “Lise yıllarında matematikte ben de böyleydim, hele x ve y görünce …” diye tekrar konuşmaya başlayınca kapıyı çekip koşa koşa iniyorum merdivenlerden. Metin 2’de düşmandan kaçan bir ninjayım artık. Ve bu yolda önüme çıkan hiçbir “x” ve y”ye acımamam gerekiyor.
Çocuğunu yeterince kötüledikten sonra biraz da kendisinden ve ailenin diğer bireylerinden bahsetmeye başlıyor annemiz. Büyük çocuğunun matematik zekası olduğunu ve bunun da öğretmeni tarafından tescillendiğini söylerken mağrur bir ifade takınıyor. Öğretmenin hangi bilimsel yöntemlerle böyle bir kanıya vardığını anlamak güç ama anne büyük oğlunun böyle bir meziyete sahip olmasından memnun. Benim hangi bölümden mezun olduğumu soran annemiz, “Kimya” cevabını alınca lisedeki en iyi derslerinin kimya ve biyoloji olduğunu, bu derslerden 8 veya 9 aldığını fakat matematik ve fizikte anca 1 ya da 2 sonucuyla karşılaştığını söylüyor. “8 veya 9 almak çok büyük bir başarı değil aslında” diye düşünüyorum. “100 puandan 8 almak nedir ki! Bu mu iyi ders kavramı!” diye kafamdan türlü düşünceler geçirirken, annemiz artık suratımda nasıl bir anlamsız ifade gördüyse “10’luk sistemde tabii” diyor. Böyle garip ifadelerim var çünkü benim. Anlamadığım bir şey olunca suratım aptallık kisvesiyle doluyor. Dünyanın en gerizekalısı benmişim gibi duruyorum.
Kimya ve biyolojide bu kadar başarılı olmasına rağmen matematikte sıkıntı yaşamasının sebebini ise “x” ve “y”nin tam olarak kendi zamanında ortaya çıkmasına bağlıyor annemiz. “x ve y geldi, matematik bitti benim için” diyor. Karşımda ölümsüzlüğün sırrını yakalamış bir insan olabilir, zira “x” ve “y” milattan önce bilmem kaç yılında İskenderiyeli bir abi tarafından ilk defa kullanılmış sanırım. O zamandan beri yaşıyorsa eğer bu karşımdaki insan, çok büyük saygı duymalıyım kendisine. Ama kadının düştüğü durum da kötü tabii. Düşünsenize birisi çıkıyor karşınıza ve diyor ki “Su artık hidrojenden olmayacak, zemçük diye bir şey buldum ben, ondan meydana gelecek”. Ee bu durumda kimyayla olan ilişkimiz çok büyük sekteye uğrar gibi duruyor. Daha önce görmemişsin çünkü herhangi bir zemçük.
Daha önce hiç görmediğim insanların hayat hikayelerini biraz daha dinlersem en kısa sürede Müge Anlı’nın programında kadrolu seyirci olmak için başvurabilirim. O derece alıştım böyle bir konsepte çünkü. İşi gücü bırakıp o programa çıkarak “Aa Mehmet Bey hatalı, kızını bırakmayacaktı öyle başı boş, kız da kaçar gider tabii, sonra böyle arar durursun işte, fidan gibi kız cık cık cık” derken hayal ediyorum. İçime sıkıntı basıyor. Bugüne kadar milletin kafasında oturttuğum düşüncelerin, bir akşam özel derse gitmemin ve karakterimin bir anda değişmesinin yüzünden tamamen alt üst olmasını kabul edemem. Hemen derse başlamak için “Ee gelsin artık Eren bari” diyorum. Kadın “Eren uyuyor yeaa” diyor. Ben ders anlatacağım ve adamda en ufak bir istek yok belli ki. Bunu göstermek için de uyumayı tercih etmiş. “Ee uyanmayacak mı?” diye soruyorum. Annemiz “Tamam, uyandırayım bari” diyor. Evet, “Bari” var o cümlenin sonunda. Sanki zorla ders anlatmaya gitmişim gibi. “Tamam, kalksın bari de sen de anlat dersini git” gibi.
Anne çocuğunu uyandırmak için bayağı efor sarf ediyor duyduğum kadarıyla. Fakat başarı oranı düşük, çünkü çocuktan “ımm hımm ndfnpnrbrng” gibi tepkiler geliyor. Kadın pes ederek benim yanıma gelip, “İnanmıyor sizin geldiğinize, bir görünün de uyansın” diyor. Masallarda anlatılan korkunç devler gibi biri olarak gözüküyorum galiba. Çocuk beni görecek ve uykusundan zıplayarak kalkacak. Nasıl bir tipim varsa artık!
Çocuğun odasına gidip en naif halimle “Eren hadi kalk artık diyorum”. Kendi kardeşime bile bu kadar şefkatle yaklaşmadım bu yaşıma kadar. Adam atletiyle falan yatmış yatağına ve bir prenses gibi uyandırılmayı bekliyor resmen. Bir erkeğin de prenses gibi uyandırılmayı beklemesi de çok komik tabii. Gözlerini açıp etrafa bakınıyor ben seslenince. Embesil yaradılışlı gibi gözüküyor ama uyku sersemliğinden olabilir bu durum, bilmiyorum. “Hadi bakalııııııım” diyerek sevimliliğime sevimlilik katıyorum. Bunların acısını birazdan psikopat sorular sorarak çıkaracağım kendisinden.
Önüme koyduğu defteri okumanın herhangi bir yolu yok. Her sayfada en fazla üç kelime var, o kadar büyük yazılmış ama yazıyı ilk bulan Sümerli bile daha düzgün bir şeyler karalamıştır. “Ne yazıyor burada?” diye soruyorum. “Rasyonel sayılar” diyor. Daha çok “rasyenik soyelar” yazılmış gibi gözüküyor aslında. “Hımm demek bunları işliyorsunuz?” diye soruyorum. “Bilmiyorum” diyor. Kafasını iyice karıştırmak için “Bunu işleyip işlemediğinizi mi bilmiyorsun, yoksa rasyonel sayılar konusunu mu bilmiyorsun?” diye soruyorum. Uyanmak için beni odana kadar yorar mısın sen! Al bakalım sana! Biraz yüzüme baktıktan sonra yine “Bilmiyorum” diyor. Çocuğa bakıyorum, hiç de öyle “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” felsefesini düşünebilecekmiş gibi de gözükmüyor aslında. Ya da benle güzelce dalga geçiyor. Dalga geçiyorsa “Sen benim kim olduğumu biliyor musun!” diye çıkışırım ama ona da “Bilmiyorum” diye cevap verir, çünkü ilk defa görüyor beni, haklı yani.
Baktım bir yere varamıyoruz, bari ders anlatmaya başlayayım. Rasyonel sayılar iyi bir seçim. Hem kolay konu. Az önce “Psikopatlık yapacağım sana manyak manyak sorular sorarak” diye aldığım kararı bu konuda uygulayamam. Neyse, bir dahaki sefere daha bir manyaklaşırım artık. Bu arada pay, payda, toplama, çarpma derken çocuğun beyni açılıyor sanki. Arada bir kısa devre yaptığı oluyor gerçi, önündeki işlemi bırakıp “Ne zaman geleceksin haftaya?”, “Kaç kere geleceksin haftada?”gibi sorular sorup bir de kendine “İngilizce, toplama, performans, Namık, uçlu kalem, klavye” gibi kelimeler sayıklıyor. Sayıklamadan arta kalan zamanda kendisine sorulan 20 sorudan 19 tanesini doğru cevaplayınca “Tamam, olmuş bu” diyip dersi bitiriyorum.
Ders bitince çocuğun annesi geliyor, çocuğunun nasıl olduğunu soruyor, her zaman kullandığım kalıpları kullanıyorum ben de: Aslında çalışsa olur ama dikkatsizlik var. Kendini verince yapıyor yani ama istekli yaklaşması lazım. Kadın “Lise yıllarında matematikte ben de böyleydim, hele x ve y görünce …” diye tekrar konuşmaya başlayınca kapıyı çekip koşa koşa iniyorum merdivenlerden. Metin 2’de düşmandan kaçan bir ninjayım artık. Ve bu yolda önüme çıkan hiçbir “x” ve y”ye acımamam gerekiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)